24 Ağustos 2010 Salı

BOZ MEHMET’İN “FABRİKATÖRLÜĞÜ” YA DA YENİ BİR ENGİN ARDIÇ YALANI - 25.08.2010

“Bir zamanlar ‘Boz Mehmet’ diye bir adam vardı, ‘eski tüfeklerden’, gizli TKP üyesi, sıkı komünist. Boz Mehmet aynı zamanda bir fabrikatördü. İzmir'de fabrikası vardı. İşçiyi de üç otuz paraya çalıştırırdı. İşçiler zam istedikleri zaman da onlara şöyle derdi: ‘Acele etmeyin... Yakında devrim patlayacak... O zaman bu fabrika zaten sizin olacak... Şimdilik dayanın...’
Bu tür yaratıklar beni hep çok eğlendirdiler. Durup durup beni haklı çıkardıkları için de aslında onlara teşekkür borçluyum.”

Bu satırlar Engin Ardıç’ın 23.08.2010 tarihli Sabah’taki köşesinden. Sözünü ettiği Boz Mehmet, açık adıyla Mehmet Bozışık 21 eylül 1901, Kavala-Yunanistan doğumlu bir komünist. Yazısındaki tek doğru da bu “eski tüfek”in ideolojik kimliğidir.

Boz Mehmet, 1918 yılında kurulan Yunanistan Komünist Partisi'ne bağlı kızıl sendikada ilk kez Marksizmle tanışıyor. Tütün işçiliği yaptığı 1920-1921 yıllarında Kavala'da bir komite kurarak, para toplayıp Anadolu'daki kurtuluş savaşına yolluyor. 1924 mübadelesiyle İstanbul’a geliyor ve tütün işçiliğine başlıyor, aynı zamanda Yaprak Tütün Cemiyeti’ne üye oluyor. 17 Eylül 1927 günü Kavala’dan hemşerisi Çakır Hasan’ın aracılığıyla Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) katılıyor.

***

Boz Mehmet ilk kez 17 ağustos 1928 günü ilk kez tutuklanıp Sultanahmet Cezaevi’ne kapatılır. Suçu Amerikan Tütün Şirketi aleyhine işçilere bildiri dağıtmaktır. Boz Mehmet cezaevinde parti önderlerinden Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Hüsamettin Özdoğu ve Sarı Mustafa (Börklüce), Nâzım Hikmet ve Laz İsmail (Bilen) ile tanışır. 1929 yılında gizli yollardan Moskova’ya, Doğu Halkları Emekçi Üniversitesi’ne gönderilir; 1931 yılında Türkiye’ye döner.

1932 yılının şubat ayında Zeki Baştımar'ın Haliç Defterdar'daki evinde 7 yıldır kongre yapmamış olan TKP’nin 4. parti kongresi toplanır, Boz Mehmet bu kongrede Merkez Komitesi’ne seçilir. Bir yıl sonra parti tarafından gönderildiği Samsun’da 1936 yılında tutuklanır, yargılanır ve 4 yıl hapse mahkûm olur. Cezasını çekip tahliye edildikten sonra bu kez “mahkemeye hakaretten” yargılanır, aldığı 78 gün hapis cezasını çekmemek için İstanbul’a kaçar, fakat yakalanıp Samsun’a gönderilir.

Boz Mehmet’in tüm yaşamı örgütlü mücadeleyle geçmiştir. 1948 tutuklamalarında yakalanır, Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi’ne ilişkin çalışmaları nedeniyle 4 yıl ceza alır, fakat 1950 Demokrat Parti affıyla iki yıl yattıktan sonra çıkar. Çok geçmez 1951 ekim ayında başlayan TKP Davası kapsamında tutuklanır, yargılanır ve 7 yıl 6 ay hapis, 3 yıl da Sivrihisar’da sürgün cezasına çarptırılır. Bu cezaları çeker.

***

Boz Mehmet 1960’lı ve 1970’li yıllarda gençlik hareketlerini ve sosyalistlerin örgütlü mücadelelerini aktif olarak destekler. 12 Eylül 1980 faşist darbesinde tutuklananlar arasındadır. Yaşı 79’dur. Selimiye Kışlasına götürülür, polisin sorgusundan geçer. Bırakıldıktan sonra 1981 yılının nisan ayında yurtdışına gitmeye karar verir. Yaklaşık 9 yıl Almanya, Rusya ve Danimarka'da kaldıktan sonra 1989 yılının 22 Eylül'ünde Türkiye'ye döner. Atatürk Havalimanı’na iner inmez tutuklanır ve Ankara'ya gönderilir. Mahkemeye çıkartılır, fakat Türk Ceza Yasası’ndan 141. ve 142. maddelerin çıkartılması sonucunda mahkeme tahliyesine karar verir.

Türkiye sosyalist hareketinin en tutarlı kişiliklerinden biri olan Boz Mehmet (Bozışık) yakalandığı prostat kanserine yenik düşer, 27 ağustos 1998 günü, 97 yaşında bir delikanlı olarak yaşama gözlerini yumar.

***

Engin Ardıç’ın Boz Mehmet (Bozışık)’a ilişkin olarak yazdıkları doğru değildir. Boz Mehmet hayatının hiçbir döneminde fabrikatörlük/işverenlik yapmamıştır. Engin Ardıç yalan yazmaktadır. 97 yıllık ömrünün hiçbir anında egemenler karşısında başını eğmemiş saygın bir sosyalistten “yaratık” diye söz etmek ise ancak Engin Ardıç gibi “manik depresif” hastalara özgü bir davranıştır. Ardıç’ta ruhsal bozukluğun çeşitli arazları, - kendi söylediği yalana inanma anlamına gelen “mitomania” dahil-, iç içe geçmiş, yumaklaşmıştır. Tedavisi zordur. Allah şifa versin!

22 Ağustos 2010 Pazar

REDUCTIO AD ABSURDUM YA DA 536 GÜN BOŞA YATMAK - 23.08.2010

Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi uzman hukukçular tarafından hazırlanan 10 ağustos 2010 tarihli bir “Tutuklama Raporu” yayınladı. 78 sayfalık kapsamlı raporda tutukluluk konusu evrensel kabul gören ilke ve uygulamalar doğrultusunda mercek altına alınıyor ve Türkiye’deki uygulamalarla karşılaştırılıyor.

Bilindiği gibi ilk kez 20 mart 1950’de Roma’da imzalanan, 3 eylül 1952’de yürürlüğe giren ve Türkiye’nin 18 mayıs 1954’de onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin içeriği yıllar içinde hazırlanan ek protokollarla değiştirilmiş, sonunda 1 kasım 1998 tarihinde yürürlüğe giren 11. Protokolla bugünkü şeklini almıştır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5/1-c maddesi tutuklamaya ilişkin olarak “kişinin suç işlediği hakkında geçerli şüphenin varlığını, suçun işlenmesinin önlenmesi ya da suçlunun kaçmasının engellenmesi zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin varlığını” öngörmektedir.

***

Arkadaşımız Mustafa Balbay 536 gündür tutukludur. AİHS’nin yukarıda işaretlediğimiz 5/1-c maddesi ölçüt olarak alınacak olursa yargılandığı mahkemenin üç yargıcından ikisi onun “suç işlediği hakkında geçerli şüphenin va olduğu”, eğer serbest bırakılırsa “delilleri karartacağı”, “kaçacağı” görüşündedirler.

Mustafa Balbay gazetecidir, yazardır, Türkiye’nin en köklü gazetesinin Ankara temsilcisidir. Görevi araştırmak, incelemek, haber kovalamak, yazı malzemesi toplamak, yazmaktır. Kendisine atılan “suç” ise “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaktır”, yani “darbeciliktir”.

***

Bu ülkede yaşayan her aklı başında insana bu suçlamalar da, tutukluluğuna ilişkin gerekçeler de “gerçek dışı” gelmektedir.

Mustafa Balbay Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldıracak darbeyi yazı yazarak mı gerçekleştirecektir? Evi, ofisi aranmış, didik didik edilmiş, yazı malzemesinden, notlarından, bilgisayar disklerinden başka bir şey bulunamamıştır. Yoksa Balbay, kendisi gibi benzer suçlamalarla tutuklanmış gazeteci, televizyoncu Tuncay Özkan, dünya çapında bir tıp adamı olan Prof. Dr. Mehmet Haberal, yine bir bilim adamı ve eski bir rektör olan Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ile el ele vererek mi yapacaktır bu “silahsız, topsuz, tüfeksiz” darbeyi?

***

Öte yandan salt aynı davanın değil benzer davaların da silahlara, toplara, tüfeklere egemen konumda bulunan yüksek rütbelerdeki askeri sanıkları serbest bırakılmış, içeride yalnız gazeteciler, bilim adamları, yazarlar ile teğmen, üsteğmen gibi sırtları henüz sağlamlaşmamış genç askerler kalmıştır.

Bu ne biçim hukuktur?

Ortada, “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya yönelik bir askeri darbe tehlikesi var!” diyeceksin, insanları apar topar içeri alacaksın, sonra da “Bunlar ne kaçarlar, ne de delilleri karartırlar,” deyip silahlı asker sanıkları serbest bırakıp silahsız sivilleri demir parmaklıklar ardında tutacaksın!

Buna Latincede “reductio ad absurdum” denir ki tam karşılığı “saçma olana indirgeme”dir. Bir savı doğru kabul ederek saçma bir sonuca varıp savın yanlış olduğu sonucuna ulaşıldığı, Aristoteles’in sıkça başvurduğu bir mantık yöntemidir.

"HRANT DİNK YAYLASI" - 22.08.2010

Geçen pazar günü Hürriyet Gazetesi'nin Seyahat ekinde bir Ağrı Dağı tırmanışı öyküsü vardı sayfa sayfa. Japonlar filan bile gelmiş. Daha önceki başka bir haberi hatırlattı bu bana. Ermeni dağcılar, aldıkları tırmanış izni Turizm Bakanlığı tarafından iptal edildiği için ‘korsan’ tırmanmışlardı Ağrı'ya. temmuz ayında.

Ne bileyim, mesela Ermeni dağcılar çıksın artık Ağrı'ya. Devletimiz, AİHM'ye verdiği savunmayı affettirmek için hiç değilse, bunu yapsın. Biz de mesela... Tatlı bir yayla şenliği olsun orada. Hrant'ın gülümseyen bir fotoğrafını koyalım ortaya bir yere. Ermeni, Kürt, Türk, bütün yetim çocuklar piknik yapsın. Of be! Ne çok sevinirdi Hrant buna. Şarap içilsin akşam, ateşler yakılsın, türküler söylensin, hepsi neşeli olmak kaydıyla. Biz için için ağlarız yine, mesele değil, ama gülelim de. İnsana yakışır gibi olalım. İnsan gibi. Sofra kurulsun, Ermeni yemekleri Türk yemeklerine karışsın. Tek kavga ‘Bu yemek asıl kimin yemeği?’ sorusundan çıksın. Uzun uzun bu konuşulsun. Yerli yersiz sarılsın insanlar birbirlerine. Bu kalsın Hrant'tan geriye. Sırf katillerin peşine düşmüş insanlar olmayalım artık biz. Çirkinliklere baka baka ekşiyen insanlar olmayalım sadece. Bahar gelsin artık bize. Yaylamızı bulalım. Yukarılara, daha yukarılara... Kim bilir, belki bizim Ağrı'mızın derinliğine itibar edip günün birinde... Niye olmasın? Belki bir gün ‘Hrant Dink Yaylasıderler oranın adına...”

***

Yukarıdaki satırlar Ece Temelkuran’ın 18.08.2010 tarihli Habertürk’teki aynı başlıklı yazısından. Bu yazı, Hrant Dink’in öldürülmesinden bu yana geçen üç yıl içinde okuduğum en güzel, en anlamlı yazılardan biri; hem hayran olduğumu hem de neden benim aklıma gelmediği için kıskandığımı itiraf etmeliyim.

Yazı bana aynı zamanda yıllar önce yaşadığım bir olayı anımsattı. O zamanlar bağlı olduğum yayınevinin çağrılısı olarak bir grup yazar Edirne’deydik, kenti dolaşıyorduk. Bir parkın önünden geçerken bir an durdum, yanımdaki arkadaşlara, “Buraya Duygu’nun adını verseler ne güzel olur,” dedim. Duygu Asena o sıralar kendisini sonsuz yolculuğuna çıkaracak hastalığının son evresindeydi. İstanbul’a dönünce yazdım bunu. Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi telefon etti, konuyu İl Genel Meclisi’ne götüreceğini söyledi. Gerçekten de 06.10.2004 tarih ve 2004/87 sayılı kararla o parka “Duygu Asena Kadın Hakları Parkı” adı verildi. Ne yazık ki Edirneliler Duygu’nun adını ancak beş ay yaşatabildiler; aynı başkanın önerisiyle parkın adı 22.03.2005 tarihli bir kararla “Zübeyde Hanım Kadın Hakları Parkı” olarak değiştirildi.

***

Bir yaylanın adlandırılması hangi makamın yetki alanına girer? Bilmiyorum. Fakat bunu Turizm ve Kültür Bakanlığı’na yakıştırıyorum. Sayın Ertuğrul Günay, Ece Temelkuran’ın önerisinden yola çıkarak Ağrı Dağı’nda bir yaylaya Hrant Dink’in adının verilmesine önayak olamaz mı?

Hem devlet hem de toplum olarak borçluyuz Hrant Dink’e. Son yıllarda hayatını zehir ettik, en olmadık nedenlerle mahkemelerde süründürdük, sonunda göz göre göre ölüme gönderdik bu sapına kadar yurtsever insanımızı. 301. maddeden yargılanırken mahkeme kapılarında ona küfürler yağdıran, televizyon ekranlarında bağıra çağıra kin kusan, ölüm çağıran o gözü dönmüş kafatasçıların yüzleri geliyor gözlerimin önüne; utanıyorum.

***

Devlet bizi utandırmaktan hâlâ geri durmuyor; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne onu Alman Nazileriyle benzeştiren rezilce savunmalar gönderiyor, gönderebiliyor.

Doğal ki bir yaylaya verilecek adı Hrant’ı geri getirmez, ama en azından anısına “bir şey” yapmış oluruz.

20 Ağustos 2010 Cuma

BİR ÇADIR POLİTİKACISI: EGEMEN BAĞIŞ - 18.08.2010

İki dönemdir AKP İstanbul milletvekili olan Egemen Bağış, partisinin Beşiktaş Meydanında kurduğu propaganda çadırında yemek verdiği yandaşlarından referandum için destek isterken, Bu paketin içeriğini okuduktan sonra, paketin ülkeye neler kazandıracağını gördükten sonra bu paketehayırdiyenlerin ya aklından zoru vardır ya da vatan sevgisiyle ilgili bir sıkıntısı vardır demiş.

Egemen Bağışın sözleri bizlere; anayasa değişiklik paketinin ülkeye hiçbir şey kazandırmayacağının ötesinde AKPnin, bu referandum yoluyla başta Orta Anadolu olmak üzere egemen olmaya başlayan otokratik düzeni yüksek yargıyı da denetimi altına alarak ülke geneline yaymayı amaçladığını söyleyenlere. Başbakanın prensi bizleri deli olmakla, vatanı sevmemekle suçluyor. Herhalde bu çadır politikacısının sözlerini ciddiye alıp kendimizi savunacak değiliz. Fakat kendisi üzerine yüklenmiş görevleri açısından mercek altına alınması gereken bir kişilik.

***

Bilindiği gibi Ocak 2009dan bu yana Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerini yürütmek üzere Devlet Bakanı ve Baş Müzakereci olarak görev yapıyor. Daha önce de AKPnin dışilişkilerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Yürütme Kurulu üyesiydi. 2002-2009 yılları arasında yürüttüğü görevlere bir bakalım: AK Parti Dış İlişkiler ve Dış Temsilciliklerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı, AK Parti Merkez Yürütme Kurulu Üyesi, AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu Üyesi, Başbakan’ın Dış İlişkiler Danışmanı, Türkiye-ABD Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı, NATO-Parlamenterler Asamblesi Transatlantik Komitesi Başkanı, NATO-Parlamenterler Asamblesi Türk Grubu Başkan Yardımcısı. Görüldüğü gibi özgeçmişi, Doğan Uluçun deyişiyle, genç yaşına sığmayacak ölçüde yüklü”.

Siirtli bir ailenin çocuğu olan Egemen Bağışın öğretmen olan ve bir süre il eğitim müdürlüğü görevinde de bulunan babası Abdullah Bağış 1974 yerel seçimlerinde Adalet Partisinden Siirt Belediye Başkanlığına seçilip bir dönem görev yapmış. 1985 yılında New Yorka Eğitim Ataşesi/Öğrenci Müfettişi olarak atanıyor, böylece Egemen Bağışın çocukluğunun bir bölümü ile gençliği bu kentte geçiyor. New York Kent Üniversitesine bağlı Baruch Kolejinde insan kaynakları okuyup kamu yönetimi dalında yüksek lisans yapıyor. Pek matah bir okul değil Baruch College; ABD sıralamasında ilk 200e bile giremiyor. Ama bu hiç önemli değil, New York da okumuş ya! Üstelik iki kez Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonunun başkanlığına seçilmiş.

***

Anımsarsınız, rahmetli Turgut Özal oğlu Ahmetin önerisiyle salt ABDde yaşayıp çalışıyorlar diye Bülent Şemiler, Engin Civan gibi üçüncü sınıf banka memurlarını Türkiyeye getirtir, devlet bankalarına genel müdür yapardı. Başbakan Erdoğan da 32 yaşında milletvekili yaptı Egemen Bağışı, onun için teğmenlikten albaylığa atlamak gibi bir şeydi bu. Sonrasında da yukarıda sıraladığımız görevler Hakkını yemeyelim, Özalınkilerden daha farklıydı Erdoğanın prensi. Başbakanın Bugün Türkiye için büyük bir gündür tümcesini Bugün Türkiye için zafer günüdür anlamına gelen Today is Turkeys victory day olarak çevirerek Kıbrıslı Rumları çıldırtıp görüşmeleri durma noktasına getiren örneklerin ortaya koyduğu gibi İngilizce konusundaki gözle görülür yeteneksizliği dışında üzerine yüklenen görevleri yerine getirebilmek için çaba gösteriyordu.

Şimdi görüyoruz ki o da sindirim bozukluğuna yakalanmış, üzerine aldığı görevleri taşıyamıyor, geldiği yeri hazmedemiyor; dili pabuçlaşmış, karşıtlarına en olmayacak sözlerle saldırıyor. Henüz 40 yaşında ama hızla tükeniyor. Taşralı bir çadır politikacısına dönüşüyor. Dili varabilse Türkiye nüfusunun yarıdan fazlasına vatan hainidiyecek, akıl hastası diyecek. Diyemediği için kıvırtıyor, aklından geçenleri süsleyerek kusuyor. Körle yatan şaşı kalkar özdeyişine somut bir örnek oluşturuyor. Yazık! Bize, Söylediklerini aynen kendisine iade ederiz dedirtmeyecek ölçüde yazık!

KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ BİR PAZARTESİ YAZISI - 16.08.2010

Epey yıl geçti üzerinden. Ali Sirmen, Ümit Zileli, Aydın Engin, Yalçın Bayer ve ben çeşitli panellere katılmak üzere Edirne’deydik. Konuşmalarımızı yaptık, akşam bir barda eğlendik. Aydın fıkralar anlattı, Ümit’in sesi bayağı güzeldir, usulü de iyidir, sanat müziğinden şarkılar söyledi. Yalçın ise her yerde gazetecidir, Hürriyet muhabirleriyle derin konuşmalara daldı bir köşede. Geç bir saatte otelimize dönüp yattık. Ertesi gün erkenden kalkıp İstanbul’a doğru yola çıkacağız… Gerçekten de yola çıkacağımız ana kadar her şey planladığımız gibi gelişti, fakat bir türlü yola çıkamadık. O günü bir yazımda Bir Kentten Ayrılamamak başlığıyla anlatmıştım bu köşede. Şurada bir çay içelim, şuradan biraz peynir alalım, aman bu dükkânda ne güzel şeyler var… derken bir gece daha kalmıştık Edirne’de. O Edirne serüveninden İstanbul’a bir teneke peynir ve bir de askeri giysiler satan bir dükkândan aldığım haki renkli iç çamaşırlarıyla dönmüştüm.

Şimdi de Gökçeada’dayım ve bir türlü İstanbul’a dönemiyorum. Kadim dostlarım Pazarkaya’ların bol ağaçlı bahçelerinde kuşların vummm, vummm diye kanat çırpışlarını, komşumuz Stelyo’nun kuzularının melemelerini, vakitsiz öten horozların üüürüüülerini dinliyorum. Bu sesleri bırakıp da nasıl dönersiniz İstanbul’a? O kornalarla, motor uğultularıyla, otomobillerden taşan bom cıs tıs bomsesleriyle sinirinizi bozmak için mi?

***

Ama hayat tuhaf bir süreç, bazı şeylere karşı koyamıyorsunuz. Ben de o durumdayım; siz bu satırları okurken İstanbul yolunda olacağım. O kanat seslerini, horozların ötmelerini, kuzuların melemelerini ve de İnci’nin o muhteşem reçellerini arkamda bırakıp şairin, Bir taşına tüm İran feda olsun dediği kentime döneceğim. Beni bekleyen bir sürü iş var orada. İstanbul Kitap Fuarı yaklaşıyor; âleme söz vermişiz bu fuar her yıl biraz daha büyüyecek, dünyada ses getirecek diye. Arkadaşlarım aylardır haldır huldur çalışıyorlar bunu gerçekleştirmek için. Bir ucundan benim de tutmam gerek, yoksa bu, hak etmeden övünmelere yol açar ki bu da bizim TÜYAP raconuna hiç uymaz. Yeri gelmişken söyleyeyim, bu yıl İspanya, İstanbul Kitap Fuarı’nın onur konuğu; İspanyol edebiyatından flamencoya, paelladan sevillanasa kadar her şey var fuarda.

***

Bu yazıyı cumartesiyi pazara bağlayan gece yazıyorum, şu anda saat 04.06. Birazdan tanyeri ağaracak. Stelyo’nun kuzuları, koyunları uykuda, yalnızca bir keçisi büyük bir inatla meliyor. Karanlıkta göremiyorum, ama mutlaka büyük bir azimle bahçemizi çevreleyen telleri aşıp hedeflediği badem ağacının yeşil yapraklarına ulaşmak için her türlü cambazlığı deneyen o fıttırık keçi olmalı.

Gün boyu büyük bir koşuşturma vardı bizim Bademli köyünde. Köyün eski Rumca adı Gliki; glikozdan geliyor, Şeker köy demek. Ben olsam bu adı korurdum, çünkü köyde yaşayanların çoğu Rum, üstelik de hoş bir ad bu köy için. Neyse, biz koşuşturmaya geri dönelim. 15 Ağustos Ortodokslar için kutsal bir gün; Meryem Ana Yortusu. Bugün Meryem Ana Tanrı katına, oğlu İsa’nın yanına yükselmiş. Köyün kilisesinin önünde kocaman bir ağaç var, erkekler o ağacın altında kurban kesiyorlar, kuzuları o ağacın dallarına asıp yüzüyorlar. Kadınlar ise evde buğday dövüyorlar. Yarın (Pazar) bulgurlu kuzu haşlama ziyafeti var köyde. Bayram kutlanacak. Yenilecek, içilecek, şarkılar söylenip dans edilecek. Bayram yemeği 180 kişilik olarak planlanıyor. Dünyanın her bir yanından, başta Yunanistan olmak üzere ABD’den, Avustralya’dan, Almanya’dan ve daha birçok ülkeden eski Gliki’liler köylerine geliyorlar bu bayram yemeğinde hemşerileriyle birlikte olmak için.

Biz de çağrılıyız yemeğe. Komşularımızdan Anastasios ve eşi Pazarkaya’larla bizi özel olarak çağırdılar. Anastasios (Atanaş) İstanbul-Yeniköylü, eşi Bademli’den, hanımköylü yani. Askerliğini 1974 Kıbrıs Harekâtı sırasında muhabere bölüğünde yapmış ve Türk askeri olarak Kıbrıs’a çıkmış. Sonra da çalışmak üzere Atina’ya…

Dedim ya, hayat tuhaf bir süreç.

BU NE BİÇİM DEMOKRASİ - 15.08.2010

Cumhuriyet Başsavcılığı Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir hakkında yeni bir inceleme başlattı. Bu seferki incelemenin nedeni, Baydemirin, 5 Temmuz 2010 günü Tuncelide beş ayrı örgüt temsilcisinin katıldığı “Kürt Sorununda Muhataplık Konusu ve Demokratik Özerklikkonulu bir açık oturumda özerklik konusunda söylediği sözler. Eğer bu sözlerde suç unsuru bulunduğu kanısına varılırsa hakkında soruşturma başlatılacak.

Basından izlediğimiz kadarıyla Osman Baydemir, Güneydoğuyu Kürdistan olarak tanımlıyor ve bu bölgede güçlü bir yönetsel özerklik öneriyor. Ona göre bölgenin bir bölgesel parlamentosu, bir bölgesel hükümeti, bir başbakanı ve bir de bayrağı olmalı. Diyarbakır Belediye Başkanlığı binasının önünde Türk bayrağının yanında bu bayrak da dalgalanmalı.

Dünyada birçok ülkede genelde eyalet kavramı içinde tanımlanan bu tür özerk bölgeler bulunuyor. İspanyadaki Bask ve Katalan, Avusturyadaki Güney Tirol özerk bölgeleri gibi. Almanya Federal Cumhuriyetindeki Bavyera eyaletinin kendi bayrağı dışında bir de resmi marşı var. Dolayısıyla Osman Baydemirin özerklik önerisi bilinmedik, duyulmadık, uygulanmadık bir şey değil.

***

Ben, yerel yönetimlerin güçlenmesini istemekle birlikte parlamenter özerkliğe ilişkin istemleri milliyetçiliklerin giderek yayıldığı, uzlaşma kültürünün hemen hiç var olmadığı günümüz koşullarında uygulanma olanağının bulunmadığını düşünenlerdenim. Fakat bu, özerklik konusu hiç tartışılmasın anlamında da anlaşılmamalı. Kendi hesabıma ben Osman Baydemir gibi düşünenlerle bu konuyu enine boyuna tartışmak isterim. Çünkü birbirimizi anlamak, birbirimize yaklaşmak, birbirimizin düşüncelerinden yararlanmak, birbirimizden öğrenmek, giderek birbirimizin düşüncelerinden ortak bir senteze varabilmek için her konuda bıkmadan, usanmadan tartışmamız gerektiğine inanıyorum.

Fakat düşüncelerine karşı çıkıp eleştirdiğimiz, bu nedenle kendileriyle tartışmak istediğimiz insanlar düşüncelerini açıkladılar diye savcılık tarafından soruşturulurken bunu nasıl yapacağız? Bu durum bana elleri kolları bağlı birine yumruk atmayı marifet sayanların kalleşçe davranışları gibi geliyor.

Sağlıklı tartışmalar eşit özgürlük haklarına sahip insanlar arasında olur; yoksa karşındaki insanın kafasının üzerinde sürekli Demoklesin Kılıcı sallanırken, o sürekli, Konuşursam başıma bir iş gelir mi? tedirginliği içindeyken, senin konuştuklarının ciddiye alınacak bir değeri olabilir mi?

***

O açık oturumdaki konuşmasından sonra Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Osman Baydemiri Organları yer değiştirmiş adam! diye niteledi. Çiçekin bu sözlerini yakışıksız, çirkin bulmamın ötesinde merak ettiğim bir nokta var. Bilindiği gibi son zamanlarda kimi aydınlarımız, Batıda, Kürtleri dışarıda tutacak yeni bir Türkiye kuralım, söylemiyle bir tartışma başlattılar. Cemil Çiçek, bu aydınların söylemleri doğrultusunda konuşanları organları yer değiştirmiş insanlar olarak nitelemiyor. Bu durumda sormadan edemiyorum; Osman Baydemir, bölünelim, ayrılalım gibi öneriler de ileri sürmemişken bu çirkin nitelemeyi salt Kürt olduğu için mi hak ediyor?

Cemil Çiçekin bu davranışının ortaya koyduğu gibi AKPnin Türkiye için öngördüğü, işte böyle çifte ölçülü bir demokrasi. AKP yöneticileri demokrasiyi kendilerine yandaş bulma düzeni olarak anlıyorlar, aynı zamanda da demokratik açılım sözlerini dillerinden düşürmüyorlar, fakat bu öyle bir demokrasi ki, bu demokraside kendileri gibi düşünenleri cennet, düşünmeyenleri ise cehennem bekliyor. O zaman da Bu ne biçim demokrasi diye sormadan edemiyorsunuz. Bu satırları okuyan kimi okurlarımın O biçim! diye mırıldandıklarını duyar gibi oluyorum. Evet, bize dayatılmak istenen gerçekten de o biçim bir demokrasidir.

12 Eylül günü insanlarımız referandum için sandık başına gidecekler. Yok 12 Eylülle hesaplaşma, yok demokratikleşme, tümü palavradır bunların. İnsanlar o gün evrensel demokrasi ile o biçim demokrasi arasında bir seçim yapacaklardır.

Bakalım sandıktan ne çıkacak?

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ VE ÖZELEŞTİRİ - 11.08.2010

Bizim bu generaller, terfiler için harcadıkları enerjilerinin onda birini askerlik için harcasalardı, doğru dürüst, ciddi, saygıdeğer bir ordumuz olurdu.

Kendi mayınıyla kendi askerini havaya uçurmaya, askerlerinin ölümünü naklen seyretmeye,baskın olacakraporlarına aldırmamaya, dünyanın en kolay baskınına uğrayan karakollarını yapmaya, baskına gelen PKKlilerikaçakçısanmaya, kekik toplamaya çıkan köylüleridüşmandiye öldürmeye hiç aldırmıyorlar, bu hataları düzeltmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar ama terfi, tayindedin mi çıldırıp ortalığı kırıp döküyorlar.

Bu kadar vurdumduymaz, bu kadar bencil, bu kadar şımarık bir komuta heyetini herhalde yeryüzünün hiçbir ordusunda bulamazsınız. Yıllarca beceriksizliklerinin, yeteneksizliklerinin, yetersizliklerinin sorgulanmamasına alışmışlar.

***

Yukarıdaki satırlar Ahmet Altanın 7 Ağustos 2010 tarihli Taraf gazetesindeki Yeter Artık başlıklı yazısından. Yandaş koalisyon elindeki tüm araçlarla Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırıyı sürdürüyor. Üst düzey komuta kademesindeki kıdem geleneğinin altüst edilmesi de hocaefendiciler, neo-liberaller ve İslamcılardan oluşan bu koalisyonu yeterince tatmin etmemiş; orduyu karnının en yumuşak yerinden vurup yıpratmaya çalışıyorlar.

Türk Silahlı Kuvvetleri doğal ki başka kurumlar gibi eleştirilmeli, fakat bunların yaptığı eleştiri değil, ortak siyasal amaçları doğrultusunda Türk Silahlı Kuvvetlerinin toplumdaki saygınlığını zedelemek istiyorlar.

Ellerinde önemli silahlar var. En önemlisi de 12 Eylül 1980 hiyerarşik üst komuta darbesi. Bu faşist darbenin topluma çektirdiği acılar, ülkeyi sürüklediği karanlık hâlâ halkın belleğinde. Halk süngü gölgesinde sandık başına gidip bir deli gömleğinden farksız Evren anayasasına evet oyu vermeye zorlanmasını unutamıyor. Önümüzdeki anayasa referandumunda 12 Eylül 1980 darbesinin AKP tarafından koçbaşı olarak kullanılmasının nedeni de bu değil mi?

***

Çok yazıldı, çizildi. Kendi hesabıma ben Türk Silahlı Kuvvetlerinin 12 Eylül 1980 darbesine ilişkin olarak bir özeleştiri yapması gerektiğini, kurumun üzerine yapışmış kara lekeden ancak böylelikle arınabileceğini en az dört kez yazdım bu köşede. TSK, özeleştiriyi hiç aklına getirmediği gibi darbe döneminin en azılı işkencecilerini korudu, korumakla da kalmayıp terfi ettirdi.

Nurettin Ersin (1 Temmuz 1983 - 6 Aralık 1983), darbe çetesinin bir elemanıydı, dolayısıyla ondan böyle bir davranış doğal ki beklenemezdi. Ya ondan sonra Genelkurmay Başkanlığına gelen öbür orgeneraller? M. Necdet Üruğ (6 Aralık 1983 - 2 Temmuz 1987), Necip Torumtay (24 Temmuz 1987 - 3 Aralık 1990), Doğan Güreş (6 Aralık 1990 - 30 Ağustos 1994), İ. Hakkı Karadayı (30 Ağustos 1994 - 30 Ağustos 1998), Hüseyin Kıvrıkoğlu (30 Ağustos 1998 - 28 Ağustos 2002), Hilmi Özkök (28 Ağustos 2002 - 28 Ağustos 2006), Yaşar Büyükanıt (28 Ağustos 2006 - 28 Ağustos 2008) ve İlker Başbuğ (28 Ağustos 2008 - ).

Son 27 yılda sekiz Genelkurmay Başkanı gelmiş, yedisi geçmiş, sonuncusu geçmek üzere, fakat hiçbirinin aklına komuta ettikleri Türk Silahlı Kuvvetlerini 12 Eylül 1980 lekesinden arındırmak gelmemiş. Hiçbiri Yunan ya da Arjantinli meslektaşlarının yaptıklarını yapamamış, içlerindeki darbe bulaşıklarını kulaklarından tutup atamamış.

***

Gelinen sonuç ortada; AKP şimdi TSKnin yapmadığını, yapamadığını yaparım savıyla önümüzdeki referandum için oy toplamaya çalışıyor. 12 Eylül Darbesini yüksek yargıyı ele geçirebilmek için yem olarak kullanıyor. Eğer referandum evet ile sonuçlanacak olursa bunun bir sorumlusunun da kim olacağını varın siz değerlendirin.