6 Aralık 2010 Pazartesi

HERKES KENDİ TUHAFLIĞINI YAŞAMAKTA ÖZGÜRDÜR - 08.11.2010

Dün Nilgün Cerrahoğlu ile Zeynep Oral arkadaşlarım da aynı konuya değindiler; onlardan esinlenip bir de ben yazayım dedim.

Konu, üç gün önceki Uluslararası Kadın Buluşmasında bir avuç kadının pankart açarak Başbakanı ve başbakancı kadınları huzursuz etmesi olayıdır.

Huzursuzluk kaynağı pankartta,Erkeklerin Sevgisi Her Gün 3 Kadını Öldürüyor veEşit Değilsiniz Dendikçe Daha Çok Öldürülüyoruz yazıyor. Olacak şey değil tabii, hem de İstanbul Kültür Başkenti 2010 gibi önemli bir etkinlik çerçevesinde yapılan bir toplantıda. Üstelik de Başbakan kadın mevzuunda konuşurken...

Bizim Başbakan boş gezmiyor bilindiği gibi, kendisini halktan koruyan korumalarla dolaşıyor hep. İriyarı, gürbüz çocuklar. E, böyle bir olay olacak da bir şey yapmayacaklar! Yapmışlar, açtıkları pankartla toplantının ahengini bozan kadınları derdest edip dışarı atmışlardır.

Salondaki başbakancı kadınlar ise gördüklerinden mutlu, bir yandan huzursuzluk çıkaran hemcinslerini yuhalarken, öte yandan Başbakana, Türkiye seninle gurur duyuyor! diye bağırmışlardır olanca sesleriyle.

Yakışmıştır. Başbakana da, o kadınlara da.

***

Daha önce bu köşede yazmıştım. Dünya Ekonomik Forumunun 2010 yılı raporunda 134 ülkede yapılan bir araştırma sonuçlarına göre kadın-erkek eşitliğinde Türkiyenin 124. sırada yer aldığı belirtiliyor.

Yakışıyor dememin nedeni de budur; Başbakanının, Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum dediği bir ülkenin konuya ilişkin uluslararası sıralamada 124.lüğü alması, geniş bir kadın kitlesinin ülkenin bulunduğu yerden mutlu olması gibi, bu mutluluğa gölge düşüren hemcinslerini yuhalaması da doğal değil midir?

Başbakancı, aynı zamanda da başları türbanlı bu kadınları artık iyice tanıyoruz. Onlar özgürlükçülerdir. Önce demokratlaşarak savaşımını vermişler, sonra da savaşımını verdikleri türbanı takarak özgürleşmişlerdir.

Bu size tuhaf, hem de çok tuhaf gelebilir. Ama unutmayalım ki herkes kendi tuhaflığını yaşamakta özgürdür.

Özgürleşmiş bu kadınlar, Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorumdiyen Başbakana yürekten bağlıdırlar, çünkü erkeklerle eşit tutulmak gibi bir dertleri yoktur.

Varsın, son yedi yılda kadın cinayetleri yüzde 1400 artmış olsun!

Bu, onların ilgi alanları dışındadır.

***

Ne yalan söyleyeyim, televizyon kanallarında ilk göründükleri dönemde merakla izliyordum acaba ne söyleyecekler diye. Giderek söyledikleri eskidi, söylediklerini yineler oldular, sıradanlaştılar. Kendi kendileriyle çelişmelerinden doğan tuhaflıkları bile ilgimi çekmez oldu.

Gördüm ki bunların onulmaz bir kimlikleşme-aidiyet sorunları var; türbanı aidiyetlerinin bir simgesi olarak görüyorlar. Bu simgeyi korumak için verdikleri savaşımın kendilerini bir arada tutacağına, güçlü kılacağına inanıyorlar. Aslında türbanın serbest bırakılmasını hiç istemiyorlar, serbest bırakılırsa ellerinden oyuncakları alınmış çocuklar gibi ortada kala kalacaklarını biliyorlar. İçinden nasıl çıkacaklarını bilemedikleri bir ikilemdeler. Onları tuhaflaştıran da bu!

Onların türban savaşımlarını insan hakları bağlamında destekleyen feministleri, salt, Ben kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum diyen Başbakana, Eşit değilsiniz dendikçe daha çok öldürülüyoruz diye pankart açtıkları için yuhalamak başlı başına bir tuhaflık değil midir?

Bırakalım tuhaflıklarının özgürlüğünü yaşasınlar.

Yaşadıkları kadar!

İYİ ŞEYLER DE OLUYOR BU ÜLKEDE - 07.11.2010

Sevgili dostum Ataol Behramoğlu dünkü yazısında, Ülkemizde yaşanmakta olan her şey kötü mü?diye sorduktan sonra, değil kuşkusuzdiyerek kendisi yanıtlıyordu sorusunu.

Ona katılıyorum. Aşağıdaki sözlerine de...

Son günlerde olan ve olabilecek en iyi şey, 3 Kasım tarihli ilk Onuncu Köyünde, İlhan Selçuk için sevgi satırlarıyla örülmüş, akıl ve duyguyla işlenmiş ilk yazısıyla, hepimizin gönüllerindeki yerini daha da güçlendiren Bekir Coşkunun Cumhuriyetailesine katılması oldu. Demokrasi için yürüyüşümüz şimdi daha güçlü ve uzun soluklu olacak...

***

Bu akşam sona erecek olan 29. İstanbul Kitap Fuarının son yıllardaki ziyaretçi sayısı 320 ile 350 bin arasında değişiyordu. Bu yıl ise bizleri daha ilk iki günde şaşırtan bir gelişme oldu; bu sayıda önemli bir artış gözlemledik. Bu akşam fuarın kapıları kapanırken ziyaretçi sayısı tam ne kadar olur bilemiyorum ama mutlaka 400 binin üzerinde olacak.

Bu artışın ardındaki nedenler nedir, bunu araştıracağız. Fakat ne olursa olsun bu, ülkemiz adına, ülkemizin geleceği adına olumlu bir gelişmedir.

Kitap fuarlarına gelmek, kitapları incelemek, kitap satın almak insanların bilgilenme, öğrenme gereksiniminin bir yansımasıdır. Uzun yıllardır edindiğimiz deneyimler bize bu gereksinimin toplumdaki arayışeğilimlerinin artmasına bağlı olarak yoğunlaştığını gösteriyor. Her arayışın temelinde ise belli bir durumdan kurtulma, çıkma, durumu değiştirme-dönüştürme arzusu yatar. Durum bir bunalıma dönüştüğü ölçüde de bu arzu giderek güçlenir. Sanırım, kitap fuarındaki olağanüstü ziyaretçi artışını insanlarımızdaki söz konusu arzunun güçlenmesiyle de ilişkilendirebiliriz.

***

Toplumumuz mutlaka kendisini sıkıştıran, acıtan, kanatan siyasal kıskaçtan kurtulmanın yollarını bulacaktır. İktidar sahipleri ne kadar uğraşsalar, ne kadar didinseler de toplumun kurtuluşu mutlaka gerçekleşecektir. İnsanlarımız beslendikleri yalanlardan artık kusma noktasına gelmiştir.

12 Eylül referandumu öncesinde iktidar sözcüleri tarafından söylenip sonrasında unutulan örneklerden yalnızca ikisi bile gelinen noktayı göstermek için yeterlidir.

İlki, taş atan çocuklara ilişkindir. AKP iktidarının demokratikleşme sözünün bir parçası olan bu konuda verilen sözler tutulmamıştır. Taş attıkları için tutuklanmış, hüküm giymiş ya da yargılanmakta olan çocukların yarıdan fazlası hâlâ içeridedir.

İkincisi, referandum öncesi topluma 12 Eylül 1980 darbesi suçlularının yargı önüne çıkarılacağı sözü verilmiştir. Baş suçlu Kenan Evrenin, simgesel olarak bile yargı önüne çıkarılmaması bir yana 2011 yılı bütçesiyle maaşı 11.400 TLden 12.300 TLye çıkartılmıştır. Bırakalım yargılanmasını, İstanbul-Kızıltopraktaki Kenan Evren Lisesinin adı bile değiştirilmemiştir.

Toplumumuz, çok şükür, binlercesi sayılabilecek bu yalanları göremeyecek kadar ahmak, salak, kör değildir.

