4 Temmuz 2008 Cuma

PİŞMANLIKTAN YÜZSÜZLÜĞE - 16.12.2007

Son iki haftada yaşananlar hiç de iç açıcı şeyler değildi. Hakimler ve Savcılar Yasası’ndaki değişiklik, Türk-İş’in, YÖK’ün yeni başkanları… Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kadrolaşma harekâtı olanca hızıyla sürüyor. 12 aralık 2007 tarihli gazetemizde arkadaşımız Yusuf Baştuğ’un Eğitim-Bir-Sen’e ilişkin haberi bile tek başına iç karartıcıydı. AKP’ye yakınlığıyla bilinen bu sendikanın daha önce 6 bin olan üye sayısının 100 binin üzerine çıktığını; sendikanın bir hafta önce Şanlıurfa’da yapılan doğu ve güneydoğu illeri bölge toplantısının sonuç bildirgesinde ‘yalnızca kız öğrencilerin devam edecekleri okulların açılmasının’ önerildiğini bildiriyordu Baştuğ.

Genelde ‘aydın’ diye adlandırılan okumuş-yazmış kesimin hiç de yabana atılmayacak bir bölümünün bu süreci, artık saklamaya gerek duymadıkları bir sevinçle izlediklerini görüyoruz. Çoğu, bir zamanların ‘solcusu’ olan bu insanlar yaşanan sürecin İttihat ve Terakki’den bu yana uygulanan baskı ve dayatmalara karşı toplumsal bir tepkiden kaynaklandığını söyleyerek rahatlıyorlar. Onlara göre yaşananlar, yaklaşık yüz yıldır süregelen ‘etmelerin’ beklenen ‘layığını bulma’ sonuçları, tipik bir ‘ne ekersen onu biçersin’ durumu!

Bu kesimlerin saptamalarında hiç haklılık payı yok mu? Doğal ki var; tek parti döneminin baskıcı, yasakçı, otoriter yapısı, askeri darbeler, kitlesel insan yıkımları, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinin getirdiği dayatmacı, antidemokratik kurumlar, halkın sırtına süngü zoruyla giydirilmiş deli gömleği bir anayasa, bu anayasadan kaynaklanan evrensel demokrasi, özgürlük ve insan haklarıyla bağdaşmayan yasalar… Fakat tüm bunlar şimdi yaşananların karşısında ‘sevinç’ duymaya, ‘mazoşist’ hazlara neden olabilir mi ya da olmalı mı?

Oluyor, Türkiye’de her şey olabildiği gibi bu da olabiliyor.

Ülkemizin, okumuş-yazmışlarımızın da içinde yer aldığı bir ‘küçük burjuva cenneti’ olduğunu biliyoruz. Toplumun eli kalem tutan, ağzı laf yapan ve ‘kanaat önderi’ olarak nitelenen kişi ve kişilikleri de bu cennette kol geziyorlar. Esnaftan bürokrata, teknokrattan aydına küçük burjuva unsurların başlıca ortak özellikleri ise sınıfsal kaypaklıklarıdır. Salt kişisel karakterlerinin değil, öncelikle bastıkları maddi zeminden kaynaklanan bir kaypaklıktır bu. 1980’lerden bu yana Türkiye bir dönekler, pişmanlar, nadimler, yüzsüzler tarlasına dönüşmüştür.

Bugün medyada kurulu düzenin ve siyasal iktidarın sözcülüğünü yapan genel yayın yönetmenlerinin, köşe yazarlarının, gazetecilerin, akademisyenlerin, ünlü televizyoncuların önemli bir bölümü daha dün sayılabilecek bir dönemin küçük burjuva solcularıydı. İşin daha da ilginç yanı o dönemde şimdi kıyasıya eleştirdikleri dayatmacı, baskıcı, antidemokratik siyasetlerin yılmaz savunucularıydı. Dolayısıyla bugün yaşananlar karşısındaki tavırlarının bir bakıma kendi geçmişleriyle de bir hesaplaşma olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Omurgasız aydının siyasal/ideolojik dönüşümü makarna, bulgur, kömür karşılığında oyunu satan yoksulun durumundan çok daha acı, hatta tiksindiricidir. Gemlenemez bir onurlandırılma ihtirası vardır bizim omurgasız aydınlarımızın. Ekonomi ya da siyaset dünyasından olsun, erk sahiplerinin sofralarında bir yer kapabilmek için birbirlerini ezerler. Sözgelimi, adam 12 Mart’ın bakanıdır, 12 Eylül’ün büyükelçisidir, şimdi de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sofrasına çeşnicibaşı olmak için can atar. Aynı zamanda da ‘bilim adamı’ kimliğiyle ortalarda dolaşır, üzerinde toplanan bakışlardan hiç mi hiç gocunmaz.

Kimi okurlarım bu köşede yayımlanan yazıların sonundaki ‘umut cümlelerini’ okuduktan sonra telefon açıp, ileti gönderip bana nasıl olup da hâlâ gelecekten umudumu kesmediğimi soruyorlar. Bu karanlıkta bir umut ışığı görmek doğal ki zordur. Ama ne yapacağız? Bu karanlığı, aydınlığa dönüştürülemez bir gerçek olarak belleyip içimize mi kapanacağız? Elbette hayır! Aramayı sürdüreceğiz. Zor olduğunu bilerek, gerici kadrolaşmalara, bulgur karşılığı oy satan seçmenlere, omurgasız aydınlara rağmen sürdüreceğiz. Bu ülkede aydınlık isteyenlerin, aydınlığı özleyenlerin işleri ne zaman kolay olmuştur ki?

İki örnek. İlki: Nüfusumuzun 73 milyon olduğu söyleniyor; 72 mi, yoksa 73 mü olduğu hiç önemli değildir, önemli olan bu kalabalık nüfusun Avrupa’nın en niteliksiz nüfusu olduğu gerçeğidir. Yetişkin nüfusunun okulluk ortalaması yıl itibariyle 4’ün altında olan bir toplumu nitelikli olarak değerlendirmek olası mıdır? İkincisi: Üniversitelerimizin sayısı 115’i bulmuştur. Bu, en gelişmiş Avrupa ülkelerinde bile erişilmesi zor bir sayıdır. Ne var ki 115 üniversitemizden hiçbirinin akademik değer açısından dünya sıralamasında ilk 400 üniversitenin arasına girememiş olması da bir gerçektir. Tek başına bunlar bile umut arayışımızda önümüze çıkan zorlu engeller değil midir?

Bunları bileceğiz, umudu ararken önümüzü görebilmek, adımlarımızı sağlam atabilmek için.

Hiç yorum yok: