Deniz Baykal’ın CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılması kimi partilileri üzerken, çoğu partili olmayan geniş bir kesimi sevindirdi.
Türkiye için onun anladığı sosyal demokrasinin çok daha solunda çözümler arayan bir kişi olarak gerek izlediği sağa açık siyasal çizgisi gerekse parti içi demokrasiye uzak duruşu nedeniyle Baykal’ı çok eleştirdim. Genel başkanlıktan ayrılmasının CHP’nin önünü açacağını, salt onun liderliği nedeniyle CHP’den uzaklaşmış seçmenlerin geri dönüşlerini olası kılacağını düşündüm.
Fakat onun, tanık olduğumuz koşullarda ve biçimde CHP başkanlığından ayrılmasına sevinemiyorum. Çünkü duyacağım sevincin sekiz yıllık AKP iktidarı döneminde yaratılan korku imparatorluğuna verilen bir ödün olacağını düşünüyorum.
Deniz Baykal korku imparatorluğunun, ahlak dışı bir komplonun mağdurudur. Toplumun tüm bireylerinin üzerinde ağır, karanlık bir baskı kuran korku rejiminin yol açtığı mağduriyet, her türlü siyasal ve ideolojik görüşten bağımsız olarak mağdur kim olursa olsun bir sevinç nedeni olmamalıdır.
Son iki yazımda da altını çizdiğim gibi insanların mahremiyetlerine tecavüz büyük bir alçaklıktır. Bu tür alçaklıkların sahiplerine verilecek her ödün onları biraz daha yüreklendirecektir.
***
Günümüzdeki teknolojik olanaklar herkesin herkesi gizlice dinlemesini, görüntülemesini mümkün kılmaktadır. Gerekli elektronik aygıtlar İstanbul, Tahtakale’de üç beş liraya işportada satılmaktadır. Bu aygıtların satışlarına ilişkin hiçbir denetim yoktur. Dolayısıyla insanların mahremiyetine saldırıların hiçbir ölçüsü, sınırı bulunmamaktadır.
Devlet organları tarafından ‘yasal’ olarak dinlendiği söylenen insan sayısı yüz bine yaklaşmıştır. Türkiye genelinde alanlara, sokaklara yerleştirilmiş gözetleme/kayıt düzeneklerinin sayısı on binlerle ifade edilmektedir. Gerek devlet dairesi, okul, hastane gibi kamuya, gerekse iş ve alışveriş merkezleri gibi özel kuruluşlara ait yapılar, konutlar görüntü ve ses kayıt aygıtlarıyla donatılmıştır.
İnsanları hayatlarının her alanında, yatak odalarına kadar izlemek amacıyla özel şirketler kurulmuştur.
İnsanlar dinlenme, gözetlenme, görüntülenme korkusuyla yaşamaktadırlar. Toplum, ‘özel hayatın gizliliği’ kavramına yabancılaştırılmaktadır.
Hakkınızda gizlice tutulan/tutturulan işitsel ve görsel raporlar bir yerde karşınıza çıkarılmakta, hayatınız altüst olmaktadır.
Korku rejiminin amacı toplumu edilgenleştirerek diktatörlüğe giden yolun taşlarını döşemektir.
Yaşanan budur!
***
Kimi yorumcular Deniz Baykal’ın mağduriyetini güçlü bir yeniden dönüşe ‘tahvil’ edeceğini, istifa ile birlikte bu yolda stratejik bir adım atıldığı görüşünü ileri sürüp bu geri dönüşün hem kendisine hem de partisine puan kazandıracağını söylüyorlar.
Olabilir.
Fakat bu olası durum onun korku rejiminin bir mağduru olduğu, bu noktada savunulması gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.
Mağduriyetini ‘zafere dönüştürme’ stratejisi ise -eğer gerçekse- hiç kuşkusuz eleştirilecek bir durumdur ve istifa açıklamasında ileri sürdüğü savları geçersiz kılacağı gibi kişiliğine ilişkin sorulara, sorgulamalara yol açacaktır.
Baykal’ın davranışlarından bağımsız olarak bugün AKP hükümetine düşen ivedi görev ise güvenlik güçlerini tüm olanaklarıyla seferber ederek bu aşağılık görüntüleme olayını açıklığa kavuşturmaktır.
Hükümet olaya ilişkin ‘iyi niyet beyanında’ bulunmuştur. Fakat unutulmaması gereken iyi niyetin göstergesinin laf değil, eylem olduğu gerçeğidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder