30 Temmuz 2008 Çarşamba

KARAR VE OLASI SONUÇLARI - 03.08.2008

Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 10’unun ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı’ olduğu görüşünde birleşmelerine rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi kapatılmadı, badireyi alacağı hazine yardımının yarıya indirilmesiyle atlattı . Bana, kararı nasıl bulduğumu soracak olursanız, yanıtım, “Böylesi iyi oldu,” biçiminde olacaktır. Çünkü gördüğüm kadarıyla toplumun çoğunluğu oluşturan geniş kesimleri, bir yandan içinde bulunduğumuz ekonomik krizin sonuçlarıyla, işsizlikle, yoksullukla boğuşur, gelecek korkusuyla yaşarken, öbür yandan da Ergenekon Davası’nın yol açtığı gerilimle madden ve manen yeni bir krizi taşıyamayacak ölçüde güçten düşmüştür.

Bu değin zor koşullarda, özellikle de okulluluk ortalaması 4 yılın altında olan toplumumuz, kendi geleceği söz konusu olsa bile genel seçimler gibi belirleyici bir dönemeçte rasyonel/akılcı bir karar veremeyecekti. Bu düşüncelerimin çoğu zaman ‘hoş’ karşılanmadığını, okuyan ya da dinleyenlerin beni ‘halkı küçümsemekle’, ‘seçkinci davranmakla’ suçladıklarını biliyorum. Ne var ki devekuşu gibi başımızı kuma sokmak, gerçeklerin üstünü örtmek, kendimizi kandırarak içimizi rahatlatmaktan öte bize bir yarar sağlamıyor.

Anayasa Mahkemesi AKP’yi kapatma kararı verse ve genel seçimlere gidilseydi, siyaset yapmaları yasaklanacak 71 kişinin dışındaki AKP kadrolarıyla kurulacak yeni parti, emanetçi lideri kim olursa olsun, oynayacağı mağdur rolünün de etkisiyle yine birinci parti olacak ve çok büyük bir olasılıkla hükümeti tek başına kuracaktı. Yakın tarihimiz, toplumumuzun, kapatılan partilerin mağduriyetini her zaman kendi mağduriyetlerinin üzerinde gördüğünü çeşitli örneklerle göstermiştir. Toplumun eğitim düzeyi yükselmedikçe ve rasyonalizm/akılcılık bireylerin siyasal seçimlerini yönlendirmedikçe bu ‘tersine davranış’ hep varolacaktır.

Kapatmayla sonuçlanmasa da Anayasa Mahkemesi’nin AKP’nin ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu’ yolundaki kararı, bu partiye yönelik ‘kesin’ bir uyarı olması nedeniyle önemlidir. AKP eğer Yargıtay Başsavcılığı’nın dikkatinin üzerinde olduğu bilinciyle hareket edip kendisine çeki düzen vermeyi başarabilirse bu her şeyden önce Türkiye için yararlı olacaktır.

Burada bir gerçeği dile getirmek gerekmektedir. Laikliği korumakla yükümlü yargı ile laiklik karşıtı eylemlerde odak olma ilişkisinde AKP’nin zayıf karnı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Sayın Erdoğan belli iç ve dış çevrelerin tüm şişirmelerine karşılık gerek yetiştiği sosyal çevre gerek aldığı eğitim gerekse de uzun yıllardır merkezinde bulunduğu siyasal/kültürel ilişkiler nedeniyle ufkunu Türkiye’yi yönetecek ölçüde genişletememiş yerel, popülist bir politikacıdır. Konuşmaktan düşünmeye zaman ayıramayan bir kişiliktir. Bu nedenle de hem kendini hem de partisini ‘Ziya Gökalp şiiri’ ve ‘İspanya’daki -…velev ki ile başlayan- konuşması’ gibi örneklerde görüldüğü gibi yasal sınırların eşiğine getirmektedir.

AKP, nevzuhur liberal çevrelerin savlarının tersine demokrasiyi içseleştirememiş bir partidir. Kadroları ve tabanına dincilik egemen olduğu sürece AKP’nin demokratik bir yapıya kavuşmasına nesnel olarak olanak yoktur. Buzla ateş nasıl bir arada düşünülemezse dinle demokrasi de bir arada düşünülemez. İslam, değiştirilemez bir ‘dogma’, demokrasi ise sürekliliği olan bir açılımdır.

AKP, önümüzdeki dönemde ‘dogma’ ile temeli ‘değişebilirlik’ olan demokrasi arasındaki hassas dengeye azami özen göstermek zorundadır.

Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’ne de görevler düşmektedir. Erken seçim olasılığı ortadan kalktığına göre CHP, bir an önce kendine çeki düzen vermeli, özellikle Anayasa değişikliği ve 301. madde konusundaki düşüncelerini gözden geçirmeli, ‘1930’ların partisi gibi olma’ görüntüsünden kendini kurtarmalıdır.
Tabii hâlâ sosyal demokrat bir parti olmak gibi bir iddiası varsa.

BİREYİN ÖZGÜRLEŞMESİ SOSYALİZMİN SORUNUDUR - 30.07.2008




Kendilerini solcu liberal/liberal sol olarak tanımlayan bir kesim, Marksist sosyalistleri insanların bireyselleşme, dolayısıyla bireysel özgürlük taleplerini es geçmiş olmakla/geçmekle eleştiriyor. Bu saptama doğru mudur, bir bakmak da yarar var.

Bireysellik, bilindiği gibi anahatlarıyla bireyin onuruna saygıyı, bireyin bağımsızlığını ve bireyin özgelişim özgürlüğünü amaçlar.

Bu doğru bir tanımsa o halde bireyselliğe ilişkin talepler salt hukuk içinde mi değerlendirilmelidir? Eğer böyleyse, örneğin, 14 nisan 1912 günü New York Proctor’s Theatre’da gerçekleşen bir tartışmada Amerikalı sosyalist lider Daniel De Leon’un New York Başsavcısı Thomas F. Carmody’ye söylediği şu cümle ne anlama gelmektedir? “Biz, kapitalizmi bireyselliği yıkmakla suçluyoruz!”

De Leon’un suçlaması kaynağını Aydınlanmacılığın en önemli düşünürlerinden olan, özgürlüğü her şeyin üzerinde bir değer olarak gören ve bunu her hukuk sisteminin hedefi olarak değerlendiren Jean-Jacques Rousseau’dan almaktadır. Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde eşitliği özgürlüğün yanına koyar ve “Özgürlük onsuz var olamaz!” der.

Rousseau’ya göre büyük ekonomik eşitsizlikler özgürlükle bağdaşmaz. Eşitsizlik ekonomik bağımlılığa yol açar ve toplumda var olduğu sürece insan yaşayabilmek için kendisini başkalarına satmak zorunda kalır. Varsıl yoksulu kendi çıkarı doğrultusunda sömürür, özgürlük yoksul için artık söz konusu değildir. Özetle insanın bağımlılığına, sömürüsüne dayanan ve onun özgürlüğünü yok eden eşitsizlikçi toplum, içinde güçlü, uzlaşmaz çelişkiler barındırır.

Kapitalizmin mülksüzü dışlayan, özgürlüğünü elinden alan, onu bir sömürü nesnesi olarak gören niteliği 200 yıl önce ne idiyse bugün de odur, hiç değişmemiştir. Siyasal liberalizm, salt burjuvazinin sömürdüğü sınıflar üzerindeki egemenliğinin/sömürü özgürlüğünün sınırlarını genişletmek amacıyla ortaya çıkmış bir ideolojidir.

Örneğin, liberalizmin önde gelen düşünürlerinden John Stuart Mill, ‘Özgürlük Üzerine’ başlıklı makalesinde bireyin sınırsız düşünce ve tartışma özgürlüğünü, toplumda çoğulculuğu savunur; bugün ‘mahalle baskısı’ olarak tanımlayabileceğimiz ‘uyum baskısı’na, ‘kitle ve kamuoyu tiranlığı’na karşı çıkar, salt bu noktayla sınırlı olmak üzere ‘devlet müdahalesi’ne cevaz verir. Mill’in bu yaklaşımı esas olarak egemen sınıfların özgürlüğünü korur niteliktedir.

Sınıflı toplumlarda, -ki, sınıflı olmayanı henüz yoktur-, birey hak ve özgürlüklerinin sınırını, ezen sınıfla ezilen sınıf arasındaki farkın boyutları belirler.

Ezen sınıflarla ezilen sınıflar arasındaki farkı ortadan kaldırmayı hedefleyen Marksizm ise emekçi sınıflar adına liberalizme verilmiş bir yanıt ve toplumun geneline sunulmuş bir özgürleşme seçeneğidir.

Tarihsel gelişim içinde liberalizm ile Marksizm birbirlerini kaçınılmaz olarak etkilemişlerdir. Bugün ‘sosyal liberalizm’ ya da ‘demokratik sosyalizm’ gibi kavramlardan söz ediliyorsa bu, sözü edilen karşılıklı etkileşimin sonucudur. Ne var ki sosyal etkilenme kapitalizmin temel niteliği olan emeğin sömürülmesi gerçeğini değiştirmediği gibi liberal etkilenme de sosyalizmin emekten yana temel niteliğini ortadan kaldırmaz.

Ülkemizde son dönemde ortaya çıkan ve AKP iktidarına yakın medyada köşebaşlarını tutan bir grup ‘liberal’, bir yandan “Hâlâ sosyalistiz!” diyerek, bir yandan da ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ kavramlarını topyekün burjuvaziye mal ederek, katı dogmatik bir dille sosyalistlere saldırıyor. Ne var ki bu tür saldırılar sosyalistleri etkilemiyor, etkilemeyecektir.
Çünkü onlar 21. yüzyılın demokrasi, özgürlük ve insan hakları yüzyılı olacağını, bunun da güvencesinin kendileri olduğunu biliyorlar.






26 Temmuz 2008 Cumartesi

FETHİ NACİ'NİN ARDINDAN - 27.07.2008


Sonun yaklaştığını, aramızdan ayrılacağı ânın çok uzakta olmadığını biliyorduk. Bizi hüzne boğan ayrılışı uzun zaman önce, adına ‘alzheimer’ denen kurtuluşsuz hastalığa yakalanmasıyla başlamıştı aslında. Beklenen yalnızca o ‘an’dı, geldi. Edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük eleştirmenini 23 temmuz Çarşamba sabahı yitirdik.
İçtenlikle ‘abi’ dediğim az sayıdaki insanlardan biriydi Fethi Naci.

Dokuz yıl önce son kitabı ‘Dönüp Baktığımda…’ üzerine yazdığım bir yazıda onu Yunan düşünürü Sokrates’e benzetmiştim. Dövüşkenliği, dayanıklılığı, yürekliliğiyle de ün kazanmış düşünür soylu olmadığı gibi varlıklı da değildi. İÖ 403’te yeniden iktidara gelen ‘demokratlar’, tiranlar arasında birçok öğrencisi bulunduğu için Sokrates’i suçlayarak mahkeme önüne çıkarmışlar, onu ‘gençleri yoldan çıkarmak’ ve ‘devletin tanrılarını yok sayarak yeni tanrılar uydurmakla’ suçlamışlardı.

Sokrates, bu suçlamaları hafife almış, bir tür ‘itiraf’ gibi de sayılabilecek bir savunma yaptıktan sonra suçlu bulunmuştu. Yasal hakkı gereğince kendisine bir ceza biçme sırası gelince, aslında büyük bir hayır işlemiş sayılması gerektiği


ni öne sürerek devlete hizmet edenlerin bedava yemek yediği Pithaion’da karnının doyurulmasını istemişti. Egemenlerle alay ediyordu. Bu davranışı Atina mahkemesinin üyelerini daha da öfkelendirmiş, çoğunluğun oylarıyla ölüme mahkûm edilmişti. Kararı izleyen son konuşmasında kendisine ‘beraat’ oyu verenlere seslenerek onlardan oğullarını, ‘onurlu bir yaşam sürmezlerse, kendisinin herkesi uyardığı gibi uyarmalarını’ istemişti. Onun ünlü, “İncelenmemiş bir yaşam, insan için yaşamaya değmez!” sözü de bu konuşmasında geçmiştir.

Bende Sokrates’i çağrıştıran Naci Abi’nin kitabının arka kapağında yer alan kısa tanıtma yazısı oldu. “Dönüp Baktığımda, zaman içinde yavaş yavaş oluşan, oluşumunu tamamlayıp tamamlamadığı pek de belli olmayan bir kitap. 1962’de yazdıklarım da var bu kitapta, 1988’de yazdıklarım da. Günümüzde yayımlanan anı kitapları, daha çok, başkalarını anlatıyor, ben de zaman zaman dostlarımdan söz ettim, ama daha çok kendimi anlattım. İlhan Selçuk, 1960 başlarında Cumhuriyet’te yazdığı bir köşe yazısında, vazgeçemediği mizahi bakışıyla, ‘Fethi Naci, kötü örnek oluyor’ demişti. Evet, bu kitapta, Karadeniz’in küçük bir kentindeki karpuz sergisinden gelen, karpuzcu Fethi Aga’nın oğlunun güçlüklerle dolu yaşamını okuyacaksınız; bu güçlükleri, Can Yücel’in deyişiyle, nasıl ‘seke seke’ aştığını da, ‘kötü örnek’ olmayı nasıl başardığını da…”
‘İnsan Tükenmez’, ‘Gerçek Saygısı’, ‘Az Gelişmiş Ülkeler Ve Sosyalizm’, ‘Emperyalizm Nedir’, ‘Kompradorsuz Türkiye’, ‘Az Gelişmiş Ülkelerde Askeri Darbeler Ve Demokrasi’, ‘Atatürk’ün Temel Görüşleri’ gibi kitaplarını okuyanlar, onun ‘kötü örnek’ olma yolundaki çabalarını bilirler. Naci Abi gerçekten de özellikle genç insanları ‘doğru yoldan saptırmayı’ kafasına koymuş bir sosyalistti. Kapitalizme, gericiliğe karşı duruşu hiç değişmedi; 1951’de Sultanahmet Cezaevi’nde neyse, 1999’da Giresun’da sosyalist bildiri dağıtırken de oydu. Bundan daha iyi ‘kötü örnek’ mi olur?


1965 yılında, ‘bir patrona bağlı’ son işi olan ‘murahhas aza yardımcılığı ve personel şefliğinden’ ayrılışını şöyle anlatır. “Bir gün Murahhas Aza beni çağırdı, durumu anlattı… ‘Seçmeniz gerekiyor. Ya yazıları bırakır (Vatan Gazetesi, Sosyal Adalet Dergisi) burada çalışırsınız, önünüzde iyi bir gelecek olur ya da buradan ayrılırsınız’ dedi. Ben de Murahhas Aza’nın önündeki kâğıtlardan birini çektim, istifamı yazmaya başladım…” Bu istifa ülkemiz yayıncılığına ‘Gerçek Yayınevi’ni, ‘100 Soruda Dizisi’ni ve yukarıda saydığım ‘yoldan çıkarıcı’ kitapları kazandırdı. Daha sonra onu Türk edebiyatının eleştirmenlik zirvesine oturtan, birbirinden önemli kaynak kitaplar geldi. Hâlâ, “Ben yıllarca iyi bir Marksist olmaya çalıştım,” diyecek kadar alçakgönüllüydü.





Onu çok özleyeceğim. Sevgisini, coşkusunu, rakısını, küfürlerini, yalınlığını…
Çok özleyeceğim.

21 Temmuz 2008 Pazartesi

DARBE, DEMOKRASİ VE SOL ÜZERİNE - 23.07.2008

Ergenekon davası, AKP iktidarına yakın kesimler tarafından toplumu ‘demokratlar’ ve ‘darbeciler’ olarak ikiye bölmek doğrultusunda başarılı bir biçimde kullanılıyor Öyle ki, siyasal yaşama demokrasi dışı hiçbir müdahaleyi hiçbir zaman düşünmemiş, fakat soruşturma sürecinde kamuoyuna yansıyan uygulama, önlem ve yöntemleri çeşitli açılardan içine sindiremeyen, eleştiren insanlar ‘darbecilik çamuru’ üzerlerine sıçrar korkusundan suskun kalıyorlar.

Son haftalarda sosyalistler de bu demokrasi-darbe ikilemine çekilmek isteniyor. Oysa sosyalistlerin, temel amacı kapitalist düzeni egemenler adına güvenceye almak olan bir askeri darbeye yandaş olabileceklerini düşünmenin akıldışı bir davranış olduğunu medyadaki en geri zekâlı AKP sözcüleri de biliyorlar. Fakat amaçları, sosyalizmi farklı bir yoldan bu ikileme çekmek olduğundan sosyalistlerin laiklik konusundaki duyarlıklarına yükleniyorlar. Ne var ki tüm bunlar sonuçsuz kalmaya mahkûmdur, çünkü laikliğin ‘demokrasinin olmazsa olmazı’ olduğunu bilen hiçbir sosyalist, eğer aklını yitirmemişse ya da yoldan çıkmamışsa, AKP’nin yanında saf tutmaz. Bundan, “Sosyalistlerin darbecileri desteklediği anlamı çıkar mı?” sorusuna yanıtımız ‘hayır’dır.

Bu ülkede askeri darbelerin en büyük mağdurları solcular olmuştur. 12 Mart, 12 Eylül zindanlarında en yoğun işkenceleri onlar görmüşler, en yaygın tutuklamaları onlar yaşamışlar, en uzun hapis cezalarına onlar çarptırılmışlar, en fazla canı da onlar yitirmişlerdir. AKP sözcülerinin ileri sürdüklerinin tam tersine darbelere en kesin kararlılıkla karşı çıkanlar onlardır.

Dolayısıyla sosyalistleri darbecilerin yanında göstermeye çalışmak boş bir çabadır.

Türkiye’de darbe olasılıklarının kökünün kazınmasını en fazla arzu edenler sosyalistlerdir. Susurluk Olayı’na ilişkin olarak ‘Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık’ gibi yaygın kampanyalar başlatanlar da yine onlar olmuştur. Ne var ki birkaç polis cezalandırılarak olayın üstü örtülmüş, esas suçluların üzerine gidilmemiştir.

12 Eylül darbecilerinin yargı önüne çıkarılmalarını mümkün kılacak anayasa değişikliği talebi de sosyalistlerden gelmiştir. Ne var ki bugün ‘demokrasi havarisi’ kesilen AKP iktidarı anayasa değişikliği konusunda toplumu aylarca oyalamış, sonunda dağ fare doğurmuştur. Doğan farenin de ömrü uzun olmamış, çıkartılan ‘türban



yasası’ Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmüş, anayasayı baştan sona değiştirme düşüncesi uyumaya bırakılmıştır.

Tek başına bu olay bile AKP iktidarının demokrasi konusundaki samimiyetsizliğini ortaya koymaktadır.

Bu hay huy içinde kendisini ‘liberal’ olarak tanımlayan bir kesimin giderek AKP iktidarına daha fazla yakınlaştığı görülüyor. Bu kesimden salt liberallerin davranışlarını anlayabiliyorum. Fakat bir de “Biz hâlâ sosyalistiz!” diyen, izledikleri liberal çizgiyi sol/sosyalist sözcükleriyle tanımlayan bir kesim daha var. Bunların ise bu süreçte neden çağcıl Marksist eleştirel düşünürlerden ya da sosyalist siyasetçilerden değil de, önerileri toplumun geneli için her zaman sınırlı kalmaya mahkûm burjuva düşünürlerden esinlendiklerini anlamakta zorlanıyorum.


Bu konu üzerinde daha ayrıntılı duracağız, şimdilik ABD Komünist Partisi Başkanı Sam Webb’ten bir cümle alıntılamakla yetinelim: “Bizim sosyalizm vizyonumuz değer ve ölçüler açısından temel birikimleri içermelidir. Bunların en önemlileri sosyal dayanışma, eşitlik, barışçılık, ekonomik adalet, sömürünün ortadan kaldırılması, demokrasi, başkalarına saygı, bireysel özgürlükler ve yurttaş hakları, kararlılık ve enternasyonalizmdir. Bu değerler gelişigüzel seçilmiş olmayıp çalışan insanların savaşımlarından ve sosyal gelişimin gereksinimlerinden ortaya çıkmıştır.”

Demek istediğimiz sosyalizmde ‘demokrasi’ ve ‘bireysel özgürlük’ kavramlarının bizim ‘solcu liberallerimizin’ ya da ‘liberal solcularımızın’ özgün buluşları olmadığıdır.

19 Temmuz 2008 Cumartesi

GÜNLÜKLER - 20.07.2008

Almanya’nın ünlü Stern Dergisi’nin 25 nisan 1983 günü düzenlediği uluslararası basın toplantısına dünyanın her yerinden yüzlerce gazeteci ve sayısız televizyon kanalı gelmişti. Dergi, ‘Hitler’in Günlükleri’ni ele geçirmiş, satışı tavan yapan 23 nisan tarihli sayısında ilk pasajları yayımlanmıştı. Avrupa’nın yakın tarihinin belki de yeniden yazılmasına neden olacak önemde bir gazetecilik başarısıydı söz konusu olan.
Derginin ‘yıldız’ yazarlarından Gerd Heidemann’ın, elinde ‘Hitler’in Günlükleri’nin birinci cildini havaya kaldırarak verdiği ‘zafer pozu’ ertesi gün gazetelerin ilk sayfalarında yayımlandı. Televizyon söyleşileri birbirini izliyordu. ‘Başarı’nın gerçek mimarı oydu, ‘hazine’nin Konrad Kujau adında bir antikacıda olduğunu öğrenmiş, antikacıyı tanıyan bir sanayiciyi araya sokarak dergi yönetimi adına pazarlığa oturmuştu. Bulgunun önemi nedeniyle görüşmeler gizli yürütülüyordu, yazı işlerine bile bilgi verilmemişti. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Peter Koch olan bitenden ancak 13 mayıs günü haberdar olmuştu; ne var ki artık çok geçti, çünkü 5 mayıs günü günlüklerin sahte olduğu anlaşılmış, fakat bu arada da Konrad Kujau’ya 62 cilt için 9 milyon 300 bin Mark/8 milyon 974 bin YTL ödenmişti.
Der Spiegel Dergisi soruyor: Günlükler gerçek mi, sahte mi?


Konrad Kujau hem cin gibi akıllı hem de üstün yetenekli bir kaligraf ve ressamdı, ama aynı zamanda da açgözlüydü. Stern ile önce üç cilt için anlaşmış, ama karşısındakilerin ısrarcılığını görünce önlerine önemli bir bölümünü o günlerde kaleme aldığı 58 cilt daha sürmüştü. Stern yetkililerinde kuşku uyandıran da bu yeni ciltler olmuş, ‘mal’ı inceletmek için çeşitli kuruluşlara başvurmuşlardı. Kujau’un çalışması öyle başarılıydı ki Federal Arşiv de, Rheinland-Pfalz Eyaleti Kriminal Dairesi de günlüklerin özgünlüğünden kuşku duymadılar. Günlükler için ‘sahtedir’ diyen ilk kuruluş Federal Materyal Araştırma ve İnceleme Kurumu oldu. Yapılan incelemede ciltlerdeki yapıştırıcının II. Dünya Savaşı’ndan, kâğıtlardaki beyazlatıcının ise 1950’den sonra kullanılmaya başlandığı ortaya çıkmıştı.

Konrad Kujau ve Gerd Heidemann Hamburg’da yargılandılar, dava 1985 yılında sonuçlandı. Kujau, sahtekârlıktan 4 yıl 6 ay hapse mahkûm oldu. Heidemann da Kujau’ya ödemesi gereken paradan 2 milyon Markı cebine indirdiğinden aynı cezayı aldı ve cezasını sonuna kadar çekti. Kujau, gırtlak kanserine yakalanması nedeniyle 3 yıl yattıktan sonra çıktı ve sahtekârlığı ‘yasal bir meslek’ olarak sürdürdü. Popüler bir ‘sanatçı’ olarak bir atölye açtı, büyük ustaların yapıtlarını kopyalayıp arkalarına ‘orijinal Kujau kopyasıdır’ notunu düşerek pazara sürdü, iyi de satış yaptı.
İlginç bir adamdı, 1996 yılı yerel seçimlerinde Stuttgart belediye başkanlığına aday oldu ve 901 oy aldı! 2000 yılında kanserden öldü.

Olan, doğal ki Stern’e oldu, uzunca bir süre kendi neden olduğu rezalet batağında debelendi. Bir dönem tirajı yerlerde sürünecek ölçüde azaldı. Yeniden toparlanana kadar okurlarından özür üstüne özür diledi. Yazıişleri, doğrudan bir suçu olmamasına rağmen toptan istifa etmek zorunda kaldı.



Dergi için belki de en vahimi 1992 yılında çevrilen ve sahte Hitler Günlükleri’nden hareketle Stern Dergisi’ni konu alan ‘Schtonk!’ adlı sinema filmiydi. Film o kadar başarılıydı ki yabancı filmler dalında Oscar Ödülü’ne aday oldu.

Şimdi bana, ‘Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı!’ misali bu konu da nereden çıktı, diye sorabilirsiniz.

Hiç… Birdenbire aklıma geliverdi, ben de yazdım. Hepsi bu.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

HALİL BERKTAY VE ENGELS'İN SAKALLARI - 16.07.2008


1960’lı yılların sonunda ortaya çıkan Aydınlık hareketinin önderlerinden eski bir Marksist-Leninist’tir Halil Berktay. Lisansüstü eğitimini Yale Üniversitesi’nde tamamlamış, doktorasını Birmingham Üniversitesi’nden almış bir entelektüeldir. Bir süredir Taraf Gazetesi’nde yazıyor.

10 temmuz tarihli ‘Marx’ın Bıyıklarında Debelenmek’ başlığıyla kaleme aldığı yazısında Marx’ın demokrasiye yaklaşımını eleştiriyor: “(Marx) özetle, ‘burjuva’ demokrasisini iflâh olmaz saydı. Zaten aynı bağlamdadır ki, o ‘burjuva’ demokrasisini ‘burjuva diktatörlüğü’ne eşitledi; karşısına ise ‘proletarya diktatörlüğü’nü dikti ve işçi sınıfı, daha genel olarak bütün emekçi halk için gerçek demokrasi anlamına geleceğini varsaydı. Onun için, başlı başına bir demokrasi projesi yoktur.”

Karl Marx’ın Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Fransa’da İç Savaş ve Kapital C. 1 adlı yapıtlarındaki görüşlerine dayandırarak vardığı sonuçta, özellikle son cümleye takıldım.

“Onun için, başlı başına bir demokrasi projesi yoktur,” derken Berktay’ın neyi kastettiğini anlamadım. Eğer demokrasinin başlı başına bir proje olduğunu kabul edeceksek o zaman Marx’ın ‘burjuva demokrasisinin’ karşına koyduğu ‘proleterya diktatörlüğünü’, -benimseyelim ya da benimsemeyelim-, onun kendi bakış açısından bir ‘demokrasi projesi’ olarak değerlendirilmesi gerekmez mi? Ya da sınıflı toplumlarda sınıflarüstü bir demokrasi projesinden söz etmek olası mıdır? Böyle bir ‘reel örnek’ var mıdır yeryüzünde?

Sanırım Berktay ‘iflâh olabilir’ bir burjuva demokrasisinden söz ediyor ve bundan hareketle sosyalistlerin, özellikle birey hak ve özgürlükleri konusunda liberal demokrasiden ‘bir şeyler’ öğrenmelerini öneriyor.
Şimdi Marx’ın bıyıklarında debelenmeyi bırakıp Friedrich Engels’in sakallarına geçelim, demokrasi konusunda o ne diyor, bir bakalım. 1847 yılında kaleme aldığı ‘Komünistler ve Karl Heinzen’ başlıklı makalesinde, komünistlerin, o günün koşullarında demokratlarla yararsız tartışmaların çok uzağında bulunduklarının altını çizer. Ona göre, “demokrasi elde edilmediği ve demokratların çıkarları komünistlerinkiyle örtüştüğü sürece komünistler ve demokratlar birlikte savaşım vereceklerdir. O zamana kadar taraflar arasındaki farklılıklar salt kuramsal niteliktedir ve ortak eylem zarar görmeksizin kuramsal olarak gayet güzel tartışılabilir. Hatta demokrasi elde edildikten hemen sonra ezilen sınıfların çıkarları doğrultusunda alınacak kimi önlemler üzerinde de anlaşmaya varılabilir.” (Friedrich Engels, Komünistler ve Karl Heinzen (1847), Marx-Engels Bütün Eserleri (Almanca basım) C. 4, S. 317, Dietz Verlag, Berlin 1972)

Engels’in bu sözleri yeterince açık değil midir? Ya da, “burjuvaziyi, kendi kendisine sadık kaldığı sürece, tüm gerici unsurlara karşı desteklemek işçinin çıkarınadır,” derken. (Friedrich Engels, Prusya Askeri Sorunu (1865), age. C. 16, S. 76)

“Kırk yıldan beri Marx ve ben, bıktırana kadar, demokratik cumhuriyetin (abç) bizim için, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki savaşımın önce genel bir karakter kazanacağı, sonra da proleteryanın belirleyici zaferiyle tamamlanacağı biricik siyasal biçim olduğunu yineledik.” (Friedrich Engels, Çarlığın Dış Politikası (1889), age. C. 22, S. 280) Engels’in Komünist Manifesto’nun yayımlanışından 41 sonra da aynı düşünceleri savunuyor olması üzerinde durmaya değmez mi?

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılabileceği gibi, -bir kesimi dışında-, sosyalistlerin demokratik cumhuriyeti yadsımaları diye bir durum söz konusu olmadığı gibi, onu kurma aşamasında işçi sınıfına, dolayısıyla yandaşlarına demokrasi savaşımında burjuvaziye destek vermelerini öneriyorlar. Burada doğal ki Engels’in altını çizdiği, burjuvazinin kendi kendisine sadık kaldığı sürece cümlesi önem kazanıyor.

Zurnanın ‘zırt’ dediği yer de burası değil midir zaten; burjuvazinin nerede ve ne zaman kendi kendisine sadık kalmış olduğu sorusunun sorulacağı yer, yani…



13 Temmuz 2008 Pazar

BU MUDUR? - 12.07.2008

İstenen, özlenen bu mudur?
Bu ülkenin insanlarının yüreklerine korku salmak, Türkiye’yi bir ‘korku cumhuriyeti’ne dönüştürmek!
Bu mudur?
İnsanları tutuklamak, insanları ne için tutuklandıklarını bilmeden aylarca demir parmaklıklar ardında tutmak, taş duvarlar arasında ölüme terketmek!
Bu mudur?
Bu mudur, ‘hukukun üstünlüğü’nden anladığınız sizin?


Adam suçlu değil sanık, kansere yakalanmış, ölüyor, değil ‘delil karartmak’, yürüyecek, elini kolunu hareket ettirecek, konuşacak, düşünecek durumda bile değil artık, yine de ‘içerde’ tutmakta direnmek!
Bu mudur?
Bu mudur, ‘insan hakları’ndan anladığınız sizin?

Haftalardır iktidar yanlısı basına ‘birileri’ tarafından bilgi/belge servisi yapılıyor. Bunlara dayanarak yandaş basın dehşet senaryoları üretiyor. Henüz iddianamesi bile ortada olmayan bir davanın sanıkları peşinen suçlu ilan ediliyor.
Bu mudur?
Bu mudur, ‘basın ahlakı’ndan anladığınız sizin?


Ali Bayramoğlu, 8 temmuz 2008 tarihli Yeni Şafak’ta, “Kimi gazeteciler attıkları ve attırdıkları ‘Genç subaylar rahatsız’ gibi manşetlerle ordu içindeki müdahaleci grubun ‘lojistik-medyatik destek kolu’ gibi faaliyet gösteriyorlardı,” diye yazıyor.
Manşet, gazetemiz Cumhuriyet’in, manşeti attıran da arkadaşımız Mustafa Balbay. Bayramoğlu, ‘teröristlik’ten gözaltına alınan Balbay’ın serbest bırakılmasını içine sindirememiş, yazıyor.
Bu mudur?
Bu mudur, ‘gazetecilik’ten anladığınız sizin?
İktidara şakşakçılık, savcılara muhbirlik yapmak!
Bu mudur?

İlhan Selçuk gözaltına alınıyor, bunlarda bir sevinç, Mustafa Balbay ‘terör’ suçlamasıyla gözaltına alınıyor, bir alkış, salıverildiklerinde de öyle bir öfkeleniyorlar ki, sormayın…
Bu mudur?


İnsan, Cumhuriyet Gazetesi’ne, Cumhuriyet'çilere sataşmadan önce bir durup düşünür,
onca yazarını, Uğur Mumcu’sunu, Ahmet Taner Kışlalı’sını, Bahriye Üçok’unu, Cavit Orhan Tütengil’ini Muammer Aksoy’unu teröre kurban vermiş bir gazete terör yandaşı olabilir mi, onca yazarı darbe dönemlerinin askeri mahkemelerince tutuklanmış, işkence görmüş, ceza almış, hapis yatmış, sürgün yaşamış bir gazetenin yazarları darbeye, darbecilere destek verirler mi, diye

Sanrılar mı görüyorsunuz? Yanılsamalarla mı sarmalanmışsınız?


Sizin köşe yazarlığından, ‘düşün adamı’ olmaktan anladığınız iktidar odaklarına sırtınızı dayayıp Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’in özgürlükçü, laik, demokrat, yurtsever yazarlarına karşı yalanlar üretmek, kin kusmak mıdır?


Bu mudur?


Ne kadar süreceği bilinmez, ama bu devir mutlaka bir yerde sona erecektir. O gün geldiğinde bu müfteriler, muhbirler hangi yüzle insan içine çıkacaklardır?


Bir merak konusudur.