***

Yine kitap fuarına dönerek yazımı bir teşekkürle sonlandırmak istiyorum. İstanbul Kitap Fuarının bugünlere gelmesinde fuara desteğini hiç esirgemeyen yazılı ve görsel basının önemli katkısı vardır. Özellikle televizyonların fuar özel programları ve gazetelerimizin yayımladıkları kitap eklerinin rolleri çok büyüktür.

Kitap eki deyince gazetemiz Cumhuriyeti anmadan geçemeyeceğim. Cumhuriyet, 1984 yılından itibaren kitap fuarları süresince okurlarımıza kitap eki vermeye başlayarak bu konuda da yazılı medyaya bir örnek oluşturdu. Fikir babası Okay Gönensindi. Mürşit Balabanlılar ve Turhan Günayın çabalarıyla önceleri Fuar Eki”, sonra Çerçeve”, daha sonra da Cumhuriyet Kitapolarak bugüne kadar geldi.

Emeği geçen herkese teşekkürler.

GÖZLERİM MUSTAFA BALBAY'I ARIYOR - Ğ3.11.2010

Tutuklandığımda Deniz emekliyordu ve henüz dişleri çıkmaya başlamıştı.

Yağmurun büyümesini adım adım izlemiş, yazmıştım. Denizi de öyle bir heyecanla bekliyordum.

Olmadı

Mayıstaki açık görüşte ağzında altı diş saydım.

Temmuzda usul usul yürümeye başladı. Görüş salonunda birlikte 8-10 adım attık.

2010 başında iyice afacanlaşmıştı. Açık görüşte, kapalı görüşte eğer uykuda değilse ortamın belirleyicisi oluyordu.

İlk oyunlarımız kapalı görüşte cama vurmaca çeşitleri oldu.

En güzel oyunumuz Nisan 2010 açık görüşündeydi. Kollarından tuttum, ayaklarıyla vücuduma tırmanmaya başladı. Tırmandı, tırmandı, göğsüme kadar gelince belinden tuttum, takla atma hareketiyle göğsümden yüzüme doğru adımladı. Tabanlarını burnumda, alnımda hissetmek ne güzeldi.

Derken telefonu keşfetti. 2010 Mayıs ayının ilk kapalı görüşünde, camın arkasında ben, elindeki telefonda sesim Arada cama vurdu, vurdu Artık pencereyi de iyice anlamış, keşfetmiş olmalı ki, cam bölmenin iki yanında açıp kapama kolu aramaya başladı.

Bulamayınca sinirlendi, cama vurdukça vurdu

Ağlamasa o kadar hüzünlü olmayacaktı. Görüp dokunamamanın acısını yüksek hissettiğim anlardan biriydi.

Burun direği sızlamasının tarifi böyle de yapılabilir.

***

Yukarıdaki satırları Mustafa Balbayın yeni çıkan, okumaya başlayıp elimden bırakamadığım Silivri Toplama Kampı ZULÜMHANE adlı kitabından aktardım.

Balbay 608 gündür Zulümhanede tutuklu. Neden, niçin, niye tutulduğunu bilmeden yatıyor. Adam mı vurmuş? Bir yere bomba mı koymuş? Silah mı kaçırmış? Teröristlere yataklık mı yapmış? Tümüne hayır! Salt iyi bir gazeteci olduğu, merak eden, araştıran, öğrendiklerini okurlarıyla paylaşan bir gazeteci olduğu için yargılanıyor. 608 gündür acı çektiriliyor.

Savcıya göre arkadaşımız bir darbeci; darbe yapıp hükümeti devirecek, devlet erkine el koyacak. Peki, bunu kimlerle yapacak? Bu sorunun yanıtını birlikte yattığı kişilere bakarak verebiliyoruz: İki gazeteci, iki bilim adamı ve üniversite rektörü, bir parti başkanı, üç de teğmen! Ya generaller, albaylar? Onlar yok, onlar dışarıda!

Özü dram olan bir komedi.

***

İstanbul Kitap Fuarı tüm coşkusuyla sürüyor. TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi dört gündür on binlerce kitapseverle dolup dolup taşıyor. Pazar akşamına kadar 400 binin üzerinde ziyaretçinin katılımı bekleniyor.

Balbayın yukarıda sözünü ettiğim kitabı fuarda en çok satılan kitaplardan biri; bir haftada dördüncü basımı yapılmış. Cumhuriyet Kitapları standının önünden her geçtiğimde orada olmadığını bilmeme karşın gözlerim onu arıyor. Şimdi burada olsaydı önündeki kuyruğun sonu görünmezdi, diyorum.

Balbay, binlerce okuruyla buluştuğu kitap fuarlarının yıldızlarından biriydi. Dava, yalnızca ailesini, yakınlarını, dostlarını değil, on binlerce okurunu da onun sevecenliğinden, sıcaklığından, gözlerinin ışıltısından yoksun bıraktı.

Ah, diyorum, Silivri yargıçları, ikisi değil, tümü ellerini vicdanlarına koysalar, vicdanlarıyla mantıkları arasında bir köprü kurup Balbayı serbest bıraksalar. O da çıkıp fuara gelse, hep olması gereken yerde olabilse ne güzel olur.

Hayal işte, ama kimi hayaller gün gelip gerçeğe dönüşmezler mi?

O gün niçin bu gün olmasın?

YÜZDE 10'LUKSEÇİM BARAJI YA DA ÜZERİMİZDEKİ DELİ GÖMLEĞİ - 01.11.2010

Genel seçimler büyük olasılıkla önümüzdeki yıl haziran ayının 5inde yapılacak. Seçmenler bu seçimlerde de sandığa Siyasal Partiler Yasasında gerekli değişiklikler yapılmaksızın, yüzde 10luk seçim barajı aşağıya çekilmeksizin gidecekler. Bu kadar yüksek orandaki seçim barajını gelecek seçimlerde de elimizi kolumuzu bağlayan, özgür hareket olanaklarımızı sınırlayan bir deli gömleği gibi üzerimizde taşıyacağız.

***

Seçim barajı tüm Avrupa ülkelerinde var ve her ülkenin kendi koşullarına göre belirlenmiş. Bir bakalım.

Almanya: Ülke genelinde yüzde 5 ya da bir partinin adaylarının üç seçim bölgesinde birinci olmaları durumunda.

Arnavutluk: Ülke genelinde yüzde 3, iki partinin ortak katılımında yüzde 5.

Avusturya: Ülke genelinde yüzde 4.

Belçika: Her bir seçim bölgesinde yüzde 5.

Bosna/Hersek: Ülke genelinde yüzde 3.

Bulgaristan: Ülke genelinde yüzde 4.

Çek Cumhuriyeti: Ülke genelinde yüzde 5.

Danimarka: Ülke genelinde yüzde 2.

Estonya: Ülke genelinde yüzde 5.

Faroe Adaları: Ülke genelinde yüzde 4.

Hırvatistan: Ülke genelinde yüzde 5.

Hollanda: Ülke genelinde 0.667.

İtalya: Ülke genelinde yüzde 4.

İspanya: Seçim bölgelerinde yüzde 3.

İzlanda: Ülke genelinde yüzde 5.

Karadağ: Ülke genelinde yüzde 3.

Kosova: Ülke genelinde yüzde 5.

Letonya: Ülke genelinde yüzde 5.

Litvanya: Ülke genelinde yüzde 5, iki ve/veya daha fazla partinin ortak katılımında yüzde 10.

Macaristan: Bölgesel oyların yüzde 5i.

Moldova: Ülke genelinde yüzde 5, bağımsızlar için seçim bölgelerinde yüzde 3, iki ve/veya daha fazla partinin ortak katılımda yüzde 12. Norveç: Ülke genelinde yüzde 4.

Polonya: Ülke genelinde yüzde 5, iki ve/veya daha fazla partinin ortak katılımında yüzde 8.

Romanya: Ülke genelinde yüzde 5, iki partinin ortak katılımında yüzde 8, ikiden çok partinin ortak katılımında yüzde 10. Rusya: Ülke genelinde yüzde 7.

İsveç: Ülke genelinde yüzde 4.

Sırbistan: Ülke genelinde yüzde 5.

Slovakya: Ülke genelinde yüzde 5, iki ve/veya daha fazla partinin ortak katılımında yüzde 10.

Slovenya: Ülke genelinde yüzde 4.

Ukrayna: Ülke genelinde yüzde 3.

Yunanistan: Ülke genelinde yüzde 3.

***

Görüldüğü gibi, ülke genelinde yüzde 10luk baraj gibi antidemokratik bir engel hiçbir Avrupa ülkesinde yoktur. Bu engel, 12 Eylül 1980 faşizminin, doğuşundan güdük olan demokrasimize giydirdiği bir deli gömleğidir. Bugüne kadar demokratlık savında olan ve TBMMde temsil edilmiş ve edilen partiler -BDP geleneği dışında- bir faşizan yaptırım olan bu engelin kaldırılması için hiçbir girişimde bulunmamışlardır.

Her olanakta yasaklara karşı mücadele ettiğini dile getiren AKP, başlı başına bir demokratik temsiliyet yasağı olan bu engeli kaldırmayı aklına bile getirmemektir. Bunu, AKPnin, sivil diktatörlüğe geçişte son eşik olan çoğunlukçuluk anlayışına uygun düşen bilinçli suskunluğuna verebiliriz.

AKPyi anladık da, peki CHPye ne oluyor? Elinde kapı gibi bir demokratikleşme raporu vardır. Oturup inceleseler, TBMMde çoklu temsiliyetin önemini kavrayıp buna göre davranacaklardır. Fakat zahmet edip okumuyorlar, bu tür raporlar genel merkezde dolap bekliyor. Sonra Sayın Kemal Kılıçdaroğlu çıkıyor, Seçim barajı yüzde 7ye çekilmelidir diyor. Niçin sözgelimi Danimarkadaki gibi yüzde 2, Yunanistandaki yüzde 3 gibi değil de Rusyadaki gibi yüzde 7? Bunu bilemiyoruz, Sayın Kılıçdaroğlu bize seçim barajlarının en fazla yüzde 5 olduğu Avrupadan bir ülkeyi değil de bir Avrupa ülkesi olmayan Rusyayı neden örnek aldığını açıklamıyor.

Böyle bir açıklamayı bekliyoruz.

***

Demokrat geçinen, fakat demokrasiyi içselleştirememiş partilerin yalanla özdeş vaatlerinden bıktık, usandık artık. Açık sözlü, mert politikacıları; özleri sözleri bir, politikaları saydam partileri özlüyoruz. Öyle bir sıkıştırılmışız ki özlemlerimizi dile getirmekten başka elimizden bir şey gelmiyor.

Bu ülkeye de, bu ülkenin sahipleri olan insanlarına da yazık.

KAFAYA ALINMAK - 31.10.2010

Haber kanallarından birinin ileti servisine aboneyim. Önemli haberleri özet olarak cep telefonuma gönderiyorlar. Yararlı bir hizmet olduğunu söylemeliyim. Ne var ki kimi zaman öyle haberler geliyor ki insan kafaya alındığı duygusuna kapılıyor. 29 Ekim günü böyle bir haber düştü cep telefonumun ekranına. Başbakanın eşi Cumhurbaşkanının Çankaya Köşkünde verdiği Cumhuriyet Bayramı resepsiyonuna gitmemiş. Yine o duyguya kapıldım. Emine Hanımın Cumhurbaşkanından da olsa gelen bir çağrıya uyup uymaması beni niye ilgilendirsin? İsterse gider, isterse gitmez, bana ne?

Doğal ki ardında yatan belli bir amaç var servis edilen bu türden haberlerin. Oturup, Acaba Emine Hanım Cumhurbaşkanının resepsiyonuna niçin gitmemiş olabilir? diye düşüneceğiz, yorumlar üretip birbirimize anlatacağız. Acaba Hayrünnisa Hanımla aralarında bir soğukluk mu var ya da Başbakan, eşinin bu kararını nasıl karşılamıştır, diye. Fasa fiso şeyler kısacası, iyi de tüm bunlar bizleri neden ilgilendirsin?

Amaç, bizleri asıl üzerinde düşünmemiz gereken konulardan, sorunlardan uzaklaştırmak. Çoğu zaman bu tuzağa düşmüyor değiliz ne yazık ki. Zamanımızın önemli bir bölümü bizi hiç ilgilendirmemesi gereken faso fiso konular üzerinde düşünmekle, konuşmakla geçiyor.

***

Başbakan, 12 Eylül referandumunun sonuçlarına ilişkin bir araştırma yaptırmış. Türkiye genelinde 75 bin kişiyle konuşularak bir yargıya varılmış. Buna göre, verilen hayır oyları seçmenin eğitim düzeyi yükseldiği oranda yükseliyor, oylar, seçmenin eğitim düzeyi düştüğü oranda da evete dönüşüyormuş. Başbakan, 12 Eylülde aldığı bu cahildesteğine çok şaşırmış. Vah ki vah! Ben de doğrusu Başbakanın ezelden beri bilinen bir gerçeğe salt bir araştırma sonucu ortaya çıktı diye şaşırmasına çok şaşırdım.

AKPnin talan kapitalizminden yararlanan yeniyetme girişimciler ile sekiz yıldır toplumun sindirimine sunulan fakat istenilen ölçüde sindirilemeyen koşullu özgürlük alanlarında doludizgin at koşturan yeniyetme liberaller dışında kalan toplum kesimleri hangi olağanüstü nedenlerle AKPyi desteklesinler?

Kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi davranmayan bireylerin yaşam olanaklarını daraltan, özgürlüklerini kısıtlayan, bin bir çabayla erişilen aydınlığı karanlığa dönüştürmek için elinden geleni ardına koymayan bir iktidarı ancak eğitimsizlerin desteklemeleri, desteklemiş olmaları doğal değil midir?

Bunda şaşılacak ne vardır?

AKPyi destekleyenler bu toplumun eğitimsizlikleri oranında en yoksun, en yoksul, en aç kesimleridir. Din gibi, iman gibi siyasallaştırılmış araçlarla kendi çıkarlarına aykırı davranışlara kolayca yönlendirilebilen kitlelerdir.

Eğitimli insan hiç celladının işini kolaylaştırır mı?

Eğitimli insanlar Emine Hanımın resepsiyon kararı gibi faso fisolarla kafaya alınmalarına izin verirler mi?

***

Bugün pazar. Günümü İstanbul Kitap ve Sanat Fuarında geçireceğim. Yayıncı, yazar, ressam dostlarımla buluşacağım, kitapları karıştıracağım, resimlerle, heykellerle ruhumu zenginleştireceğim. Binlerce ziyaretçiyle birlikte kitap ve sanat coşkusunu soluyacağım.

Gün boyu aklıma ne Çankaya Köşkü ne Cumhurbaşkanının resepsiyonu ne Emine Hanım ne de Başbakan gelecek.

KATİL ÇOCUK MASALI - 27.10.2010

Masalı biliyorsunuz, ama yine de belleğimizi tazeleyelim. O, küçücük bir çocuktu, ufacıktı. Top oynadı acıktı / Yerde buldu bir erik, / Kaptı bir alageyik. / Geyik kaçtı ormana, / Bindi bir akdoğana. / Doğan yolu şaşırdı, / Kaf Dağından aşırdı.” Serüveni böyle başlar katil çocukun.

Gel zaman git zaman kendini bir çölde bulur; dağdan yürür, kırdan gider, bir Dünya Güzelinin elinden sırlı elmayı yiyip gizli dünyayı görür. Geceler gündüz olur, çevresini aksakallı cüceler sarar, korkunç devler hortlar, cinler cirit oynar. Kesik başlar yürür saçlarını sürüyerek. Yüreği güm güm atar korkudan. Derken, bir de bakar ki başlarında çiçeklerle karşısında melekler... İçi ferahlar, sevinir. Kılıcını çıkartır, perileri kurtarır. Ne var ki, kurtardığı periler, adım adım geriler, kanatlarını açarlar, selam verir kaçarlar. Şaşırır çocuk, yola koyulur. Az gider uz gider, dolaşır, bir kapısı açık, öbürü kapalı Altın Köşke ulaşır. Şaşkınlıktan henüz kurtulamamıştır, açık kapı yerine kapalı kapıyı açar, açık kapıyı da kapatır. İçeri girer, bir atın önünde et, bir itin önünde de ot olduğunu görür. Hayvanlar açlıktan ağlaşmaktadır. Kollarını sıvar otu ata, eti de ite yedirir.

Bir odayı açar; oda elmastandır. İçeride bir dev uyumaktadır. Kılıcına davranıp başını keser devin, sonra da kesik başlı deve, Ey dev! diye sorar, Nerede dünya güzeli? Dev, Elinde eli! diye yanıtlar. Döner, bakar çocuk. Bir Kırgız elbiseli güzel kız yanında durmaktadır. Canında şimşek çakar. Kız güler ve der ki: Türk Beyi, tanıdın mı geyiği? / Kimse beni bu devden, alamazdı ancak sen, / Kaya deldin, dağ yardın,/ Geldin, beni kurtardın. Sevincinden ağlar çocuk. Sen, “Turan Meleği, / Türkün yüce dileği! / Yüz milyon Türk bu anda / Seni bekler Turanda.

El ele Turana doğru yola çıkarlar.

***

Yıllar geçer çocuk doğduğu yurduna, Trabzona geri döner; kentin mahalle kahvelerinde kendi gibi özbeöz Türk olan, damarlarında katıksız Türk kanı dolaşan arkadaşlar edinir. Bilardoya ara verip istekalarını duvara astıklarında memleket meselelerini konuşurlar. Vatanın, memleketin düşmanlarını ad ad belleyip onlara lanet okurlar. Ne var ki lanet okumakla düşmanlar yok edilemez. Başka şeyler yapmak gerekir; canlarını almak gibi örneğin. Bu başka şeylere aklı yatar çocuğun. Ben diye öne atılır. Hayallerini gerçeğe dönüştürmenin günü gelmiştir. Kimler olduğu bugüne kadar öğrenilemeyen, güçlü olasılıkla öğrenilmesi de istenmeyen birileri eline bir silah tutuştururlar. İstanbula doğru yola çıkar.

Onun yola çıkış nedenini Trabzonun ve İstanbulun jandarması, polisi, Mısırdaki Sağır Sultan ile birlikte herkes duymuştur. Ne hikmetse hiçbir önlem alınmaz. Çocuk, elini kolunu sallayarak gider kendisine söylenen yer ve saatte Hrant Dinki vurur. Hrant, kanlar içinde kaldırıma düşer, yüreğinin ve beyninin ak ışıltısını yansıtan gözleri kapanırken, katil çocuk koşar adım uzaklaşır olay yerinden. Takvim, 19 Ocak 2007yi, saat 15.00i göstermektedir.

Katil çocuk çok geçmeden babasının ihbarı üzerine yakalanır. Elinde Türk bayrağı, yanında üniformalı jandarmalarla basına fotoğraf pozları verir. Elmas Odada uyuyan devin başını kesen, Turanın masal kahramanı muamelesi yapılır katil çocuka. Dava başlar, sürer, sürer, sürer... Ve bu hafta mahkeme, cinayeti işlediğinde henüz 18ini doldurmadığından dosyasının Çocuk Mahkemesine devrine karar verir. Bu arada 20sini aşmıştır katil çocuk. Yasa, yasadır deniyor. Büyük olasılıkla dava sona erdiğinde Fatih Sultan Mehmetin İstanbulu fethettiği yaş olan 23ü çoktan aşmış olacaktır. Dava elbet bir gün sona erecek, alacağı cezaya 5 yıl çocuk indirimi uygulanacak, tutukluluk süresi de cezasından düşürüleceğinden hükümlü olarak hiç yatmadan çıkacaktır cezaevinden. Hukuk, hukuktur deniyor. Bu mu hukuk?

***

Hakkâri sokaklarında zırhlı polis araçlarına taş atan 13-14 yaşındaki çocuklar için düşünülüp çıkartılan yasa, demek ki artık taammüden cinayet işleyen soğukkanlı katiller için de uygulanacak. Bir kâbus görüyoruz sanki. Uyanalım istiyoruz, uyanamıyoruz.

Gerçekle masal birbirine karışıyor. Ayıramıyoruz.

KOLAY GELSİN - 25.10.2010

Gene birbirimize girdik. Oysa ne güzel referandumumuzu yapmış, yenenlerle yenilenler belli olmuş, Nâzım Hikmetin Şeyh Bedrettin Destanında söylediği gibi, yenenler, yenilenlerin ak libaslarında silmişlerdi kılıçlarının kanını”.

Ama şimdi anlıyoruz ki olmamış, yenenler yengilerini, yenilenler de yenilgilerini sindirememişler içlerine. Demek ki böyle olmuyor; anlaşmayı, uzlaşmayı, mutabakatı aklına bile getirmeden yap bir değişiklik paketi, at milletin önüne, Haydi, değiştiriverin şu anayasayı!” de, onlar da Baş üstüne desinler, değiştirsinler.

***

Üstelik değiştirdiler de, ama buna rağmen olmadı. Olamazdı da, çünkü sizin niyetiniz baştan kötüydü. Bir yandan demokrasi nutukları atarken, öbür yandan en kurnaz tilkilerin bile akıllarına gelmeyen işlere başvuracaktınız. Asıl amacınızın yüksek yargıyı ele geçirmek, egemenliğiniz altına almak olduğunu biliyorduk, sandığınız kadar ahmak değildik çünkü. Neyse, bari bıraksanız da yargıçlar, savcılar özgürce seçebilseydiler Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini! Ama hayır, ille de bir numara çevirecektiniz; çevirecektiniz ki namınız yürüsün.

Fakat burası Türkiye, delik deşik edilmiş bir ülke, siz istediğiniz kadar gizli tutmaya çalışın, burada tüm gizler dışarı çıkacak bir delik mutlaka bulurlar kendilerine. Nitekim Ankarada hazırladığınız aday listeleri de bir delik bulup aydınlığa çıktılar. Gördük. 10da 10! Tam isabet! İşin en komik yanı da tüm bu rezalete karşı hâlâ demokratik seçimden söz edebiliyor olmanızdı.

Artık RTÜK gibi, YÖK gibi HSYK de emrinizdeydi.

***

Ne var ki insanın başına ne gelirse sindirimsizlikten gelir, sizler de kazandığınız zaferi sindiremediniz. Dün bir, bugün iki YÖKçü müderris Yusuf Ziya Bey zafer sarhoşluğuyla kendini atıverdi ortaya, türbanlı kızlara, Haydi dedi, bundan böyle başlarınız kapalı derslere de, sınavlara da girebilirsiniz!Müderris Beyin hem anayasa hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını takmayan cevvaliyetine sizler bile şaşırdınız. Ama ok yaydan çıktı bir kez. Önce Yargıtay Başsavcısının uyarısı, ardından siyasal parti sözcülerinin yaylım ateşi, kamuoyunda yükselen tepkiler... Ne yapacağınızı bilemediniz. Öyle bir bilemeyişti ki, TBMM Başkanı, Yargıtay Başsavcısını yaptığı uyarı açıklaması nedeniyle TBMMden ve yüce Türk milletinden özür dilemeye bile çağırdı.

Yüce Türk milletinin olaylar karşısında şaşkına dönmüş bireyleri, Yargıtay Başsavcısı niçin bizden özür dilesin? diye kendi kendilerine sorarken, kabak yine saçları kapalı kızların başında patladı. Yeniden boy hedefi oldular. Yoksa bunu mu istiyordunuz aslında, Müderris Yusuf Ziya Beyin çıkışıyla bu sonuca mı varmaktı hedefiniz? Yeni bir mağduriyet durumu yaratmak! Bunu mu amaçlıyordunuz?

***

Şimdi de ilköğretim çocukları tutturdular, Biz de okula başımız kapalı gitmek isteriz diye. Öyle ya, onların ne günahı var.

Haydi bakalım. Yapın bir şeyler. Ya da yeni bir mağdur kesim yaratın, 12, 13, 14 yaşında kız çocuklarından müteşekkil”. Genel seçimlere çok kalmadı, sizeyse yeni malzeme lazım. Alın işte, bu çocuklardan daha iyi malzeme mi olur? Din, iman, ahiret, falan... Kürsülere çıkar konuşursunuz, hatta Fethullah Hocaefendi örneği televizyon ekranlarında hüngür şakır ağlarsınız. Millet zaten yalanla, dolanla beslenmeye alışmış. Yerler.

Bir seçim daha idare edersiniz.

Aman dünyanın 17. büyük ekonomisi olduğumuzdan, dev başarılara imza attığımızdan, yurdun dört bir yanını saran duble yollardan söz etmeyi ihmal etmeyin sakın. Milletin yarısı zaten batmış, bataklıkta yaşıyor, bataklıkta yaşayan bataklığı görebilir mi?

Kolay gelsin.