6 Aralık 2009 Pazar

EMPATİ - 30.11.2009

“Empati”, son zamanlarda sık kullanılan bir sözcük; En basit anlamıyla bir insanin kendisini karşısındaki insanin yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlaması anlamına geliyor.

İlk bakışta kolay gibi gelse de empati kurmak oldukça zor bir eylem. Kendi kişisel deneyimlerimizi anımsayalım. Bir arkadaşımız, bir yakınımız ya da herhangi biri bize bir sorununu anlatır, dinleriz. Dinledikten sonra da çoğu kez o sorun üzerinde düşünecek yerde ona toplumun genel yargılarından yola çıkarak bir tepki veririz. Tepkimiz genellikle kişisel duygularımızı dillendirmeden toplumun çoğunluğunun benimseyip kullandığı “kalıp” anlatımları birbiri ardınca sıralamak biçiminde olur.

Ya da karşımızdakinin sorunu üzerinde kafa yoracağımıza bu sorunu bir yana koyup kendimizi, “değerli”, “zengin” ve “öğretici” bulduğumuz deneyimlerimizi anlatmaya başlarız.

Her iki yöntem de empati kavramıyla hiçbir ilgisi bulunmayan, dolayısıyla karşımızdakine hiçbir yarar sağlamayan kolaycı yaklaşımlardır. Ne var ki bu yaklaşımlarımız, karşımızdaki için “bir şeyler” yapmış olmak duygusu verdiği ölçüde bizi mutlu eder, rahatlatır..

Bir de üçüncü tip bir yaklaşım vardır ki bu en zor olanıdır; kendimizi karşımızdakinin yerine koyar ve içimizden, “Ben asla böyle bir sorunun öznesi olmazdım!” dememize karşın toplumun değer yargılarını ve kişisel düşüncelerimizi bir tarafa bırakarak onun gibi düşünmeye çaba gösteririz. Düşünürken kendi deneyimlerimizi değil onun yaşadığı deneyimleri öğrenmeye çalışır, öne çıkartırız. Bu yaklaşım bizi bir sonuca götürür. Sorununa ilişkin bir çözüm önerisinde bulunamasak da, ona mutlaka hak vermesek de sorununu anlamaya çalışmamız karşımızdakini rahatlatır.

Böyle bakıldığında empati, her türlü uzlaşmanın, dayanışmanın, işbirliğinin sağlam zeminidir.

***

Bu konu geçen haftaki bir günlük memur eylemine ilişkin televizyon görüntülerini izlerken geldi. Televizyon habercileri “grev mağduru” yurttaşlar arasında dolanıyorlar, görüş alıyorlardı. Yurttaş çoğunluğu “mağduriyetini” dile getiriyor, grevcilere ateş püskürüyordu. Onların gidecekleri yere birkaç saat gecikmeleri, okullarda dersliklerin bir gün öğretmensiz kalması, hastanelerde polikliniklere bir günlüğüne hasta kabul edilmemesi, tren seferlerinin durması iki milyon kamu emekçisinin uzun yıllardır ilk kez ve bir günlüğüne demokratik haklarını kullanmalarından çok daha önemliydi.

Yurttaş çoğunluğu kendisini bir kerecik olsun demiryolu emekçilerinin, sağlık emekçilerinin, eğitim emekçilerinin ve öbür kamu emekçilerinin yerine koymayı, sorunlarının ne olduğu üzerinde düşünmeyi denemiyordu. En sık duyulan, “Vatandaşa bu eziyet çektirilir mi?” sözüydü.

1980’li yıllarla birlikte bu ülkede “kitlesel hak aramak” kötü bir edim, yasaklanması gereken bir eylem olarak görülür olmuştu. Başta Başbakan olmak üzere AKP ileri gelenleri eylemci emekçilere öfke kusuyordu. Hesaplar mutlaka verilecek, cezalar mutlaka çekilecekti!

Küresel kapitalizmin işbirlikçisi bir iktidarın sözcülerinin bu emek düşmanlığı doğaldı; onların ellerindeki güç bu ülkenin emekçi sınıflarının ezilmesi, sindirilmesi, sömürülmesi üzerinden yükselmişti. Güçlerini yitirmemek, iktidarlarını sürdürebilmek için kurulu düzeni ne pahasına olursa olsun korumak, olduğu gibi işletmek, emekçi haklarının önünde barikatlar kurmak zorundaydılar.

Ne var ki hayat akışları bir günlüğüne aksadı gerekçesiyle kendileri de emekçi kimi yurttaşların -bilinçsiz de olsa- kendilerini her gün ezen, sömüren, kanını iliğini emen sermaye iktidarının yanında yer almaları yürekleri burktuğu kadar insanın yüzünü de kızartan bir görüntüydü.

***

Empatinin bu nedenle önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu ülkeye bir gün “gerçek demokrasi” gelecekse buna toplumumuzun her kesimden emekçileri öncülük edecektir. Emekçiler kendilerini başka emekçilerin yerine koyup onları anlamaya çalışmazlarsa, sağlam bir zeminde sınıf dayanışması sağlanamazsa özlediğimiz o aydınlık gelecek hep bir hayal olarak kalacaktır.

DEMOKRASİ VE DEMOKRATLAR - 29.11.2009

Ülkemizin “mümbit” topraklarında dünya nimetlerinin bin bir türünün yanı sıra demokratlar da yetişiyor. Hiç kuşku yok ki Cumhuriyet tarihimizin ilk önemli demokratı merhum Adnan Menderes’tir. Ne var ki demokratlığının altında ezildikçe ezilmiş, sonunda kurtuluşu kendisine muhalif kim varsa içeri tıkma yetkisiyle donanmış ve onu acı sona götürme yolunda belirleyici bir adım olan TBMM Tahkikat Encümeni’ni kurmakta görmüştür.

Menderes’in takipçisi Süleyman Demirel Isparta, İslâmköy’ün verimli topraklarının ülkemize armağanı olan başka bir önemli demokrattır. TBMM’deki Türkiye İşçi Partisi milletvekilleri onun iktidarı döneminde onun partisinin milletvekilleri tarafından tekme tokat dövülmüşler, tabanca kabzalarıyla kafaları patlatılmıştır. Devrimci gençler köşe başlarında kurulan faşist pusulara düşürülüp canlarını yitirirken, “Bana milliyetçiler cinayet işliyorlar dedirtemezsiniz!” sözleri de yakın tarihimizin bu önemli demokratına aittir.

***

Turgut Özal da demokratlığıyla ün yapmış bir devlet adamıdır. 12 Eylül askeri diktatörlüğünün kapatılan CHP, AP ve öbür partilerin politikacılarına koyduğu siyaset yasağının kaldırılmaması için elinden geleni yapmış, arkadaşlarıyla birlikte alanlarda kurulan kürsülerde halkın karşısına üzerinde “Hayır!” yazan tişörtlerle çıkmıştır.

Arada, demokrasiyi koruma adına eşkıya çetelerine sahip çıkan, “Bu vatan için kurşun atan da, kurşun yiyen de şereflidir!” türünden vecizelerin sahibi Tansu Çiller gibi demokratlar da vardır.

Demokratlık yarışında tüm bu politikacıları geride bırakan tek politikacı ise Recep Tayyip Erdoğan’dır. Kendisi “muhalefetsiz demokrasi”, “grevsiz sendikacılık”, “hukuksuz hukuk”,suskun medya” gibi Türkiye’ye özgü uygulamaların en kararlı savunucusudur. Yedi yıllık iktidarı boyunca siyasal ve toplumsal muhalefete, işçi ve memur eylemlerine, karşıt medyaya tahammülsüzlüğün sayısız örneğini vermiştir. Kendi ifadesiyle “Er, gene kon!” davasının savcısıdır, dolayısıyla Örnek Paşa dışarıdayken Mustafa Balbay neden 9 aydır içeride?” sorusunun da birinci derecede muhatabıdır.

Dilerseniz bu sıralamaya muhalefet partilerinden politikacıları da katabilirsiniz.

***

Türkiye çok partili rejime 1946 yılında geçmiş, toplumumuz da demokrasiyi demokratlıkları kendilerinden menkul bu politikacılardan öğrenmiştir. Ne var ki öğrendikleri yalnızca seçim zamanı sandık başına gitmek ve oyunu kullanmakla sınırlıdır.

Oysa demokrasi siyasal bir yöntem, demokratlık da siyasal bir davranış türü olmanın ötesinde kişinin içselleştirdiği ve içselleştirdiği ölçüde tüm davranışlarına yansıttığı bir bilinç, düşünce ve duygu bütünüdür. Bir yaşam biçimidir.

Bugün TBMM’de bulunanlar gibi TBMM dışındaki siyasal örgütlenmelerin de yönetici kadrolarına alıcı gözle baktığımızda demokrasiyi içselleştirdiğini söyleyebileceğimiz kaç politikacı görüyoruz? Sayıları bir elin parmakları kadar bile değildir.

Eğer durum böyleyse o zaman bir de kendimize dönüp bakmamız gerekmez mi? Sonuçta onlar bizim seçtiğimiz, bir başka deyişle düşünce ve davranışlarını kendimize yakın bulduğumuz, siyaset arenasında bizi yansıtacaklarına inandığımız insanlardır.

Demokratlık yaşam boyu süren bir süreçtir. Aile içinde başlar, okulda, kışlada, çalışma hayatında, sosyal ortamda sürer. Kendimize, “Bu yaşam aşamalarından hangisinde dört dörtlük bir demokrasiye tanık olduk?” sorusunu sorduğumuzda alacağımız yanıt gerçekçi olduğu ölçüde olumsuz olacaktır.

Bir ülkenin demokratikleşmesi insanlarının demokratlıkları ölçüsünde başarılı olur. Yoksa daha ilk adımda çuvallanır ki şu sıralarda yaşananlar da bundan başka bir şey değildir.

CİN ŞİŞEDEN ÇIKINCA - 25.11.2009

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi uzunca bir süredir toplumdaki dinamikleri doğru değerlendirip bunlara uygun politikalar üretememenin yol açtığı zorluklarla boğuşuyor. Oysa merkezin elinde partinin uzman kadroları tarafından hazırlanmış ve ülke sorunlarına çözümler de öneren raporlar var. Son üç yazımızda “Kürt sorunu” örneğinden yola çıkarak bunu göstermeye çalıştık. Bu raporlar dikkatle incelendiğinde partinin bu ve benzer konularda meydanı neden AKP’ye bıraktığını anlamak daha da zorlaşıyor.

Tek anlayabildiğimiz CHP merkezinin düşünsel yapı ve siyasal refleks açısından parti tabanından daha geri bir konumda olduğudur; bunu anlamak ise zor değildir, çünkü merkez sözcüleri ağızlarını her açtıklarında bunu en anlaşılır bir biçimde kamuoyuna yansıtıyorlar. Sayın Onur Öymen’in TBMM’de yaptığı “Analar ağlamadı mı?” konuşması da bunlardan biridir.

Düşüncesizce kullanılan bir “Dersim” sözcüğü partinin kan kaybına neden olmuştur. Kamuoyu günlerdir bu konuyu tartışmakta, parti örgütünden istifalar birbirini izlemektedir. Yıllardır çoğunlukla CHP’yi destekleyen Kürt/Zaza ve Alevi kitleler küstürülmüştür. Kısacası kaş yapayım derken göz çıkartılmıştır.

***

CHP yönetimi cin şişeden bir kez çıktı mı bir daha şişeye sokulmasının olanaksız olduğu gerçeğini ya görememekte ya da görmek istememektedir. Okul tarih kitaplarında bir cümleyle geçen, toplumun ezici çoğunluğunun ne olup olmadığına ilişkin en ufak bir bilgisinin olmadığı bir isyanı günümüzün “düşük yoğunluklu savaşı” ile örnekleme bağlamında aynılaştırmak yanlıştır. Sayın Öymen bu yanlışı yapmıştır.

Dersim olayı 1937 yılı başlarında Singeç Köprüsü’ndeki askeri karakola asiler tarafından baskın yapılarak 33 askerin şehit edilmesiyle başlayan ve asilerin elebaşı Seyit Rıza’nın teslim olmasıyla 13 eylül 1937 günü sona eren bir isyandır.

Günümüz Zaza ve Alevilerinin itirazları bu isyanın ordu birlikleri tarafından bastırılmasına değildir. Devlet doğaldır ki kendisine karşı baş gösteren bir isyanı bastıracaktır, huzuru sağlamak devletin asal görevidir. İtiraz, General Abdullah Alpdoğan’ın 50 bin kişilik üç kolorduyla ve havadan destekle başlattığı harekâtta asilerden daha çok sivillerin hedef alınmasıdır. Asilerin toplam sayısının 6 bin olarak bilindiği Dersim İsyanında ölü sayısı resmi kayıtlara göre (Dördüncü Umum Müfettişlik Raporu) 13 bin 160, sivil tarihçilere göre ise 40 bindir. Bu sayılar güç kullanımındaki orantısızlığı ortaya koymaktadır. Ayrıca yine resmi kayıtlara göre 11 bin 818 kişi sürgüne gönderilmiştir.

Bir de o zamanlar bölgede görevliyken olayların tanığı ve daha sonraki yıllarda da Dışişleri Bakanı olan İhsan Sabri Çağlayangil’in insanın tüylerini ürperten şu sözlerine kulak verelim: “Bunlar (Kürtler-D.K.) mağaralara iltica ettiler, ordu mağaralara zehirli gaz sıktı, bunları fare gibi zehirledi. 7’den 70’e Dersim’in Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti.” (Bak.: İhsan Sabri Çağlayangil Dersim 38’i anlatıyor, www.desmalasure.de)

***

Daha önce de bu köşede birkaç kez yinelediğimiz gibi etnik bağlamda kimlik bilinci, kişinin istemine bağlı olmayıp kapitalist üretim ilişkilerinin yaygınlaşmasına bağlı bir süreç sonucu gelişir. Yine Dersim’e dönecek olursak, 1937 Dersim İsyanı etnik kaynaklı bir ayaklanma değildir. İsyanın nedenleri başta vergilendirme olmak üzere çıkarılan yeni yasaların bölgenin feodal beylerinde (ağalarında) yarattığı rahatsızlıktır. Dersim İsyanı’nın on binlerce anayı ağlatmasının dışında ve bir zorlama olmanın ötesinde günümüz Kürt hareketiyle ne ilintisi ne de benzerliği vardır.

Şişeden çıkan cin bir daha geri sokulamayacağına göre CHP boş çabaları bir yana bırakıp inisiyatifi ele almaya, AKP’nin yüzüne gözüne bulaştırdığı demokratikleşme hareketini doğru/akılcı bir hedefe yönlendirmeye çalışmalıdır.

CUMHURİYET HALK PARTİSİ, DEMOKRATİKLEŞME VE KÜRT SORUNU (3) - 23.11.2009

CHP’nin resmi belgeleri arasında kabul edilen, Sayın Deniz Baykal’ın genel sekreterliği döneminde 1989 yılında hazırlanmış SHP Doğu ve Güneydoğu Raporu, 1999 yılında hazırlanmış aynı konudaki genişletilmiş/güncelleştirilmiş rapor ve 2001 Demokratikleşme Raporu Türkiye’nin temel sorularına ışık tutan ve somut çözüm önerileri getiren önemli çalışmalardır. Söylem, tutum ve davranışlarıyla demokrasi konusunda hiçbir inandırıcılığı bulunmayan AKP’nin ve onun liderinin demagojik söylemleri bir yana bırakılacak olursa İçişleri Bakanı’nın 13 kasım günü yapılan TBMM görüşmelerinde “demokratikleşme ve Kürt sorununa” ilişkin sıraladığı öneriler CHP’nin raporlarında belirtilen önlemlerle örtüşmektedir. Geçen iki yazımızda bunları göstermeye çalıştık.

İçişleri Bakanı Atalay’ın dile getirdiği önlemler arasındaki “Çocuk Mahkemeleri”, “İnsan Hakları Müsteşarlığı Kurulması” ve “Kamu Denetçiliği” konuları CHP’nin Demokratikleşme Raporu’nda yer almaktadır.

Bakalım:

“Madde: 8.4. Çocuk Mahkemeleri

18 yaşını tamamlamamış tüm küçüklere isnat edilen, Devlet güvenliği dahil bütün suçların, çağdaş norm ve pedagojik kurallar çerçevesinde işlev gören Çocuk Mahkemelerinde yargılanmaları sağlanmalıdır.

Madde: 8.5. İnsan Hakları Müsteşarlığı Kurulmalıdır

İnsan Haklan konusunda eğitim faaliyetlerini koordine edecek, ülkede insan hakları ihlalleri konusunda gerçekçi izleme, denetleme ve raporlama işlevlerini üstlenecek, Başbakanlığa bağinsan Hakları Müsteşarlığı kurulmalıdır. Müsteşarlık, TBMM İnsan Haklan Komisyonu ve insan haklan alanında görev yapmakta olan sivil toplum örgütleri ile yakın iletişim ve işbirliği çerçevesinde görev yapmalıdır.

Madde: 8.6.Kamu Denetçiliği:

Kamu Yönetimini dünyada ve ülkemizdeki değişme ve gelişmelere paralel olarak yeniden yapılanma ihtiyacı her geçen gün artarak devam etmektedir. Halkın yakınmalarını aza indirecek yeni bir yönetim anlayışının yerleştirilmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Yönetim-birey ilişkilerinde karşılaşılan uyuşmazlıkların etkin ve hızlı bir biçimde çözümü amacıyla, kamu denetçiliği kurumunun kurulması, gerekli alt yapısının oluşturulması, sistemin, öncelikli olarak özenle saptanacak belirli alt alanlarda, en kısa zamanda yaşama geçirilebilmesi için gerekli altyapı hazırlıkları yapılmalıdır.”

İçişleri Bakanı’nın TBMM’de “önlem paketi”, “yol haritası” olarak sunduğu öneriler, dinleyenlerde “Tüm bunların CHP raporlarından aktarıldığı” izlenimini uyandırmıştır. Bunda büyük bir haklılık payı vardır, çünkü CHP yirmi yıldır bu konuların üzerinde durmaktadır ve geniş bir bilgi donanımına sahiptir.

Tarafımızdan anlaşılmayan nokta CHP’nin demokratikleşme ve Kürt sorununa ilişkin olarak bizzat kendisinin ürettiği çözüm önerileri salt karşıtları tarafından telaffuz edildiğinden bunları yadsıyan bir tutum sergilemesidir. Biz, TBMM’deki görüşmelerden çok daha önce CHP yöneticilerinin kent ilçe dolaşıp resmi belgelerinde yer alan görüşlerini topluma açıklasaydı daha doğru olurdu, düşüncesindeyiz. Çünkü CHP’nin raporları bu önemli konularda ayrıntılı bilgiler ve toplumca kabul görecek akılcı öneriler içermektedir. CHP yönetimine yönelttiğimiz eleştirinin temelinde partinin yirmi yıldır ürettiği çözüm önerilerine en sahip çıkması gereken bir dönemde sahip çıkmaması, meydanı AKP’ye bırakmasıdır. Konuyu CHP belgelerinden yapacağımız iki alıntıyla kapatalım.

- “Topluma ve yöre halkına güven vermenin, insanları karamsarlık ve çözümsüzlük duygusundan, yanlış arayışlardan kurtarman en temel yöntemi, sorunları açıklıkla ortaya koymak, tartışmak ve yurttaşlarımızın güven duyacağı çözüm önerilerini ortaya koyabilmektir.”

- Demokrasinin doğal gereksinimi olan düzenlemeleri bir lütuf, bir özveri, bir zamanlama şeklinde görme anlayışı yanlıştır. Belirli kesimlerde hala geçerli olan bu anlayışın aşılması gerektiğine inanıyoruz.”

CUMHURİYET HALK PARTİSİ, DEMOKRATİKLEŞME VE KÜRT SORUNU (2) - 22.11.2009

CHP’nin Demokratikleşme Raporu’ndan geniş bir alıntı yapalım:

“Devletin ırkı olmaz. Devlet tüm alt kimliklere, farklı etnik kesimlere eşit mesafede durmalıdır. Ülkemizde farklı etnik yapıların, farklı alt kültür ve kimliklerinin var olması, bunların varlıklarını sürdürmesi ulusal zenginliğimizdir; iç barışımızın bugüne değin gereğince değerlendirilmemiş örtülü kaynağıdır. Bu zenginliğin ortaya koyduğu etnik duyarlılıklara ve taleplere, ulusal bütünlük ve çoğulcu demokrasi kuralları içinde çözüm sağlanmalıdır.

Programında yer alan Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm ilkesi ile CHP, ‘kültürel çoğulculuğu’ temel politikalarının ayrılmaz bir parçası haline getirmiştir. Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm ilkesi, tüm yurttaşları alt kimlikleri ile kucaklayan, onları Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı üst kimliğinde buluşturan çoğulcu demokrasi anlayışımızın politikasıdır.” (CHP Demokratikleşme Raporu, 2001, Madde: 6.2.)

Bu yaklaşımda ırk temelinde çözüm anlayışı yoktur. Diğer bir deyimle; bu sorun, ancak, Misak-i Milli hudutları içinde yaşamakta olan, her köken ve inançtan tüm yurttaşlarımızın eşitliği, hakları ve esenliği boyutu ile ele alınabilir; Kürt sorunu da ancak bu anlayışla, ülkemizin bir iç sorunu olarak, çözüme taşınabilir.

Anadil(ler), kültür alanının olgusudur. Resmi dil ise, kamu alanının ve siyasal birliğin aracıdır. Anadil ile resmi dilin aynı olması (tarihsel nedenlerle) her zaman mümkün değildir. Bunun örneklerine birçok batılı demokrasilerde rastlamaktayız. Türkiye'nin resmi dili, anayasal dili, ortak dilimiz Türkçedir. Ancak, ülkemizde anadili Türkçeden farklı olan milyonlarca yurttaşımız da bulunmaktadır. Demokrasilerde ne devletin kültürel kimlikleri yok saymak hakkı vardır; ne de, herhangi bir kültür kümesinin siyasal kimlik arama hakkı vardır. Her ulus, bir siyasal bütünlüğün ürünüdür. Bu niteliği ile bir resmi kimliğe sahiptir. Bu kimlik, etnik ve kültürel farklılıklardan arındırılmış (onları aşan) bir tarafsızlığı (nötrlüğü) ifade eder.

Türkiye Cumhuriyeti, bir ırk ve kan bağı cumhuriyeti, etnik köken cumhuriyeti olarak kurulmadı. Türkiye Cumhuriyeti, farklı insanların, cumhuriyetin eşit statüdeki kurucu unsurlar olarak yer aldığı bir yapılanmadan, bir ideal beraberliğinden kaynaklandı. Kürt kökenli yurttaşlarımız, tüm diğer farklı kökenli yurttaşlarımız gibi, ülke mozaiğimizin, bizi ulus yapan değerlerimizin ayrılmaz bir parçasıdır.

Ulusal birliğin temeli kültürel alan veya kan bağı değil, yurttaşlık bilinci ve siyasal alan olmalıdır. Türkiye gibi çok kültürlü ve soy kümeli bir toplumda milliyetçiliği etnik temele dayamak bütünleştirici değil, bölücü sonuçlar yaratır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının taşımaları gereken tek ortak kimlik, resmi/siyasal kimlikleridir. Yani, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarıdır. Kürtlük ya da başka kültürel kimlikler, bu üst-kimlikle çatışmamalıdır.

Bu anlayışla; Kürt kökenli yurttaşlarımız da dâhil, her etnik kökenden, her alt kimlik ve kültürlerden yurttaşımıza, isterlerse;

- Ortak ‘resmi Cumhuriyet dilimiz’ olan Türkçenin ekinde, kendi ana dil, kültür ve folklorlarını daha iyi öğrenme, koruma ve geliştirme olanakları,

- Kendi alt kimlik, kültür, dil ve folklorlarını koruma, geliştirebilme ve açıklayabilmede özgür olmaları,

- İsteyenlerin, kendi ana dillerinde, Devletin denetimi ve Milli Eğitim Bakanlığı kuralları içinde, devlet okulları sistemi dışında kendilerinin oluşturacakları eğitim kurumlarında, özel eğitim görebilmeleri,

- Üniversitelerde ilgili araştırma enstitüleri kurulabilmesi,

- Her türlü özel iletişim, yazılı basın, yayın ve medyadan bu amaçla ve bu çerçevede yararlanılabilmeleri, olanakları sağlanmalı;

bu konulardaki tüm yasak ve fiili engeller kaldırılmalıdır.” (CHP Demokratikleşme Raporu, 2001, Madde: B 6.3)

Görüldüğü gibi “Kürt sorunu”, “alt kimlik-üst kimlik”, “çok etnisitelilik”, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”, “ana dil eğitimi” kavramları CHP’nin “resmi” terminolojisidir. Konuyu yarın noktalayacağız.

CUMHURİYET HALK PARTİSİ, DEMOKRATİKLEŞME VE KÜRT SORUNU (1) - 18.11.2009

Ne zaman CHP’yi eleştirecek olsam kimi okurlarımın tepkisiyle karşılaşıyorum. Doğrusu bu anlayabildiğim bir durum değil, çünkü her kurum ve kuruluş gibi siyasal partiler de eleştirilerek kendilerini yenilerler. Geçen Pazar günkü yazımda İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın “yol haritası” olarak açıkladığı konuları bire bir sıralayarak, CHP’nin bu konulara/önlemlere bir itirazı olmaması gerektiğini iler sürdüm. Okur eleştirilerinin nedeni de buydu. Oysa bu okurlar “resmi” CHP belgeleriyle İçişleri Bakanının söylediklerini karşılaştırsalar arada hemen hiçbir fark olmadığını göreceklerdi. Bugünküyle birlikte peş peşe üç yazımda bu örtüşmeyi göstermeye çalışacağım.

10 yıl öncesine dönüp CHP’nin 1999’da hazırladığı CHP Doğu ve Güneydoğu Raporu’na bir göz atalım.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan CHP, bu anlayış ve ‘çok yönlü strateji’ çerçevesinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşanmakta olan sorunların topyekün çözümüne, ‘terörün bitirilmesine, sosyo-ekonomik gelişmenin sağlanmasına, Kürt sorununun çözümlenmesine’ öncülük etmeyi sosyal demokrat kimliğinin ertelenemez bir temel sorumluluk alanı olarak görmektedir. Doğu ve Güneydoğu adlı bu rapor ağırlıklı olarak sorunların sosyal ve ekonomik boyutlarını irdelemek ve onunla sınırlı çerçevede, sorunların çözümüne yönelik öneriler oluşturmak amacı ile hazırlanmıştır. (CHP, Doğu ve Güneydoğu Raporu, Madde: 2.1.3.b)

***

CHP, 2001 yılında yayımladığı Demokratikleşme Raporu’nda ise Türkiye’nin içinden geçmekte olduğu dönemi şöyle belirlemektedir: Bireyin hak ve hukukunun korunmasının; ‘kültürel çoğulculuk, katılımcılık ve hoşgörü’ eşliğinde, her alanda demokratikleşme arayışlarının temel çıkış noktasına dönüşğü bir dönemden geçmekteyiz.” (CHP, Demokratikleşme Raporu, Madde 4) Aynı maddede Sayın Deniz Baykal’ın şu sözleri yer almaktadır: Biz, ülkemizde; insan haklarını, özgürlüğü, eşitliği ve laikliği; kısaca, katılımcı ve çoğulcu demokrasiyi, her türlü tehdit karşısında sonuna kadar savunmaya kararlı olan bir siyasi Partiyiz... Güçlü demokratik kurumlar ve hukukun üstünlüğü ile insan hakları ve temel özgürlükler, siyasetimizin çıkış noktasıdır.”

CHP bu raporda geleceğe, bugüne ilişkin doğru öngörülerde bulunmaktadır. “Demokrasi kültür ve birikiminin dünya ölçeğince derinleşmekte oluşu, insan hak ve özgürlüklerinde de yeni arayışları gündeme getirmektedir. Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde, inanç, etnik köken, ana dili ve benzeri farklılıklardan beslenen alt kültürlerin, bu zeminde oluşan alt kimliklerin özgürce sahiplenilme ve geliştirilmesi arayışlarının, ‘Kimliğin Korunması ve Saygı Gösterilmesi Hakkı (3-6/1)’ gibi yeni insan hakkı alanlarına dönüşeceği açıkça görülmektedir.” (CHP, Demokratikleşme Raporu, Madde 4) “Kültürel çoğulculuğun ve kültürel hakların, eğitim alanı dâhil güvence altına alınması,” (CHP, Demokratikleşme Raporu, Madde 4.2.) CHP’nin 8 yıl önceki talepleri arasındadır.

***

Devam edelim: “Ülkemizde bazı kesimlerce Güney Doğu Sorunu, diğer bazı kesimlerce ise Kürt Sorunu olarak tanımlanan ‘sorun’, CHP Parti Programında, ‘Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm’ olarak tanımlanmış olan, Devletin tüm alt kimliklere saygı, eşitlik ve hoşgörü içinde yaklaşmasını temel alan politikası çerçevesinde ele alınması gereken bir çoğulcu demokrasi sorunudur.

Bu bakışla; devletler, dinler arasında tercih yapamazlar, yapmamalıdırlar; devletler, her mezhep ve inanca eşit mesafede bulunmakla yükümlüdür. Benzeri şekilde; devletlerin, etnik tercihleri olamaz, olmamalıdır; devletler, her ırk ve etnik gruba eşit mesafede durmak zorundadır. Her toplumda, tüm kişi ve gruplara karşı her tür ayrımcılıklar, artık geride bırakılmalıdır. Bütünleşme ve hoşgörü hepimiz için anahtar sözcük olmalıdır. Diğer birçok Avrupa Birliği ülkeleri gibi, Türkiye de, çok etnisiteli (kökenli), çok kültürlü ve çok dilli bir toplumdur. Osmanlılar döneminde bile, Türk toplumunun bu özelliği, engin bir hoşgörü anlayışına kaynak olmuştur.” (CHP Demokratikleşme Raporu, Madde 6.2.)

Konuyu sürdüreceğiz.

68’LİLERE SALDIRMANIN DAYANILMAZ RAHATLIĞI - 16.11.2009

Son yıllarda 68 hareketine ve devrimci ruhlarını koruyan 68’lilere saldırmak moda oldu. O ruha hiçbir zaman sahip olmamışlarla bir dönem o ruha sahipmiş gibi görünenler el ele vermişler, eleştiri adı altında 68’e küfrediyorlar.

40 yıl önce yaşanmış olayları 40 yıl sonrasının koşullarında ve o kırk yılda gelişen çeşitli süreçlerin getirdiği ölçütlerle değerlendirmek kötü niyetten de öte ahmaklık değil midir? Her olay kendi zaman ve uzam koşullarında değerlendirilir. Nasıl 2000’li yıllarda kalkıp, hedeflendiğini görmezden gelerek, “Bu topraklarda Cumhuriyet’i kuranlar niçin demokrasiyi esas almadılar?” diye sorup sorgulamak kadar bugünün penceresinden bakıp 40 yıl öncesini eleştirmek de o kadar ahmaklıktır.

Cumhuriyetin kuruluş yıllarını günümüz demokrasisinin ölçütleriyle eleştirenlerle 68 hareketini eleştirenlerin aynı insanlar olması rastlantı değildir. Cumhuriyetin de, 68 hareketinin de özü devrimdir. Birincisi “kurtuluş, kuruluş ve aydınlanmayı” hedef alan ulusal, öbürü ise “dünyayı değiştirmeyi” amaçlayan evrensel bir devrimci isyandır. Her ikisinde de “antiemperyalizm” devrim kavramının içindedir.

Cumhuriyet’e ve 68’e sövme modasında siyasal İslamcılarla el ele veren soldan çark etmiş, yeniyetme liberaller özellikle “temayüz” ettiler. Ağızbirliğiyle her fırsatta devrimlere ve devrimcilere saldırıyorlar. Bu da bir rastlantı değildir. Ortak dayanakları emperyalizm olan bu kesimleri aynı zeminde buluşturan bağımsızlık ve devrim karşıtlıklarıdır. Dolayısıyla siyasal İslamcılarla soldan çark etmiş, yeniyetme liberallerin birbirlerinin medya organlarında yazmaları, program yapmaları, birbirleriyle dayanışmaları anlaşılabilir bir durumdur. Onların “cenahında” devrimlere ve devrimcilere sövgü bir rant aracıdır.

***

Bugünün siyasal İslamcıları son çözümlemede Milli Mücadele yıllarında Mustafa Kemal Atatürk için ölüm fetvası veren, emperyalizmin işbirlikçisi dinci odakların ardıllarıdır, onlar kadar hatta onlardan daha fazla ve bilinçli olarak emperyalist güçlere yakındırlar. Bugün, Türkiye’nin ekonomik yaşamına yön verecek ölçüde parasal güce kavuşmuşlardır. Bankaları, sigorta şirketleri, holdingleri, medya organları vardır. Ekonominin tüm alanlarında, sanayide, ticarette, dağıtımda, iletişimde, ulaşımda, enerjide söz sahibidirler. Siyasal İslamcıların serbest pazar ekonomisiyle, kapitalizmle, Türkiye kapitalizminin göbekten bağlı olduğu, beslendiği emperyalizmle hiçbir çelişkisi, hiçbir sorunu yoktur.

Bunlar medyada kendi çıkarları adına tetikçilik yaptıracakları çok sayıda kalemi semirtecek güce erişmeleriyle birlikte Cumhuriyet’in en önemli başarısı olan Aydınlanma Devrimi’nin kazanımlarına karşı bir topyekûn saldırı başlatmışlardır. Bu saldırıda “sağcı” ya da “İslamcı” olarak bilinenlerin yer almaları toplum tarafından doğal görünürken, soldan devşirmelerin o medyadaki varlıkları nedense hâlâ yadırganıyor. Oysa bu durum doğal değil midir? Bunlar 68 hareketinde yer almanın genç insanlara popülarite kazandırdığı, dünyada rüzgârların soldan estiği, Asya, Afrika ve Latin Amerika’da emperyalizme karşı verilen bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarının zaferler kazandığı bir dönemde devrimci, sosyalist kimliklere bürünmüşlerdir. Ta ki rüzgârlar tersten esmeye başlayana kadar… Kimileri 1971, kimileri de 1980 durağında devrim trenini terk edip sağa teslimiyetlerini ilan etmişlerdir.

Bunların kimi zaman başvurdukları sol jargonun da, sol’u çağrıştıran söylemlerinin de hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü 40 yıl önce olduğu gibi bugün de bu coğrafyada solculuğun temel ölçütü bağımsızlıkçılık, özgürlükçülük, eşitçilik, demokratlık ve sermayeye karşı emekten yana olmaktır.

***

Bunların liberallikleri de sahtedir. Bakın, Türkiye telekulak skandallarıyla çalkalanıyor. Liberallik, iletişim özgürlüğünü, haberleşmenin gizliliğini savunmayı gerektirmez mi? Bunlar ise susuyorlar. Hadi canım sen de!