16 Eylül 2008 Salı

DÜŞÜŞ - 17.09.2008

AKP ilçe kongrelerine katılan delege ve izleyiciler, Sayın Başbakan ne söylerse söylesin, çılgınca alkışlıyorlar. Televizyonların verdikleri görüntülere bakıyorum, çoğu orta ve dar gelirli kesimlerden insanlar. Sonu görünmeyen bir denizde akıntıya kapılmışlar, nerede karaya vuracaklarını bilmeden, üstelik bunu merak da etmeden sürükleniyorlar.

Ekonominin büyüme hızı son üç ayın toplamında, geride kalan altı yılın en alt düzeyine, yüzde 1.9’a düşmüş. Enflasyon çift haneli rakamlarda yukarıya tırmanıyor, yaz aylarında sezona bağlı olarak görülen istihdamdaki görece rahatlama kışla birlikte yerini daralmaya, işsizliğe bırakacak. Son üç ay içinde sokağa atılan emekçi sayısı daha şimdiden 96 bini bulmuş bile. Ne var ki tüm bunlar Başbakan’ı alkışlayanların umurunda değil.

Oysa ekonomideki olumsuz gidişte topun ağzında olanlar, kepenklerini ilk indirecekler, banka borçlarının altında ilk ezilecekler, ilk işsiz kalacaklar onlardır.

Ama alkışlıyorlar.

Almanya’da yıllardır din kisveli dolandırıcı şebekeleri tarafından birikimleri cukkalananlar, avroları içedilenler onların hemşerileri, onların akrabaları; yine de seslerini çıkarmıyorlar. Şaşılası bir tevekkül içindeler, sanki efsunlanmışlar, afyonlanmışlar.

Başbakan’ı dinliyorlar. Başbakan’ın sesi öfkeli, kaşları çatık, yolsuzluklardan söz ederken, yapanlara değil, yazanlara çatıyor. Alkışçılar o zaman hareketleniyorlar, ayağa fırlayıp yolsuzlukları yazan gazetecilere çatan Başbakan’a “Türkiye seninle gurur duyuyor!” diye tezahürat yapıyorlar.

Başbakan’ı alkışlayanların okuduğu gazeteler, izledikleri televizyon kanalları yolsuzluklara, yoksulluklara, çalıp çırpmalara, işsizliğe, pahalılığa yer vermiyor. Onlar da dünyayı Başbakan’ın anlattığı gibi tozpembe sanıyorlar, öyle görmek istiyorlar. Öyle sanmak, öyle görmek isteyecek kadar uzaklaştırılmışlar, kopartılmışlar yaşadıkları hayatlardan. Burada din üzerinden siyaset yapanların, dinci medyanın hakkını teslim etmek gerekiyor, çünkü insanları kendi hayatlarına kopacak ölçüde yabancılaştırmak, kendi kendilerini hançerleyecek ölçüde uyutabilmek hiç de küçümsenecek bir ‘başarı’ değildir!

Ne var ki bu devran ebediyete kadar sürüp gitmeyecek; çünkü düşüş hep yükselişin vardığı en üst noktada, zirvede başlar, AKP iktidarı da, lideri de bu kaçınılamaz sonu değiştiremeyecektir. Düşüş başlamıştır bile. Yoksa kendine özgüveni sağlam olan bir siyasal güç neden böylesine hırçınlaşsın, öfkesini gemleyemez olsun?

Düşüşü en yakından duyumsayanın düşen olduğu bilinen bir gerçektir. Ülkenin dört bir yanında ayyuka çıkan yolsuzluklar, ‘laikliğe karşı eylemlerin odağı olunması’ hâli, muhalefetin sesini kesme girişimleri, yargı fiyaskoları, eş-dost kayırmaları önlenemez düşüşün somut görüntüleridir.

Tüm bu görüntüleri perdelemeye, olan biteni yok göstermeye yandaş medyanın çabaları da bir süre sonra yetmez olacak, efsunlanmış kitlelerin yanlış alkışları düşenlerin kulaklarında sadece hoş bir seda olarak kalacaktır.

Düşüş bir süreçtir, çıkışta aldığından daha kısa bir zaman alır. Bunu daha da hızlandırmak başta sosyalistler olmak üzere bu ülkenin kafaları aydınlık, iktidardan çıkar beklemeyen dürüst, erdemli, çalışkan, demokrat, yurtsever insanlarının işidir, görevidir.

Türkiye’de demokrasinin işlerlik kazanması için, toplumun ve bireylerinin özgürleşmesi için parlamenter savaşım tek başına yeterli değildir. Türkiye’de demokrasiyi hayatın her alanında örgütlenme becerisini gösteren bireyler kuracaktır. Bunu bildiği içindir ki Moda İskelesinde her Cuma akşamı düzenlenen ‘Moda İskelesini yobazlara kaptırmayacağız! Işığını al da gel!’ eylemi Başbakan’ın sinirini bozmuştur, çünkü etkin bir parlamento dışı muhalefet her iktidar için gelen bir toplumsal/siyasal depremin habercisidir. Dolayısıyla tabandan gelen bu tür yurttaş girişimleri karşısında iktidar sahiplerinin sinirlerinin bozulması doğaldır.

Ve sinirleri daha da bozulacaktır.



Hiç yorum yok: