19 Ağustos 2010 Perşembe

BİR ÇINAR DAHA DEVRİLDİ - 14.03.2010

Onlar birbiri ardınca devrilip bizi eksilttikçe, yoksunlaştırdıkça Tanrıya isyan edesim geliyor.

Ömürdiyorlar, takdir-i ilahi işte”... İlerlemiş yaşlarından, başarılı hayatlar yaşamışlıklarından dem vuruyorlar.

Hiçbir teselli öfkemi dindirmeye yetmiyor.

Onlarsız bir dünyayı canlandıramıyorum gözümde, onlarsız yaşanacak dünya korkutuyor beni. Onlarsız olacak o yalnızlık.

Onlara en fazla ihtiyacımız olan bir zamanda gidiyorlar. Biliyorum, biraz bencillik, biraz da umarsızlık benimkisi, ama yadsımıyorum ki bunu.

***

Köktenci bir cumhuriyetçi, inançlı bir sosyalist olarak daha soracak, öğrenecek çok şeyi olan bir insanım ben. Gidenlerse bildiklerini soracak, deneyimlerinden öğrenecek olduğum hayat ustalarım.

İşte Turhan Selçuk, her karikatürü bir ders içeren, çizdiği her çizgiyle yaşamımıza anlam katan bir büyük usta.

Sevgili Emre Kongar dün ne kadar güzel anlattı, Turhan Selçuk: Zekânın, Sanatın ve Çağdaşlığın Sentezi başlıklı bire bir paylaştığım yazısında.

Bir anını bile boşa harcamadığı 88 yıllık bir hayatın sahibiydi o. Asker bir ailede kuvay-ı milliye ruhuyla yetişmiş bir Cumhuriyet çocuğuydu. Doğumundan bir yıl sonra kurulan Cumhuriyet ile birlikte büyüdü. Genç Türkiyenin kuruluş yıllarının hayatın içinden bir tanığıydı, o yılların devrimci coşkusuya özdeşleşti, bütünleşti.

İlk karikatürünü 19 yaşındayken Adanada, Türk Sözünde yayımladı. 69 yıllık meslek yaşamında devrimciliğinden, aydınlık bir Türkiyeye olan inancından hiç ödün vermedi. Gericiliğe karşı hiç yılmadan, dişe diş bir savaşım verdi.

Bizler onu bizi önce gülümseten, sonra düşündüren çizgilerinden tanıyıp sevdik. Tanıdıkça saygımız da büyüdü. Çok şey öğrendik ondan.

Artık aramızda değil. Ardında her biri diğerinden değerli binlerce çizgi bırakıp gitti.

Turhan Selçuk her zaman ülkesine ve ülkesinin insanlarına sahip çıkan, bu sahip çıkışın bedelini de ödemeye hep hazır bir sanatçıydı.

Şimdi ona sahip çıkma sırası onun ülkesinde ve insanlarında.

Sevgili İlhan Abiye, değerli eşi Ruhan Selçuka, kızı Aslı Selçuka, sevgili arkadaşım Füruzana, tüm yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

***

Bir acı haber de Antalyadan geldi. Aynı gün Pişman Değilim, Kendime Sürgün-Bibiye Mektuplar ve geçen hafta çıkan Kanatları Benzeyen Kuşlar adlı kitapların yazarı, sevgili dostum Şen Sahir Sılan yaşama veda etti. 83 yaşındaydı. 1921’de ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinin Evrak ve Tahrirat Müdürü olan Necmettin Sahir Sılanın kızıydı.

Uzun yıllar ABDde yaşadıktan sonra 1980lerin başında Türkiyeye dönüp sevgilisi, hayat arkadaşı, yazar Ali Neyzi ile birlikte Antalyaya yerleşti. Tanık olduğum en büyük aşktı onlarınki.

Ali Neyzi 2005 yılının yazında yaşamını yitirince Şenin de sağlığı bozuldu, son soluğuna kadar bu benzersiz aşkını dillendirmekten yorulmadı. YKYden çıkan son kitabı bu aşkın öyküsüdür.

Ölümünden bir hafta önce telefonda konuştuk; kitabını mutlaka okumamı söyledi, okudum. Kitabın sonuna bir not düşmüş, “…her zorluğa rağmen hayatın birlikte yaşanan güzelliklerini paylaşmaktı arzum. Hoşça kalın’’ diyor. Işıklar içinde yatsın.

Ailesine, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.

Cenazesi bugün öğle namazından sonra Erenköy Galip Paşa Camisinden kalkacak.

