8 Mayıs 2009 Cuma

KANLI TOPRAKLAR - 06.05.2009

Olayı yinelemeye gerek yok, ayrıntılarıyla biliyoruz. Yer, Mardin’in Mazıdağ ilçesinin Bilge köyü. 36 haneli köyün eski muhtarının kızı nişanlanıyor, evde tören var. Saat 20.30. Hava kötü, başlayan kum fırtınası giderek şiddetleniyor; dışarıda toz dumandan göz gözü görmüyor. Nişan konukları eve kapanıp fırtınanın geçmesini bekliyorlar.

Saat 20.53. Namaz vakti. Erkekler yatsı namazına duruyorlar.

Dışarıda fırtına sürüyor, görüş uzaklığı on metrenin altında. Bir grup yüzleri maskeli silahlı adam durumdan yararlanarak köye sızıyor. Eve yaklaşıp kapı ve pencerelerden içeridekileri uzun namlulu otomatik tüfekleriyle çapraz ateşe tutuyorlar. Sonuç: 6’sı çocuk, 16’sı kadın, toplam 44 kişi ölüyor ve birçok yaralı. Gelin, damat, yakınları niçin öldürüldüklerini bilmeden yaşamlarını yitiriyorlar.

Olayın nedeni bu yazının yazıldığı ana kadar aydınlanmış değil, fakat bir terör olayı olmadığı neredeyse kesin. Geriye “töre”, “kan davası”, “toprak anlaşmazlığı”, “aileler arası anlaşmazlık”, “aile içi husumet” gibi olasılıklar kalıyor. Fakat nedenin hiç önemi yok; gerçek olan birtakım insanların çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden onca insanı gözlerini kırpmadan öldürmeleri, öldürebilmeleri.

***

Güneydoğu yüzyıllardır kanıyor. Yöre insanları birbirlerinin hayatını zehir etmek, yok etmek için bin bir neden buluyorlar. Kulağım televizyonda, yazı ilerledikçe olayın üzerindeki sis perdesi de aralanıyor, “aile içi husumet” olasılığı öne çıkmaya başlıyor. Husumetin nedeninin kızın ailesinin bir bölümünün, “Erkek tarafı bizim eskiden kan davalımızdı, nasıl olur da bunlara kız verirsiniz?” gerekçesiyle nişana karşı çıkmasından kaynaklandığı söyleniyor. Eğer doğruysa, 44 cana mal olan gerekçe bu! Çağdaş bir insanın, aydınlanmış bir kafanın, normal insan mantığının anlayabileceği bir durum değil.

Eğer böyle bir gerekçeyle insanlar kendi akrabalarından, yakınlarından 44 kişinin canına kıyabiliyorlarsa Güneydoğu’da yıllardır süren, 44 bin canın yitmesine neden olan terördeki insan zafiyeti daha iyi anlaşılıyor.

Yaşamın “en yüce değer” olarak görülmediği, öğrenilmediği, öğretilmediği sosyal-kültürel koşullarda barışçıl bir düzen kurmaya giden yolu insanları eğiterek, aydınlatarak, çağdaşlaştırarak döşemek gerekiyor.

***

Olayın geçtiği Bilge köyünün tüm erkekleri korucu; ellerinde uzun namlulu otomatik tüfekleri ve cephaneleri var. Yıllardır bir ölüm-kalım savaşının içindeler, sonu belli olmayan bir çatışmaya girecekleri anı bekliyorlar, elleri hep tetikte, uyanık ve gergin. Eğitim durumlarını aşağı yukarı biliyoruz. Beş yıllık ilkokulu bitirip bitirmedikleri bile kuşkulu, eğitimsiz, derebeylik/feodal düzenin kapalı koşullarına tutsak erkekler.

Kendilerinden günlük hayatlarında “normal” davranmaları, silahlarını ancak “yerinde” kullanmaları bekleniyor. Fakat bu nasıl olacak? Törelere, kan davalarına, husumetlere tutsak olmuş, hayatı bu tutsaklıklar içinde tanımış, yanlışı doğru bellemiş bu insanlar neyin “normal”, neyin “yerinde” olduğuna nasıl karar verecekler? Verebilirler mi?

Terörle savaşım adına köylüleri silahlandırmak, milisleştirmek iyi de bunun bir de psikolojik destek yanı yok mu? Adam yıllarca koruculuk yapıyor, görevi sona erdikten sonra hiçbir şey olmamış gibi hayatın içine salıveriliyor, artık ondan yaşamını öbür köylüler gibi sürdürmesi isteniyor. Psikolojik yardım almadan bir korucunun “ölüm sendromundan” tek başına kurtulması olası mı?

Mardin bir örnek, 6’sı çocuk, 16’sı kadın 44 kişi devletin verdiği silahlarla öldürülüyor.

Televizyona bakıyorum, ekrana yöre siyasetçileri çıkıp “kan davasının da bir ahlakı olduğundan” dem vuruyorlar, “kadınların öldürülemeyeceğini” anlatıyorlar. Kimse, “Bu kanlı topraklarda insanı tutsak eden bu köhne düzen temelinden değişmelidir” demiyor.

Onları dinlerken tüylerim ürperiyor.



Hiç yorum yok: