23 Mart 2010 Salı

16 AYIN HESABINI KİM VERECEK? - 17.01.2010




22 temmuz 2008 tarihli gazetelerde şöyle bir haber yer alıyordu: “İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nin eski müdürlerinden Adil Serdar Saçan, adının Ergenekon soruşturmasına karıştırılması üzerine savcılığa başvuruda bulunarak, hakkında soruşturma açılmasını talep etti.”



Yargı, Saçan’ın bu talebine iki ay sonra yanıt verdi ve eski polis müdürü 27 eylül 2008 günü İstanbul 13. Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tutuklanarak cezaevine kondu. Kendisine yüklenen suç, “'Ergenekon terör örgütü üyesi olmak ve örgüt adına faaliyette bulunmak” idi. Yandaş basında Saçan yerden yere vuruldu, onun Ergenekonculuğu üzerine dehşetengiz yazılar yazıldı, tanıklar bulunup konuşturuldu. Aradan 16 ay geçti, üçç gün önce mahkeme “dosya kapsamını, delil durumunu, suç vasfının değişme ihtimalini ve yattığı süreyi” gözönünde bulundurarak Saçan’ın tahliyesine karar verdi.



Öykü özetle böyle.



Adil Serdar Saçan, Ergenekon savcılarının işlediğini söyledikleri suçları gerçekten işlemiş midir? Yandaş medyada yazıldığı gibi gerçekten de en ağır cezalara çarptırılmaya layık bir kişi midir? Bu soruların yanıtını verecek bilgiye sahip değilim. Olayın bu yanı beni pek ilgilendirmiyor zaten, ama şayet Saçan davanın sonunda aklanacak olursa boş yere yattığı 16 ayının hesabını kim verecek? Bunu merak ediyorum.



Bir insanın hayatından çalınmış 488 koca gün. 488 kez gündoğumunu, 488 kez günbatımını görememek. 488 gün eş, çocuk, ana, baba sıcaklığından yoksun kalmak. 488 gün dost sofralarına oturamamak.



488 gün bir sinemaya, tiyatroya, konsere gidememek. Bir stadyumda tuttuğu takımın maçını izleyememek. Parklarda dolaşamamak, denizi seyredememek, sokaklarda başıboş dolaşamamak.



Sonsuz bir bekleyiş, sonsuz bir tedirginlik, sonsuz bir endişe, her gün biraz daha artan, dayanılamazlaşan özlemler… Bunlar insanca duygulardır.



***



Şimdi sözüm demokrasiyi, özgürlüğü, insan haklarını dillerinden düşürmeyen liberalleredir.



Söyleyin! Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi değerler parçalanabilir mi? Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramlar söz konusu olduğunda “O mu, o bunlara layık!”, “Öbürü mü, koyuver gitsin!” denilebilir mi? Birine layık görülen evrensel bir hak öbüründen sakınılabilir mi?



Bir yazımda sizlerden “gizli faşistoidler” diye söz etmiştim, son Siyaset Meydanı’nda Ali Kırca anımsattı. Evet, hiç de haksız değildim sizleri suçlarken. Sizler de doğrusu beni haksız çıkartmadınız, haklılığımı ortaya koymak için elinizden geleni yaptınız. Ellerinizdeki kalemler, göründüğünüz televizyon ekranlarını karşıtlarınıza karşı bir silah olarak kullandınız. Eğer “Hedef içerikse, usul hata kaldırabilir!” dediniz. Usulün öz’ü ezdiği, yok ettiği bir hukuk anlayışını savundunuz. Faşistlere özgü toptancı bir yaklaşım sergilediniz. İnsanları peşinen mahkum ettiniz. Evrensel değerleri çiğnediniz, evrensel kavramları iğdiş ettiniz.



“Liberal”, özgürlükçü demektir. Tanrı aşkına, nereniz özgürlükçü sizin? Ergenekon soruşturmaları başladığında, tutuklananlara ilişkin kamuoyunda eleştiriler yükseldiğinde, “Konu öyle önemli ki, doğal ki kurunun yanında yaş da yanacak,” derken, tek bir şüpheliyi yakalama pahasına Güneydoğu’da bütün bir köyü ateşe veren karanlık güçlerden ne farkınız vardı sizin?



Ne var ki her gün biraz daha zemin yitiriyorsunuz. Toplumumuzun yüzyılımızda 19. yüzyıl liberalerinin kötü kopyalarına daha fazla tahammülleri yok.








DÜNDEN BUGÜNE - 13.01.2010




Sol’un yeni arayışlar içinde olduğu 60’lı yılların ikinci yarısında Almanya’daydım. O zamanlar yurtdışındakiler için her şey Türkiye odaklı olduğundan solun ve solcuların durumu da yurtdışına bire bir yansıyordu. Dünya solunun tarihsel gelişimi, deneyimleri pek dikkate alınmadığından herkes kendi kafasınca bir ‘sınıf savaşı’ sürdürüyordu. Özellikle yeni yetme ‘devrimciler’ için ‘sınıf düşmanları’ -biraz da ulaşması kolay olduğundan- en yakında olanlardı.



Gün geçmiyordu ki Almanya’nın dört bir yanında sahibi Türk olan bir bakkalın, seyahat bürosunun ya da bir berberin camı çerçevesi indirilmesin, duvarlarına kırmızı boya ile ‘devrimci sloganlar’ yazılmasın. Onlar oradaki Türk topluluğu içinde ‘burjuvalaşmış’ unsurlardı ve servetlerini(!) yoksul işçileri sömürerek edinmişlerdi.



Sosyalizm ve devrim adına insana acı veren görüntülerdi, fakat gerçekti.



***



Selendi örneğinde somutlaşan, ama yalnızca bu ilçeye özgü olmayan ‘ötekileştirme’ kolaycılığının yol açtığı olaylar bana yukarıda sözünü ettiğim yılları anımsatıyor.



Televizyonlardan izledik, haberciler ayrıntılarıyla yazdılar, bizler de gördük ve anladık ki karşı karşıya gelenler, daha doğrusu karşı karşıya getirilenler Selendi’nin dar gelirlileri, yoksulları. Parasal donanımları yılbaşını ancak bir kahvehanede kutlamaya yetecek ölçüde sınırlı. Çatışmanın ilk kıvılcımı da o gece, o kahvehanede çakmış.



İlçedeki Roman hemşerilerinden şikayetçi bir Selendilili konuşuyor: ‘Ben doğma büyüme buralıyım, bunlarsa sonradan geldiler, villa sahibi oldular.’ Kameraman o sırada ‘villayı’ görüüntülüyor. Bir omuz vursan yıkıldı yıkılacak bir buçuk katlı, çatısı çarpık bir gecekondu! Ama şikayetçi yurttaşın durumu öyle beter olmalı ki kötü bir gecekondu ona ‘villa’ gibi görünüyor.



İstanbul Dolapdere’de ya da Gazi Mahallesinde de görüntüler pek farklı değil. Dar gelirli dar gelirliye, yoksul yoksula, aç aça diş biliyor.



Oysa tümü aynı sosyal sınıfın üyeleri. Sınıf aidiyeti diye bir kavramın farkında olsalar, bilinçlenseler hayatları çok farklı olacak. Ne var ki egemen güçler bu bilinci yeşertmemek amacıyla ellerinden geleni yapıyorlar, hain tuzaklar kuruyorlar, en insanlıkdışı yöntemlerle aynı kaderi paylaşan insanları birbirine düşürüyorlar.



***



Öte yandan bakıyoruz, toplumun varsılları etnik kökenleri, dilleri, dinleri ne olursa olsun ‘can ciğer kuzu sarması’, ‘mutlu müreffeh’ bir arada -doğal ki olması gerektiği gibi- ‘al gülüm ver gülüm’ yaşıyorlar. Türk kapitalistin aklına, ‘Bak sen şu Kürt’e, daha dün geldi, bugün gökdelen dikti İstanbul’un ortasına!’ ya da ‘Bak sen şu Roman’a, üç şarkı söyledi Boğaz’da yalı sahibi oldu!’ demek gelmiyor. Çünkü o da dikiyor, alabiliyor canı istediğinde.



Yoksulların tersine varsıllarda güçlü bir sınıf bilinci var. O bilinç aralarındaki uzlaşmayı kolaylaştırıyor, sınıf gücünü pekiştiriyor.



Selendi’deki ve daha başka yerlerdeki benzer olaylar bu ülkenin solcularını, sosyalistlerini, komünistlerini ortak göreve çağıran bir alarmdır. Bu alarma kulak verilmelidir. Özellikle sosyal demokratlar gözlerini dört açmalı yaşananların bir ‘etnik sorun’ olmanın ötesinde emek-sermaye çelişkisinden kaynaklanan sınıfsal bir sorun olduğunu görmeli, emekten, emekçilerden yana tavır koymalıdırlar.



Toplumun bugün güçlü bir dayanışma ruhuna gereksinimi vardır. Ülkemiz insanlarını kendilerini sarmalayan, boğan bireycilikten çekip alarak yeniden dayanışma ruhu kazandırmak solcuların görevidir.



Gönül, dünden bugüne ille de bir şeyler değişsin, istiyor.



TEHLİKELİ GELİŞMELER - 11.01.2010


Günlerdir dehşetle izliyoruz. Edirne’de arkadaşlarının “PKK’lıdırlar” sanısıyla uğradıkları saldırıyı protesto etmek isteyen bir grup genç kente sokulmuyor. Üç gün kent dışında otobüslerde bekledikten sonra bir bölümü bir olanak bulup Edirne’ye girmeyi başarıyor. Yapmak istedikleri Anayasa’ya göre her yurttaşın hakkı olan demokratik bir protesto eylemi; ama ellerindeki pankartları açar açmaz daha önce arkadaşlarına saldırmış olan “milliyetçi” kalabalık tarafından saldırıya uğruyorlar, linç edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Polis nedendir bilinmez, gelmesi gereken zamandan çok sonra geliyor.


Manisa’nın Selendi ilçesinde bir kahvehanede geçen “sigara içtin, içmedin” tartışması büyütülüyor, sayıları bini bulan “safkan” Türkler Roman yurttaşlarımızın evlerine, işyerlerine saldırıyorlar, kırıp döküyorlar, evleri, arabaları yakıyorlar. Tüm bunlar “Çingeneler defolun!” haykırışları altından gerçekleşiyor. Selendi’de onca suç işlenmiş, onca suç kanıtı ortada, elde kamera görüntüleri var, fakat tek bir gözaltı yok!


Medya kalabalık bir Roman grubunun Selendi’yi terk etmesini “Roman tehciri” olarak tanımlıyor.


Son haftalarda Türkiye’nin dört bir yanından gelen bu tür haberler sizi de ürkütmüyor mu, sevgili okurlar?



***



Komşuluk, karşılıklı saygı, sevecenlik, konukseverlik, dayanışma gibi duygu ve davranışlar bir zamanlar ülkemiz insanlarının başlıca gelenekleri arasındayken, şimdi bizim gibi olmayanı ötekileştiren, horlayan, dışlayan, ezen sevgisiz ve sevimsiz insanlar olduk.


Bunda hiç kuşkusuz yedi yıldır ülkeyi yöneten ve ele aldığı her konuyu yüzüne gözüne bulaştıran AKP iktidarının büyük payı vardır.


Adı önce “Kürt”, sonra “demokratik”, daha sonra da “milli birlik” olan “açılım” da bu yüzüne gözüne bulaştırışın tipik örneği değil midir? Sonuçta ne olmuştur, demokratikleşme sorununda belli bir mesafe alınacağı yerde sorun, Habur Kapısı’ndaki o abartılı gösterilerle birlikte daha da çözümsüzleşmiştir. Ülke genelinde Kürt yurttaşlarımızın demokratik istemlerine karşı bir tepki oluşmuş, çoğu insan PKK ile Kürt’ü özdeşleştirir olmuştur. Belli güç odakları bu tepkiyi kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanmaya başlamışlar, Edine’de bir avuç fırsatçı, PKK ile hiçbir bağı olmayan bir solcu gruba “PKK’lılar dışarı!” diye saldırınca yanlarına bin kişi almayı başarabilmişlerdir.



***



Toplumun bu konudaki duyarlılığını istismar ederek her demokratik eylemi “PKK’lılaştırarak” boğmaya çalışmak çabasının sonunun çok kötüye varacağının herkesten önce iktidar tarafından bilinmesinde yarar vardır.


İstanbul’da 1 Mayıs gösterilerinde, Ankara’da Tekel işçilerinin eyleminde demokratik haklarını kullanan emekçilerin karşısına anında dikiliveren polis, Edirne’de uzunca bir süre olayları izlemekle yetinmiştir.


Selendi olayı da bir olumsuz gelişmelere bir örnektir. Eğer ülkemiz ve toplumumuz demokrasi ve insan haklarından bir nebze payını almışsa o ilçe halkının bir bölümü “istemiyor” diye o ilçede herkes gibi yaşama hakkı olan Roman yurttaşlarımız yerlerinden edilmemelidir. Bu, sonu karanlık bir sürecin başlangcı olur ki bu türden ırkçı dayatma ve yaptırımlara kesinlikle göz yumulmamalıdır.


21. yüzyıl Türkiye’si bu gibi görüntülere, uygulamalara layık değildir. Etnik nedenlerden ötürü tek bir yurttaşımızın bile haksızlığa uğraması tüm toplumumuzu yaralar, onurumuzu zedeler.


Anadolu ezelden beri bir Kavimler Kapısı, Türkiye de bir kardeş bahçesidir ve hep böyle kalması bizi ancak yüceltir.


(dkavukcuoglu@sueronline.com) (www.denizkavukcuogluyazilari.blogspot.com)



İYİ Kİ VARSIN ERDAL AĞABEY - 10.01.2010




Aradan uzun yıllar geçti, tam anımsayamıyorum, ama onu ilk gördüğüm o akşam gün gibi belleğimde. Gurbetçilerimizin yoğun yaşadıkları bir sanayi kenti olan Duisburg’da düzenlenen bir “özlem” günündeydik. Türkiye’ye dönemediğimiz, dönülemeyen o sürgün yıllarında Türkiye’den gelen her aydın, hele “bizden biri” ise, hepimizde bir coşku yaratırdı. Mutlaka bir yerde bir söyleşi düzenlenir, anlattıkları can kulağıyla dinlendikten sonra akşamında hep birlikte eğlenilirdi.



O da “bizden biri” idi. 12 Eylül sonrasında Türk hukuk tarihine “yüz kızartıcı örneklerden biri” olarak geçen ve beraatle sonuçlanan Türkiye Barış Derneği Davası’nda “bilimleri kendilerinden menkul” üç “bilm adamının” Prof. Dr. Kayıhan İçel, Prof. Dr. Erol Cihan ve (o zaman asistan) Şükrü Alpaslan’ın verdikleri bilirkişi raporuyla haklarında TCK’nun 141. maddesinden dava açılan ve tutuklanan 44 aydının arasında yer almıştı.



***



Fakat ben onu çok daha önceden, evimizin vazgeçilmezi olan Cumhuriyet’te yazmaya başladığı 1966 yılından beri tanıyordum. 23 yaşında devrimci bir genç için öbür Cumhuriyet yazarları gibi o da benim için bir “idol”, “bir örnek figür” idi. Gün gelip de kendimin de aynı gazetede yazacağımı aklıma bile getirmediğim o yıllarda ilerideki yaşamımda bana çok yararı olacak bilgiler kapmıştım ondan. Belki tıp doktoru olmasından gelen insana, özellikle de gençlere yönelik “öğüt veren”, “yol gösteren” bilgece bir yan vardı yazılarında.



Yıllar önceki o Duisburg söyleşisinde bende iyi bir yazar olmasının yanısıra profesyonel bir retorik uzmanı, bir davranış psikologu olduğu izlemini bırakmıştı. Ayakta, hareket ederek, yürüyerek, izleyicilerin arasında dolaşarak, onlarla göz iletişimi kurarak konuşuyor, anlattıklarını dinletiyordu. Tatlı bir dili vardı. Hayranlıkla dinlemiştim.



Akşamında ise bir başkaydı; iki elinde meşaleleştirdiği kâğıt peçetelerle coşkulu bir “ateş dansı” başlattığını, herkesin ayağa kalkarak dansa katıldığını, hepimizin o şenlikli akşamda sürgünlük hüznünden bir süreliğine de olsa sıyrıldığımızı bugünmüşçesine anımsıyorum.



***



Koltuğunun altına birden fazla karpuz sıkıştırmayı başaran ender insanlardandır Erdal Atabek.



Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Özel İhtisas Komisyonu başkan ve üyelikleri, Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü, Sosyal Güvenlik Bakanlığı ilk müsteşarlığı, Aile Okulları kurucu,yönetici ve eğitmenliği; Almanya, İsveç, Danimarka, Hollanda gibi dış ülkelerde aile, gençlik, kültür konferansları, Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde 'İletişim Eğitmenliği’, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 'Sosyal Psikoloji Öğretim Görevi' benim bildiklerimdir.



Ve kitaplar…



Alkol ve İnsan, İnsan Sıcağı, Sözüm Sanadır, Kışkırtılmış Erkeklik-Bastırılmış Kadınlık, Kuşatılmış Gençlik, Gençlik Duvarları Yıkıyor, Kırmızı Işıkta Yürümek, Cinsellikten İkmale Kalmak, Kendi Yurdunda Sürgünsün, Belki de Sensin, Hayatımız ve Değerlerimiz, Bizim Duygusal Zekamız, Çocuklar Büyükler ve Tavşanlar, Erken Büyüyen Çocuklar, Modern Dünyada Değişen Değerler ve Gençlik, Sıpa Koleje Gidiyor, Dürüstlük Sevgili Çocuğum.



Daha ne olsun?



***



Seninle aynı çatı altında bulunmak, aynı yolda yürümek, seninle insana, topluma, Türkiye’ye, dünyaya ilişkin özlemleri paylaşmak büyük bir onur Erdal Ağabey, iyi ki varsın.







5 Ocak 2010 Salı

YÜKSEK SESLE DÜŞÜNMEK - 06.01.2010

Yargıç Kadir Kayan, yargının yeşil ışık yakmasıyla Seferberlik Tetkik Kurulu Ankara Bölge Başkanlığı’ndaki incelemelerini sürdürüyor. Sayın yargıcın araştırma/inceleme sonuçlarını büyük olasılıkla “devlet sırrı” kapsamına sokulacağı için biz sokaktaki yurttaşlar öğrenemeyeceğiz. Bu doğal, çünkü başka ülkelerde de “devlet sırrı” bağlamında bir saydamlık söz konusu olmuyor. Öyleyse bu konu bizi neden böylesine yakından ilgileniyoruz?

İlkin bir saptama yapalım; günümüz dünyasında olduğu gibi Türkiye’de de askeri darbelerin nesnel koşulları mevcut değil. Dolayısıyla “askeri darbe” söylemi bir “siyasal tehdit” olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor, bu açıdan bakıldığında Ergenekon Davası adı verilen süreç de büyük ölçüde “şişirilmiş bir balon” ya da “hukuk skandalı” gibi tanımlamaları hak ediyor. Süreç uzadıkça aylardır Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan arkadaşımız Mustafa Balbay, Prof. Mehmet Haberal, Doğu Perinçek gibi gazetecilerin, aydınların, parti liderlerinin suçsuzluğuna inananların sayısı da giderek artıyor.

“Ergenekon” üst başlığı altında çok sayıda dava yürüyor. Bu davalarda yargılanan sanıkların tümü için “sütten çıkmış ak kaşık” diyebilir miyiz? Bu sanıklardan bir bölümünün geçmişte ne tür karanlık işler çevirdikleri yıllardır yazılıp çiziliyor, dolayısıyla da bunların karşı işledikleri suçlardan yargılanarak hak ettikleri cezalara çarptırılmaları toplumun ortak beklentisi. Ne var ki bunlarla salt düşündükleri, konuştukları, yazdıkları için suçlu gösterilmek istenen insanların aynı kefeye konularak yargı önüne çıkarılmaları hukuku zedeliyor, inandırıcılığı yitirmesine neden oluyor.

***

Bir süredir ise “irticaı eylem planı belgesi”, “AKP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast girişimi” , “Yargıç Kadir Kayan’ın askeri araçlarla izlenmesi” gibi senaryolaştırılmış dehşet oyunlarıyla haşır neşir oluyoruz. Bu savları aklı başında kimse ciddiye almasa da olaylar toplumun bir kesiminde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bir “saldırı” olarak değerlendiriliyor.

Ben bu değerlendirmelere katılmıyorum, çünkü hükümet ile TSK arasında orduyu “antidemokratik eğilimli unsurlardan arındırma” konusunda bir uzlaşmaya varıldığını, bu senaryoların da bu arındırma işine meşruiyet kazandırma/yol açma nedeniyle sahnelendiğini düşünüyorum. Eğer TSK içinde bu eğilimde unsurlar varsa bile sayıları hükümete yakın medyanın varsaydığı ölçüde fazla olmamalı, çünkü TSK kendi rutin işleyişiyle bu unsurları bünyesinden çıkartıyor. Kalan unsurlar ise geçmişte görevleri olmadığı halde toplum mühendisliğine soyunan yüksek rütbeli bir takım subayların günümüze uzantılarıdır. Söz konusu yüksek rütbeli subayların bir bölümü TSK’ne 12 Eylül Darbesi döneminde katılmışlar ve ülkemiz demokrasisinin canına okuyan darbeciler tarafından eğitildiği bir gerçektir ve bir askerin üstleri tarafından nasıl eğitilmişse astlarını da öyle eğiteceği gözden uzak tutulmamalıdır.

***

Her TSK mensubunun tüm yurttaşlar gibi ülke sorunları üzerinde düşünmeye, düşündüklerini de özgürce açıklamaya hakkı olmalı, fakat bu hak sorunları silah zoruyla çözmeyi denemek olarak anlaşılmamalıdır. Geçmişte kendisinde bu hakkı gören askerleri tanıdık ve kendilerine verilen ülkeyi ve toplumu dış düşmanlara karşı savunma/koruma görevini “iç düşmanlar” yaratmak, güçlerini “iç düşmanlar” üzerinde yoğunlaştırmak olarak anlayıp uyguladıklarını gördük.

12 Eylül döneminde 634.000 kişi gözaltına alındı. Binlercesi işkenceden geçti, tutuklandı. Aileleriyle birlikte yaklaşık 2.500.000 insanımız mağdur oldu.

Bu zihniyette olan, kendi halkını “düşman” gören darbecilerin gözlerinin yaşına bakılmadan yargılanmaları, cezalandırılmaları gerekmez miydi?

Olmadı, yapılmadı. Neden?

Düşünelim, derim.

YAŞAMA SEVİNCİ - 04.01.2010

Üçü “klasik”, biri “postmodern” olmak üzere 50 yılda dört askeri müdahale yaşamış bir ülkede insanları korkutup sindirmenin yollarından biri, hatta en etkilisi kuşkusuz ki “darbe tehdidi”dir. Ben, başından beri bu tehdidin geçerliliğine inanmadım, son olaylardan sonra hiç inanmıyorum. Tam tersine iktidarın toplumu korkutup sindirmeyi, toplumun yaşama sevincini boğmayı iyice kafasına koymuş olduğunu ve bu hedefe uygun bir senaryo sahnelediğini düşünüyorum. Uygulama marangoz, elektrikçi, berber gibi mesleklerden erleri taşıyan askeri araçların peşine polis takma gibi noktalara geldikçe en uyku sever insanlarımız bile gözlerini açıp “Ne oluyor?” diye sormaya, yandaş medyanın tüm çabalarına karşı aymaya, sözü edilen darbenin bir askeri tehdit olmayıp iktidardan kaynaklanan bir sivil tehdit olduğunun ayırtına varmaya başlıyor. Bu doğal ki sahnelenen senaryonun amaçlarına ters düşen bir süreç ve derhal kırılması gerekiyor, o zaman gelsin ek senaryolar. Hemen yeni “suikast planları” çıkarılıveriyor ortaya.

Her zaman “yüce Türk” önadıyla sözü edilen yargı da bir tuhaf, önünde insan boyunu aşan “belge tepeleri”, elinde Türk hukuk tarihinin en kapsamlı iddianameleri, karşısında ise “şüpheli kişiler” savıyla içeri atılmış çok sayıda sanık var. Kimi bir yılı aşkındır, kimi 12, 11 ya da 10 aydır parmaklıklar ardında çile çeken bu insanlardan üçünü, beşini “Suçlular işte bunlardır!” diye gösteremiyor. Anlaşılan odur ki “Geciken adalet, adalet değildir” yaklaşımını bizim yargımız pek benimsememiş, benimsemiyor. Böyle olunca toplumda yargıya karşı belirgin ölçüde bir güven yitiminin gözlemleniyor olması doğal değil mi? İktidar doğrusu bu alanda da başarılı son güven kaleleri de yıkılınca insanlar boşluğa düşüveriyorlar.

***

İnsanları önce boşluğa düşürme, yaşama sevinçlerini boğma, sonra da korkutup sindirerek edilgenleştirmek her baskıcı rejimin başvurduğu yöntemlerdir. AKP iktidarı bu yöntemleri “askeri müdahale tehdidi” üzerinden kullanıyor.

Şimdi bana, “Ne oldu, daha dün Özel Harp Dairesini eleştiriyordun, düşüncelerin mi değişti?” diye sorabilirsiniz. Doğal ki değişmedi, değişeme de. Çünkü Özel Harp Dairesi ya da bilinen adıyla “kontrgerilla” benim kuşağımın karşısına belleklerimizden çıkamayacak ölçüde sıklıkla çıktı. 6-7 Eylül 1955 Olaylarından başlayarak kanlı provokasyonlar düzenledi, çok canlar aldı, darbeler tezgâhladı, on binlerce insan gözaltına alındı, binlercesi işkencelerden geçti, tutuklandı, askeri mahkemeler ağır hapis cezaları ve idam kararları verdi, arkadaşlarımız asıldılar. Partiler, sendikalar, dernekler kapatıldı, gazeteler, dergiler yasaklandı, demokrasimiz iğdiş edildi, ülkemiz ve toplumumuzun bugün yaşanan kahırlı günlere getirilmesinde Özel Harp Dairesi/Kontrgerilla önemli bir rol oynadı. Türkiye, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle emperyalizmin avlağına dönüştürüldü.

Bu ülkede hiçbir yurtsever Türk Silahlı Kuvvetlerinin saygınlığını yitirmesini istemez, arzulamaz. “Kozmik İşler” yazımda da belirttiğim gibi TSK keşke 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini onaylamadığını açıklasa, işlevinin son yıllarda değiştiği söylenen Özel Harp Dairesi’nin geçmişte toplumumuzun en ilerici kesimlerine karşı uyguladığı şiddeti eleştirse örnek bir davranış sergilerdi düşüncesindeyim. Bu davranışın herkesten önce Türk Silahlı Kuvvetleri’ni “sürekli darbeci üreten bir mekanizma” olarak göstermek isteyen kesimlere karşı güçlü bir yanıt olacağı inancını taşıyorum.

***

AKP iktidarının oyunlarına gelmeyelim, edilgenleşmeyelim. Her şeyden önce yaşama sevincimizi yitirmeyelim, tam tersine kuvvetle sarılalım hayata. Nükleer enerjiye şiddetle karşı çıkalım, sözgelimi; İstanbul Boğazına saplanacak yeni hançere, 3. köprüye karşı duralım. 12.000 Tekel işçisiyle, İstanbul’un itfaiyecileriyle dayanışalım. Birbirimizi sevelim, sayalım. Bakın o zaman her şey nasıl başka olacak.

2010’UN İLK YAZISI - 03.01.2010

Yeni yılın bu ilk yazısını Gölköy’de, “kış” nedeniyle kapalı bir otelin denize bakan bahçesinde yazıyorum. Oteli bekleyen genç arkadaşlar benim için bir masa çıkardılar dışarıya; önce sade bir Türk kahvesi, ardından iki demli çay… Hava güneşli mi güneşli, ara sıra serin bir rüzgâr esiyor, hafif mi hafif. Gölköy, yeşille kaplı tepelerle çevrelenmiş güzel bir koy. Buraya bu mevsimde ilk gelişim; görüntüsü sıcak aylardan öylesine farklı ki. Yıl boyunca burada yaşayan bir avuç büyük-kentliden başka kimse yok çevrede. Deniz, insanda eğilip de avuç avuç içme duygusu uyandıracak kadar temiz.

Bir ara eşim Sevgi geliyor yanıma, yürüyüşe çıkmış, gözü denizde, “Yüzeceğim,” diyor, yüzünde kararlı bir anlatımla. “O kadar da değil, üşür hasta olursun,” diyorum, belki caydırabilirim düşüncesiyle. Umursamıyor söylediklerimi, üzerindeki kalınca yeleği, altındaki eşofmanı çıkarıveriyor, tek parça mayosuyla kalıyor. Hazırlıklı gelmiş zaten. Bir koşuda kendisini otelin önündeki beton rıhtımın ucundan kendisini denize bırakıyor. Yüzünde gülücükler, suyun içinden el sallıyor bana, ne yalan söyleyeyim onu kıskanıyorum. İçeride çay içen çocuklardan biri, “Havlusu var mı yengenin?” diye soruyor. “Yok,” diyorum. Bir havlu bulup getiriyor.

Eşimle bir süre kıyı boyunca yürüyoruz, dost bakışlı köpekler çıkıyor karşımıza, başlarını okşuyoruz, kuyruklarını sallayarak peşimizden geliyorlar. Yaz aylarının o görgüsüz “beach”leri tahta iskelelere dönüşüp doğallaşmışlar. Üzerlerine çıkıyoruz. Uzaklardan saatlerini şaşırmış horozların ötüşleri duyuluyor. Dönüp yeniden bilgisayarımın başına oturuyorum.

***

Böyle bir günde, yeşilliklerle, maviliklerle, güneş pırıltılarıyla, köpek havlamaları, horoz sesleri ve iyi insanlarla sarıp sarmalanmış bir ortamda siyasete ilişkin tek satır bile yazmak gelmiyor içimden. Ama buraya gelmezden bir gün önce özel gösterimini izlediğim, Fatih Akın’ın son filmi “Soul Kitchen”den (Ruh Mutfağı) söz edebilirim size. Fatih, delişmen bir genç adam, filmleri de öyle; son yıllarda “Duvara Karşı” ya da “Yaşamın Kıyısında” gibi her filminin ödüllendirilmesi bir rastlantı değil. İzleyiciye her an yaşanabilir hayatlardan kesitler sunuyor Fatih. Son Venedik Festivali’nden Jüri Özel Ödülü’ne layık görülen, depodan bozma ucuz bir lokantada dönen/gelişen olayları ve “insan hallerini” konu alan Ruh Mutfağı da böyle bir film. Öbürlerinden farkı hüznün ve mizahın coşkulu biraradalığı. Filmi çok beğendim; hızlı bir müzik gibi, rock’n roll gibi örneğin, akıp gidiyor. Düşündürüyor da. Mutlaka bir kez daha izleyeceğim.

Fatih’in filmlerine bakışım olumlu anlamda önyargılı, bunu itiraf etmeliyim. Nedenine gelince: O, benim uzun yıllar yaşadığım Hamburg’da doğup büyümüş bir genç adam. “Mahallemizin çocuğu” yani. Filmlerinde anlattığı öykülerin hiçbirine yabancı değilim. “Ruh Mutfağı” ise benim için çok özel. İki erkek başrol oyuncusundan Moritz Blebtreu oğlum Emek’in 32 yıldır kankası, birlikte büyüdüler. Başrol kadın oyuncusu Anna Bederke de Emek’in kız arkadaşı. Filmin en göze çarpan renklerinden biri olan “Sokrat” rolündeki Demir Gökgöl ise can dostum. Hatta oğlum bile bir yerinde göründü filmin. O halde her izleyen zevk alırken, benim iki kat zevk almış olmam doğal değil mi?

***

Yeni yılın ülkemize huzur ve barış, tüm okurlarıma da mutluluk, esenlik ve başarı getirmesini diliyorum.