23 Mart 2010 Salı

DÜNDEN BUGÜNE - 13.01.2010




Sol’un yeni arayışlar içinde olduğu 60’lı yılların ikinci yarısında Almanya’daydım. O zamanlar yurtdışındakiler için her şey Türkiye odaklı olduğundan solun ve solcuların durumu da yurtdışına bire bir yansıyordu. Dünya solunun tarihsel gelişimi, deneyimleri pek dikkate alınmadığından herkes kendi kafasınca bir ‘sınıf savaşı’ sürdürüyordu. Özellikle yeni yetme ‘devrimciler’ için ‘sınıf düşmanları’ -biraz da ulaşması kolay olduğundan- en yakında olanlardı.



Gün geçmiyordu ki Almanya’nın dört bir yanında sahibi Türk olan bir bakkalın, seyahat bürosunun ya da bir berberin camı çerçevesi indirilmesin, duvarlarına kırmızı boya ile ‘devrimci sloganlar’ yazılmasın. Onlar oradaki Türk topluluğu içinde ‘burjuvalaşmış’ unsurlardı ve servetlerini(!) yoksul işçileri sömürerek edinmişlerdi.



Sosyalizm ve devrim adına insana acı veren görüntülerdi, fakat gerçekti.



***



Selendi örneğinde somutlaşan, ama yalnızca bu ilçeye özgü olmayan ‘ötekileştirme’ kolaycılığının yol açtığı olaylar bana yukarıda sözünü ettiğim yılları anımsatıyor.



Televizyonlardan izledik, haberciler ayrıntılarıyla yazdılar, bizler de gördük ve anladık ki karşı karşıya gelenler, daha doğrusu karşı karşıya getirilenler Selendi’nin dar gelirlileri, yoksulları. Parasal donanımları yılbaşını ancak bir kahvehanede kutlamaya yetecek ölçüde sınırlı. Çatışmanın ilk kıvılcımı da o gece, o kahvehanede çakmış.



İlçedeki Roman hemşerilerinden şikayetçi bir Selendilili konuşuyor: ‘Ben doğma büyüme buralıyım, bunlarsa sonradan geldiler, villa sahibi oldular.’ Kameraman o sırada ‘villayı’ görüüntülüyor. Bir omuz vursan yıkıldı yıkılacak bir buçuk katlı, çatısı çarpık bir gecekondu! Ama şikayetçi yurttaşın durumu öyle beter olmalı ki kötü bir gecekondu ona ‘villa’ gibi görünüyor.



İstanbul Dolapdere’de ya da Gazi Mahallesinde de görüntüler pek farklı değil. Dar gelirli dar gelirliye, yoksul yoksula, aç aça diş biliyor.



Oysa tümü aynı sosyal sınıfın üyeleri. Sınıf aidiyeti diye bir kavramın farkında olsalar, bilinçlenseler hayatları çok farklı olacak. Ne var ki egemen güçler bu bilinci yeşertmemek amacıyla ellerinden geleni yapıyorlar, hain tuzaklar kuruyorlar, en insanlıkdışı yöntemlerle aynı kaderi paylaşan insanları birbirine düşürüyorlar.



***



Öte yandan bakıyoruz, toplumun varsılları etnik kökenleri, dilleri, dinleri ne olursa olsun ‘can ciğer kuzu sarması’, ‘mutlu müreffeh’ bir arada -doğal ki olması gerektiği gibi- ‘al gülüm ver gülüm’ yaşıyorlar. Türk kapitalistin aklına, ‘Bak sen şu Kürt’e, daha dün geldi, bugün gökdelen dikti İstanbul’un ortasına!’ ya da ‘Bak sen şu Roman’a, üç şarkı söyledi Boğaz’da yalı sahibi oldu!’ demek gelmiyor. Çünkü o da dikiyor, alabiliyor canı istediğinde.



Yoksulların tersine varsıllarda güçlü bir sınıf bilinci var. O bilinç aralarındaki uzlaşmayı kolaylaştırıyor, sınıf gücünü pekiştiriyor.



Selendi’deki ve daha başka yerlerdeki benzer olaylar bu ülkenin solcularını, sosyalistlerini, komünistlerini ortak göreve çağıran bir alarmdır. Bu alarma kulak verilmelidir. Özellikle sosyal demokratlar gözlerini dört açmalı yaşananların bir ‘etnik sorun’ olmanın ötesinde emek-sermaye çelişkisinden kaynaklanan sınıfsal bir sorun olduğunu görmeli, emekten, emekçilerden yana tavır koymalıdırlar.



Toplumun bugün güçlü bir dayanışma ruhuna gereksinimi vardır. Ülkemiz insanlarını kendilerini sarmalayan, boğan bireycilikten çekip alarak yeniden dayanışma ruhu kazandırmak solcuların görevidir.



Gönül, dünden bugüne ille de bir şeyler değişsin, istiyor.



Hiç yorum yok: