13 Aralık 2010 Pazartesi

HİÇ GENÇ OLAMADAN - 12.12.2010


Onları tanıyorsunuz; hani televizyonlardaki tartışma programlarına çıkarlar da mıymıy konuşup sözlerini bir türlü bağlayamazlar, sizler de izlerken bunalırsınız, kanal değiştirip bir ohhh çekersiniz. Şimdi ağızbirliğiyle öğrencilere “edep”, “adap”, “disiplin” dersi verip veryansın ediyorlar.
Konuşurken, gözlerinden kıskançlık, haset, öfke okunuyor. Çünkü eleştirdikleri o genç insanlar, kızlarıyla, delikanlılarıyla okudukları üniversitelerin en delişmen, en akıllı, en bilinçli öğrencileri. Saplarına kadar yürekliler de. Sokak gösterilerinin en önünde yer alıyorlar, TBMM’de pankart açıyorlar.
Yumurtayı en uzağa fırlatanlar da, hedefi tam isabet tutturanlar da onlardır.

Mıymıycıların ise hiç böyle anıları yoktur geçmişlerine uzanan. Öğrencilik yılları “ineklemekle” geçmiş, o en güzel olması gereken yıllarını “büyüklerinin istediği gibi adam/kadın” olabilmek için ıskalamışlardır.

Hiç genç olamadan güce tutsak, iktidara yalaka, düzene payanda olmuşlardır.


Bunların çocuklukları da eksiktir. Sözgelimi, ağaçlara tırmanmamışlar, komşu bahçelerden erik, kayısı çalmamışlar, okul çantalarını kızak yapıp karda kaymamışlar, mahalle arası toprak sahalarda top koştururken üstlerini başlarını paralayıp evde fırça yememişler, okul asıp sinemaların öğle matinelerinde “olmayacak filmler” izlememişlerdir.


Oysa marifet, “istenilen adam/kadın” olmak değil, çocukluğu, gençliği dilediğince haylaz, delişmen, aykırı, yürekli, tadını çıkara çıkara yaşayıp “kendi istediği gibi bir insan” olabilmektir.


Bunlar sinik, sünük, “dur” deyince duracak, “otur” deyince oturacak, “kalk” deyince kalkacak, “sus” deyince susacak uysal gençler görmek istiyorlar karşılarında.


Üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu da ne yazık ki zaten görmek istedikleri o “uysal” gençlerden oluşuyor.


Ama bir de aileden okula, toplumdan devlete her türlü güç odağından gelen baskıya direnmeyi başarıp aradan sıyrılabilmiş kişilikli gençler var üniversitelerde. Bunlar aynı zamanda okudukları bölümlerin en başarılı, en bilgili, en yaratıcı öğrencileri. Örgütlenmişler, başka okul ve kentlerdeki benzerleriyle iletişim kurmuşlar, dayanışıyorlar. Dik başlı, onurlu, hesap soran, hayatı sorgulayan, atılgan genç insanlar.


“Parasız eğitim istiyoruz!” diyerek TBMM’de pankart açanlar, “Bizim de söyleyecek sözümüz var!” diyerek sokaklara dökülenler, üniversite yerleşkelerinde eylem koyanlar bu gençlerdir; yılmıyorlar.


Bu gençler iktidarın ve iktidara bağlı güçlerin gözünde ayrık otlarıdır. İstenilen, arzu edilen, tasarlanan görüntüyü bozuyorlar. Her türlü şiddet kullanılarak üzerlerine gidiliyor. Coplanıyorlar, tekmeleniyorlar, gözaltına alınıyorlar, tutuklanıyorlar, yargılanıyorlar, hapislere atılıyorlar ama yıldırılamıyorlar. Boyunlarını eğmiyorlar, koyunlaştırılamıyorlar.




Dik duruşları iktidarı, iktidar güçlerini, onların borazanı mıymıycıları, aşağılık duygularının batağında çırpınan kıskanç yalakaları müthiş öfkelendiriyor.


Kanları deli bu genç kızlar, bu genç erkekler bu ülkenin yarınlarının umutlarıdır. Mutlaka çoğalacaklar.


Bizim özlemlerimizi onlar gerçekleştirecekler, bizim kurmak isteyip de kuramadığımız o “başka” hayat düzenini onlar kuracaklar, o pırıl pırıl aydınlık, güzel, yaşanası Türkiye’yi onlar yaratacaklar.


Onları alınlarından öpüyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

ÖĞRENCİYE ŞİDDET NEDENSİZ DEĞİLDİR - 08.12.2010

Biz bu filmi daha önce, hem de birçok kez görmüştük.


Polis işgali altındaki üniversite yerleşkelerini, yerlerde sürüklenen, tekmelenen, ezilen, dövülen, üzerlerine biber gazı sıkılan, gözaltına alınan, tutuklanan, yargılanan, olmadık cezalara çarptırılan öğrenciler, o görüntüler yabancı değil bize.
Bilinçli uygulanan, dozu giderek arttırılan bir şiddettir bu. 1960’larda da, 1970’lerde de, sonraki yıllarda da hep böyle olmuş, hep aynı senaryo yinelenmiştir.

Amaç, düşünen kafaları daha filizlenirken, daha gençken, gelişme sürecindeyken koparıp atmaktır. Amaç, genç insanları kıstırılabilir, denetlenebilir alanlarda ve henüz korumasız durumdayken yok etmek, yok edilemiyorsa edilgenleştirmek, geleceğin dışına atmaktır.


1960’ların ikinci yarısından bu yana Türkiye’de on binlerce genç insan bu yollarla, bu yöntemlerle telef olmuş, tasfiye edilmiştir.
Geriye dönüp baktığımızda en ağır cezalara çarptırılan üniversiteli gençlerin okudukları fakültelerin en başarılı, en atak, en yaratıcı öğrencileri olduğunu görürüz. Bu, bir rastlantı değildir.

Kapitalizm, bizde yıllardır yaşanmakta olduğu gibi feodalizmden kapitalizme evrildiği dönemde/geçiş sürecinde en ilkel, en vahşi dönemini yaşar. Bu dönemde sermaye sahipleri için insan hakları da, özgürlük de, demokrasi de içi boş kavramlardır.

İlkel/vahşi kapitalist aşamada sermaye sahiplerinin ya da onların iktidardaki temsilcilerinin “demokrasi vaazları” verdikleri anlar, demokrasi bağlamında en nobran, en gaddar, en acımasız oldukları anlardır. Dolayısıyla bugün öğrencilere, parlamento dışı muhalefete karşı uygulanan AKP zulmünün anlaşılamayacak bir yanı yoktur. AKP, altyapısı kapitalist, üst yapısı feodal bir ucube düzen olan ilkel/vahşi Türkiye kapitalizminin söyleminde “demokrat”, eyleminde “faşizan” bir temsilcisidir.

Doğasına uygun davranmaktadır.

AKP iktidarı, kendisinden hesap soran herkese karşı tahammülsüzdür. Hak arayan işçilere, memurlara karşı tahammülsüzdür. Üzerlerine su sıktırır, polislere coplatır, mahkeme kapılarında sürürndürür. Muhalif basına karşı, gazetecilere karşı, yazarlara karşı tahammülsüzdür.

Gazete sahiplerine her türlü baskı yöntemini uygular, yazarları işlerinden ettirir, kovdurur; gazetecilere hakaret eder, delilsiz kanıtsız zulümhanelere kapattırır, kapatıldıkları yerde çürüsünler ister.

Çevrecilere karşı tahammülsüzdür. Doğayı, yaşam kaynaklarımızı korumak, kurtarmak için çaba gösterenleri yerlerde sürükletir, dayak attırır, hayatı dar eder.


İstediği, Türkiye’yi dikensiz gül bahçesine dönüştürmektir. İşçiler, memurlar, köylüler, aydınlar, gazeteler, gazeteciler, yazarlar, yargı, yargıçlar, savcılar, öğretmenler, askerler, işadamları, esnaf, okullar, öğretmenler, üniversiteler, bilim insanları, öğrenciler… Sanayi ve Ticaret Odaları, Esnaf Dernekleri, barolar, Türk Silahlı Kuvvetleri, kısacası ülkedeki herkes ona yandaş olsun, her kurum, her kuruluş onun yararına çalışsın ister. Önemli kurum ve kuruluşları ele geçirmek istemesinin nedeni budur.


Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde Başbakan, “öğrencilere uygulanan şiddetin gerekçelerini” sayarken, süt dökmüş kediler gibi dilsizleşerek onu dinleyen üniversite rektörlerinin verdiği fotoğrafı gözlerinizin önüne getirin. O fotoğraf bir ibret belgesidir. Aynı zamanda da utanç…



Gün artık bizden alınanları alanlardan geri almak için harekete geçmek günüdür.

Bıçak kemiğe dayanmıştır çünkü.

6 Aralık 2010 Pazartesi

YUMURTA ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER - 05.12.2010

Yumurta, başta eskilerin deyişiyle “gıdai ehemmiyeti haiz” bir yiyecek olmakla birlikte çok amaçlı kullanılan bir üründür de... Henüz sabah kahvaltımı yapmadığımdan olacak, bu satırları yazarken gözümün önüne sahanda sucuklu yumurta geliyor, yağına ekmek bandırılacak. Neyse… Bu yazıda amacımız yumurtanın öbür kullanım alanlarını anımsamaktır.

Bilmem duymuş muydunuz, kent dışındaki taşıt soygunlarında başvurulan etkili yöntemlerden biri de ön cama çiğ yumurta atmaktır. Yumurta camda patlayınca sürücü doğal bir itkiyle silecekleri çalıştırmakta, aynı anda da cama su fışkırtmaktadır. Soyguncunun beklediği de budur; çünkü bu durumda suyla karışan yumurta sileceklerin de yardımıyla süt rengini alan karışımı cama yayar, görüş gücü yüzde 92 oranında azalır. Artık sürücünün yapacağı tek şey vardır; arabayı yol kenarına çekip durmak. Burası aynı zamanda soygunun yapılacağı yerdir.

Siz, siz olun, sakın sileceklerinizi çalıştırmayın, hele suyu hiç püskürtmeyin camınıza. Gaza basıp bir an önce oradan uzaklaşın.

***

Birinin kafasında yumurta patladığında ortaya çıkan görüntü karşısında gülmekten yerlere serilen ilk insandan bu yana insanlar birbirlerine yumurta atıyorlar. Örneğin, 2006 yılından bu yana İngiltere’de 11 kişilik takımlar arasında yumurta atma yarışmaları yapılıyor. Amaç, yumurtayı en uzağa atmak ve atılan yumurtanın takım arkadaşları tarafından kırılmadan yakalanması. Nerede patlayacağı önceden bilinemeyen bir yerde -ki bu bir kafa da olabilir- patlayan yumurtalar izleyicileri eğlendiren görüntüler oluşturuyor.

Neden olmasın?

***

Kimi okullarımızda da yukarıdan aşağıya, 9 metre yükseklikten okul avlusuna yumurta atma yarışmaları yapılıyor. Bu yarışmaların “bilimsel” bir arka planı var. Amaç, aşağıya bırakılan yumurtaların yere düştüklerinde kırılmamaları. Öğrenciler yumurtaları çarpmaya dayanıklı olacağını düşündükleri maddelerle ambalajlıyorlar. Ne var ki toplam ağırlığın bir kilogramı geçmemesi ve paraşüt kullanılmaması gerekiyor.

Kısacası yaratıcılığın desteklendiği eğitsel bir etkinlik.

Çocukların ellerinin o yaşlarda yumurtaya alıştırılması gelecekteki yaşamlarını etkiler mi? Bu, yanıtını pedagogların, psikologların verecekleri bir soru, aynı zamanda da farklı bir konu.

***

Son zamanlarda Başbakan, devlet bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanı gibi önemli kişilere, öncelikle üniversitelerde atılan yumurtalarda bir artış gözlemleniyor. Daha önce İngiliz Tony Blair’in, Alman Gerhard Schröder’in yaşadıklarını şimdi “bizimkiler” yaşıyorlar.

Ne var ki “bizimkiler” İngilizler, Almanlar kadar hoşgörülü değil. “Bizim” Başbakan, kesin bir dille, “Kalkıp bir konferans için gelen Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakan, Anayasa Mahkemesi başkanına yumurta ve ayakkabı ile saldırmak demokratik özgürlükler içinde yer almaz,” diyor. Yumurta atan cezasını da bulur demek istiyor.

***

Neyse, yazıyı en iyisi burada sonlandırmak, çünkü içimde birilerinin kafasına yumurta fırlatmak arzusu kabarıyor. Ve o birilerinin sayısı son zamanlarda o kadar hızlı çoğalıyor ki…

ETEKTEKİ 'YALAN' TAŞLAR - 01.12.2010




Bizim Başbakanımız kararlı adamdır, öyle WikiLeaksmiş, MikiLeaksmiş pabuç bırakmaz. Nitekim Libya’ya giderken havalimanında, “Hele eteğindeki taşları bir döksün, bakarız,” demiştir.

Bizler ise sabırsız insanlarızdır, etekteki 7 bin 918 taştan henüz bir avucu dökülmüşken ortalığı velveleye vermişizdir.

Oysa Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi’nin merkezine gönderdiği, “kripto” denen birtakım gizli yazıların Başbakanımız için bir “kıymeti harbiyesi” olabilir mi? Dökülen taşların bir avucu bile bunun olabilmezliğini ortaya koymuştur.


Güncel durum aşağıdaki gibidir.


Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün kabine arkadaşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için “tehlikelidir” dediği doğru değildir. Vecdi Gönül bu savı yalanlamıştır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kesinlikle bir “yeni Osmanlıcı” değildir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton kendisinden bizzat özür dilemiştir.

Hikmet Çetinkaya dilediği kadar açıklama beklesin! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı olduğu savı üzerinde durmayı gerektirmeyecek kadar önemsizdir. Hiç böyle şey olabilir mi?

Başbakan’ın çevresinde “kifayetsiz ve kibirli” danışmanlar olduğu savı da doğru değildir. Başbakan’ın eski danışmanlarından Akif Beki evvelki gün Radikal’deki köşesinde “bunun böyle olmadığını”, asıl kifayetsiz ve kibirli olanın ABD olduğunu yazmıştır. Birlikte okuyalım: “Bugün mahrem evrakına sahip olamayan, yarın bayrağına nasıl sahip çıkacak. Elden ele dilden dile dolaşan o belgeler, devletin namusudur çünkü. Kim kifayetsiz, kim kibirli, kim beceriksiz, kim dalkavuk buyurun WikiLeaks’ten okuyun."



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan arasında bir “çekişme” yoktur, olmamıştır. Sayın Cumhurbaşkanı da zaten “Kadim dostluğumuzu hiçbir şey bozamaz” demiştir. ABD’li büyükelçi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İham Aliyev’in sözlerini de yanlış anlamıştır. Aliyev’in Rusya ile petrol hattı anlaşmasını Türkiye’yi saf dışı ederek önemsizleştirmek için yaptığı savı asılsızdır. Hele, “Tayyip Erdoğan’dan hiç hazzetmiyorum!” dediği tümüyle yalandır.




Türkiye’nin İran’a yakınlaşması abartılmaktadır. Bu sav da, Türkiye’nin hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye olamayacağı kanısı da ABD’li diplomatların sığlığına verilmelidir. Aynı şekilde Suudi Arabistan ve Ürdün krallarının ABD’den İran’ın tepesine binmesini, güç kullanarak dize getirmesi istemi de asılsızdır, bu da ABD diplomatlarının bir uydurmasıdır. Doğru olan Ortadoğu’nun, Türkiye’nin öncülük ve önderliğinde bir “barış ve huzur adası”na dönüştürüldüğüdür.

Görüldüğü gibi ortada telaşlanacak bir durum yoktur. Yalancılar, kendi yalanlarında boğulacaklardır. Biz kendimizle, özellikle de bizi yönetenlerle övünmeyi sürdürelim. Bakın, Başbakanımız geçen hafta Lübnan’da “Yılın Devlet Adamı Ödülü”nü aldı.


İki gün önce de kendisine Trablusgarp’da düzenlenen Avrupa Birliği-Afrika Zirvesi’nde Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi tarafından “İnsan Hakları Ödülü” verildi.


Başbakan’ın, Libya gibi bir özgürlük ve demokrasi bahçesinin, bir insan hakları cennetinin liderinden böylesine değerli bir ödül alması hepimizi onurlandırdı. Kendisi de yaptığı teşekkür konuşmasında bunu dile getirdi, “Şahsımdan ziyade, ülkem ve milletim adına teslim aldığım bu ödülün, bölgesel ve küresel ölçekte, insan hakları noktasındaki mücadelemizi teşvik edeceğinden emin olabilirsiniz” dedi.

Bir insan hakları savaşımcısı olarak o anda mutlaka “Silivri Zulümhanesi”nde aylardır neden yattıklarını bilmeden yatanları, üniversite yerleşkelerinde kendisini protesto ettikleri, TBMM’de pankart açarak parasız eğitim istedikleri için hayatı karartılan öğrencileri anımsamıştır.

Sevgili okurlar, bu yazıyı dilerseniz tersten de okuyabilirsiniz.

Etekteki tüm taşlar dökülse de, biz olduğumuz gibi kaldıkça durum yine değişmeyecektir.

BİZ BÖYLE İNSANLARIZ İŞTE - 29.11.2010





İslamcı gazeteler, Hint asıllı İngiliz yazar Vidiadhar Surajprasad Naipaul’un yaşayacaklarından korkup Türkiye’ye gelmemesini olağanüstü bir olaymış gibi yansıttılar sayfalarına. Oysa “olağanüstü” hiçbir yanı yoktu olayın; bu konuda ulusça deneyimliydik.

Geçen ay da 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne jüri üyesi olarak çağrılan ünlü Sırp yönetmen Emir Kusturica’yı bu görevi kabul ettiğine edeceğine pişman etmiştik. Adamcağız, kendisine yönelik şiddet karşısında jüri üyeliğinden çekilmiş, ardından da Türkiye’yi terk etmişti. Adamı kovmuştuk yani.

Türk olsun, Kürt olsun, yabancı olsun bizim gibi düşünmeyenleri ülkeden kovmak, sürmek, hayatı zehir etmek bir gelenektir bizde.

Naipaul’u, gezip gördüğü dört İslam ülkesinde yaptığı gözlemleri kâğıda döktüğü, kâğıda döktüklerinin de Müslümanlık açısından olumsuzluklar taşıdığı için Türkiye’ye gelmekten caydırmıştık. Naipaul, “dini” duygularımızı kabartmıştı. Sırpların Boşnak Müslümanlara uyguladığı mezalimi yeterince eleştirmeyen Kusturica ise “soydaşlık” duygularımızı.

Ahmet Kaya’ya saldırı nedenimiz, ona ülkesini yaşanamaz duruma getiriş nedenimiz ise 10 Şubat 1999 günü Magazin Gazetecileri Derneği’nce verilen “yılın en iyi sanatçısı” ödülünü aldığı toplantıda yaptığı konuşmada geçen sözleriydi:

“Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”

Bu sözler “milliyetçi” duygularımızı harekete geçirmişti. Milliyetçi şiddetin hedefi durumuna getirilen Ahmet Kaya yurtdışına çıktı, ertesi yıl 16 Kasım günü sürgünde öldü.

Kafasına bir odun vurup öldürdüğümüzde Türk öykücülüğünün köşe taşlarından biri olan Sabahattin Ali 41 yaşındaydı. Kovuşturarak, mahkeme kapılarında süründürerek, zindanlara kapatarak, işsiz bırakarak hayatını zehir etmiştik. Yurtdışına gitmek istemiş, fakat pasaport vermemiştik. O da ayakta kalabilmek, insanca bir hayat sürebilmek için sınırı gizlice geçmek istemiş, bu nedenle Ali Ertekin adında bir “kaçakçı” ile anlaşmış, fakat amacına ulaşamadan, bir MİT mensubu olduğu daha sonra ortaya çıkan Ertekin tarafından 2 Nisan 1948 günü Bulgaristan sınırında öldürülmüştür.

Patlama noktasına gelen “antikomünist” hissiyatımız, usta yazarımızın, belleklerimize kazınan “Aldırma gönül aldırma…” dizesiyle unutulmazlarımız arasında yerini alan şairimizin sonunu getirmiştir.

Onca yıl zindanda yatırdıktan sonra serbest kaldığında “antikomünist” hezeyanla ve olanca gücümüzle dilimizin en büyük şairi Nâzım Hikmet’in üzerine yüklenmiş, şiddet söylemleriyle, ölüm tehditleriyle onu yurtdışına kaçmaya zorlamış, kaçtıktan sonra da “vatan haini” ilan etmişizdir.

Nâzım Hikmet 17 Haziran 1951 günü bir motorla Türkiye’den ayrılmış, 3 Haziran 1963 günü Moskova’da sürgünde ölmüştür.


Ermeni yurttaşımız, gazeteci Hrant Dink’i ise aldığı onca tehdide, karşılaştığı onca şiddete karşı yurtdışına gitmeyi düşünmediği için cezalandırmış, 19 Ocak 2007 günü güpegündüz, işlek bir caddede kurşunlayarak hayatına son vermişizdir.

Biz böyle insanlarız işte. Kimse kusurumuza bakmasın.

BİR ÖRGÜTSEL BAŞARI ÖYKÜSÜ - 28.11.2010

14 Temmuz 1956 günü Almanya’nın Munster kasabasındaki bir toplantı salonunda 23 subay, 25 astsubay ve 7 asker bir araya gelip “Alman Federal Ordu Derneği” (Deutsche Bundeswehr Verband) adını taşıyacak bir sosyal dayanışma örgütü kurdular, başkanlığa da Üsteğmen Karl-Theodor Molinari’yi getirdiler.
Dernek muvazzaf ve emekli subaylara, astsubaylara, erata gerek ekonomik gerek sosyal gerekse hukuksal alanda yararlı hizmetlerde bulundu. 1959 yılı sonunda üye sayısı 50 bini aşmıştı.


Derneğin gelişmesine bağlı olarak 1966 ağustos ayında Savunma Bakanlığı aldığı bir kararla askerlerin dernekleşme faaliyetlerini bir karara bağladı. Buna göre askerler sendikalaşabilecekler, fakat toplantılarını “kışla dışında” yapacaklardı. Alman Federal Ordu Derneği bir sendika gibi faaliyet göstermesine karşın kendini “sendika” olarak tanımlamadığından her türlü faaliyetini kışla içinde sürdürebiliyordu.


***

Dernek, ekonomik, sosyal ve hukuksal çalışmalarının yanı sıra Federal Parlamento’da da temsil edilebilmek için çaba gösteriyordu. 1965 seçimlerinde üst düzey yöneticilerinden Hermann Stahlberg’i Hıristiyan Demokrat Birlik’ten parlamentoya sokmayı başardı. 1969 seçimleri sonrasında ise parlamentodaki muvazzaf asker milletvekili sayısı beşe yükseldi.

Federal Savunma Bakanlığı Personel Dairesi’ndeki asker temsilciler 1966 yılından itibaren artık derneğin aday listesinden seçiliyor, başarı grafiği yükseldikçe üye sayısı da artıyordu. 1956 yılında 55 kurucu üyeyle kurulan derneğin üye sayısı 1966 yılında 110 bine, 1969 yılında 130 bine, 1972 yılında 140 bine, 1974 yılında 175 bine yükselmişti.

Dernek, üyelerinin çıkarları doğrultusunda kimi zaman hükümetlerle çatışıyor, yeri geldiğinde üyeleri sokağa dökülüyordu.


Alman Federal Ordu Derneği bugün 200 bini aşkın üyesi, kurduğu iki vakıf (Heinz-Volland Vakfı, Karl-Theodor-Molinari Vakfı) ve bir eğitim enstitüsü (Manfred-Godzki Enstitüsü) ile Almanya’nın en güçlü sivil toplum örgütlerinden biri olarak çalışmalarını sürdürüyor.

***

Dernek, Avrupa Asker Birlikleri Örgütü’nün (EUROMIL) en güçlü üyelerinden biri. EUROMIL bu yıl bünyesinde 36 ülkeden 83 konfederasyonu ve 60 milyon emekçiyi toplayan en güçlü sendikal kuruluş olan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’na (ETUC) üyelik için başvurdu. Başvuru 2011 yılında Atina’da yapılacak toplantıda karara bağlanacak.

Avrupa’nın 22 ülkesinden asker sendikaları, asker dernekleri, emekli subay dernekleri, gaziler ve askerler yardımlaşma sandıkları gibi kurumlar EUROMIL’in üyesi. Asker sendikaları ve dernekleri bazı ülkelerde (Hollanda, Finlandiya, İsveç vd) sendika konfederasyonlarına üye ve toplu görüşme-toplusözleşme yapabiliyor. Merkezi Brüksel’de bulunan EUROMIL, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AGİT nezdinde muhatap alınıyor.

Görüldüğü gibi başka ülkelerde askerler rütbe farkı gözetmeksizin kendilerini “kamu emekçisi” olarak değerlendirip bu doğrultuda örgütleniyorlar.

***







Keşke bizde de benzer bir gelişme olabilseydi, olmadı. Bizim askerimiz kurduğu yardımlaşma kurumu OYAK’la bankacılığı, sigortacılığı, otomotivciliği, çimentoculuğu, konserveciliği seçti. Kapitalizmle bütünleşti.

Hükümete karşı hakkını, hukukunu koruyacak “öz-örgütü”nden yoksun kaldı.

Eğer bünyesinden, başka ülkelerdeki benzerleri gibi güçlü bir sivil toplum örgütü çıkarabilseydi bugün yaşadığı sıkıntıları yaşar mıydı?



Açığa alınan üç general olayı bunları düşündürüyor bana.

TUHAF ŞEYLER ÜLKESİ - 24.11.2010

Bir kent düşünün, hiç düşman işgaline uğramamış, fakat yıllardır bu kentin düşman işgalinden kurtuluşu resmi törenlerle kutlanıyor olsun. Kentin adı Mardin; kentte bulunan Artuklu Üniversitesi’nde bilim adamları araştırmaları sonucu kentin I. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında burada bir düşman işgalinin olmadığı gerçeğini ortaya çıkarmışlar. Bir işgal denemesi ise olmuş; 1918 yılında bir Fransız Albay, Mardin’e gelip kentin hemen kendilerine devredilmesini istemiş. Mardinliler bu isteğe karşı koyup, “Kenti teslim etmeyeceğiz!” diyerek kararlı, onurlu bir direniş göstermişler. Fransız Albay kös kös gitmiş, olay da kapanmış.

Artuklu Üniversitesi’nin vardığı sonuç doğrultusunda Mardin Belediye Meclisi 11 Kasım 2010 günü bir karar alarak her yıl 21 Kasım’da kutlanan “Kurtuluş Günü”nü “Onur Günü”ne çevirerek doğru bir davranış sergilemiş.

Fakat burası Türkiye, “Ankara” sözünü duyan her bürokratın eli ayağı kesiliyor. Mardin Belediyesi de Belediye Meclisi’nin aldığı kararı onaylanması için Ankara’ya göndermiş. Fakat onay bir türlü gelmemiş. Ne olur ne olmaz denerek “Mardin’in düşman işgalinden kurtuluşunun 91. yılı” eski yıllarda olduğu gibi askeri birliklerin geçit resmi, ellerinde bayrak sallayan öğrenciler ve kent erkânıyla “coşkulu” bir biçimde kutlanmış.

Kutlanmış ama tek farkla; vali, belediye başkanı ve garnizon komutanı törene kendileri katılmayıp vekillerini göndermişler. Onlar da üstü açık bir aracın üzerinde tur atıp Mardinlilerin kurtuluş gününü onurlandırmışlar.

Böyle bir tuhaflığa dünyanın başka neresinde rastlanabilir?

***

Bizim bir Başbakanımız var, yandaşlarının gözünde karizmatik mi, karizmatik; yürekli mi, yürekli; efe mi, efe.

İşte bizim bu karizmatik, yürekli ve efe Başbakanımız bir hafta öncesine kadar babalanıyor, ABD’sine, NATO’suna posta koyuyor, Türkiye’ye yerleştirilecek füzelerin hareket düğmesinin denetimi “Bizde olur”, “Düğmeye biz basarız” diye dünyaya meydan okuyordu. “Özellikle topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa zaten kesinlikle bu bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” Bu sözleri Lizbon’da gerçekleşen NATO Zirvesi öncesinde, 15 Kasım günü Bangladeş dönüşünde söylemişti. Başbakan’ın sözleri, varlığını AKP şakşakçılığı üzerinden sürdüren medya tarafından alkışlandı, köşe yazarları, televizyon yorumcuları Başbakan’a övgüler düzdüler, onun karizmatikliğini, yürekliliğini, efeliğini bir kez daha göklere çıkardılar.

Aradan bir hafta geçti. NATO Balistik Füze Savunma Sistemi’nin komutasının kimde olacağına ilişkin bir soru üzerine bu kez, “Bunlar bundan sonra yapılacak olan birleşimlerde, bir araya gelmelerde o zaman tespit edilecek. Şu anda tabii komuta şu ülkededir diye belirlenmiş bir şey söz konusu değil. Fakat biz tabii buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk. Bundan sonraki gelişmelere göre de tavrımız, ülkemizle alakalı bir konuda gelişmeler hangi noktaya gelecek, bunu şu anda bilemediğimiz için bir şey söylemek erken olur. Ama komutanın kesinlikle NATO’da olması gereğini ifade ettik,” yanıtını verdi.

Şakşakçı medya bu yanıtı da alkışladı.

Sorduk, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, diye. “Yahu biz sistemin komutası Japonlara, Filipinlilere, Bolivyalılara verilecek sanmıştık, bari Türk olsun dedik!” diyecek halleri yoktu ya, sustular.



Sormak gerekmiyor mu, dünyanın hangi ülkesinde, hangi toplum “füze kalkanı” gibi ülke ve insanları için yaşamsal bir konuda bir hafta önce söylediği bir hafta sonra söylediğini tutmayan bir Başbakan’a tahammül edebilir, diye.


Dünyanın hangi ülkesinde, en yandaşı, en şakşakçısı, en dalkavuğu bile olsa, hangi gazete, hangi televizyon kanalı, hangi yazar, hangi yorumcu bizdeki gibi kaypak, bizdeki gibi yanardöner, bizdeki gibi kendine saygısız olabilir?


Tuhaflıktan da öte bir şeydir bu!