KERPİÇ ÜSTÜNE KURDUM BİNAYI - 10.03.2010

Okçular, Elazığın Karakoçan ilçesine bağlı, yaklaşık 350 olan nüfusunun tümü zaman içinde Alevilikten Sünniliğe dönmüş, anadili Kırmançi olan yoksul bir Kürt köyü. Okçularlılar biraz çiftçilik, biraz da hayvancılıkla hayata tutunmaya çalışıyorlar. Köyde bir ilköğretim okulu ve sağlık ocağı olmasına karşın içme suyu ve kanalizasyon şebekesi ile doktoru, ebesi, PTT acentesi bulunmuyor.

Okçular, çok eski bir köy; ilginç bir öyküsü var. Adı, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubatın okçularından Okçu Yusuftan gelmedir. Mevlana Celaleddin Ruminin babası Bahaeddin Veledin müridi olan Okçu Yusuf, Celaleddin Rumi, babası ve müritleriyle Konyaya gitmek üzere Belhten çıktıktan sonra bir süre bu köyde kalmışlardır. Alaaddin Keykubat da Okçu Yusufla burada tanışmış, onun ok atmadaki ustalığına olan hayranlığının ifadesi olarak köyü kendisine bağışlamıştır.

Köy ne değin eski ise köyde kullanılan kerpiç yapı teknolojisi de o değin, hatta çok daha eskidir. Bilindiği gibi ilk kez Mezopotamyada görülen kerpiç yapıların tarihi M.Ö 6000-5000 yıllarına uzanmaktadır. Anadoluda ise ilk örnekleri Caferhöyük, Akarçay Tepe ve Çayönünde görülen, çağımıza göre geri ve depreme dayanıksız, ölümcül bir teknolojidir.

Toprak, su ve saman karışımından elde edilen balçığın tahta kalıplara dökülerek kurutulmasıyla elde edilen bu yapı malzemesi deprem kuşağında bulunan Anadoluda tarihten günümüze dek yüz binlerce insanın yaşamına mal olmuştur. Son Elazığ depreminde 51 ölümün çoğu kerpiç evlerin çökmesi sonucu gerçekleşmiştir. Dolayısıyla çiğ kerpiç mutlaka vazgeçilmesi gereken bir yapı malzemesidir.

***

Ne var ki vazgeçilememektedir; yoksulluk buna engeldir. Deprem ölümlerine bir sorumlu, bir suçlu göstermek gerekiyorsa suçlu, kerpiç değil, insanları bu ölümcül malzemeyi kullanmaya zorlayan yoksulluktur. Başbakanın, Suçlu kerpiçtir!’’ demesi kolaycılıktır, gerçeği gözden kaçırmaya yönelik bir davranıştır.

Türkiye, ekonomik yönünü kapitalizm olarak belirlemiştir. İnsanın insan tarafından sömürülmesi zemininde işleyen kapitalist düzende ülkenin zenginlikleri toplumun görece dar bir kesiminde toplanırken, geniş kitleler sürekli olarak görece yoksullaşırlar. Özellikle kapitalizmin çarpık olarak geliştiği Türkiye gibi ülkelerde yoksulluğun en derin belirtileri Okçular gibi kırsal yerleşim bölgelerinde görülmektedir.

Türkiye kapitalizminin edinilen zenginlikleri ülke geneline yaymak, toplumun geneline adil olarak paylaştırmak gibi bir sorunu yoktur. Kapitalizmin sosyal sorumluluk ahlakı geliştirmesi bir yana, işbirlikçi politikacılar aracılığıyla toplumda var olan paylaşımcılık, sosyal adalet, insanları eşit görmek gibi insancıl duygular da, -yarışmacılığın önünde engel olarak görüldüğünden-, bilinçli olarak köreltilmektedir.

***

Türkiyede egemen güçler ve onların iktidardaki işbirlikçileri tarafından topluma dayatılan ekonomik liberalizm uygulama sonuçları açısından toplumsal ahlaksızlıkla eşanlamlıdır. Sermayenin özgürlüğü adına özellikle kırsal bölgelerde özelleştirmeler yoluyla devlete ekonomiden el çektirilmiş, istihdam olanakları kısıtlanmış, bir yandan ekime elverişli toprakların bölünüp küçülmeleri, öte yandan hayvancılığın kökünün kurutulmasıyla küçük topraklı ve topraksız köylüler kendi yazgılarıyla baş başa bırakılmıştır.

Anadolunun binlerce köyündeki yüz binlerce toprak işsizinin Türkiye İstatistik Kurumu verilerinde sayısal bir değeri bile yoktur.

AKP iktidarı, altı kapitalist, üstü feodal, ucube-kapitalist anlayışıyla bu olumsuz gelişme sürecine tüy dikmiştir. Kentte ya da kırda yaşıyor olsun, her insanımız ülkemizi, toplumumuzu Çöl-Arabıgözüyle değerlendiren ve eline aldığı her sorun elinde kalan bu iktidarın deprem yıkımları dahil hiçbir yaramıza merhem olamayacağını görmelidir.

Yoksa daha çok bina çöker tepemize, kerpiç üstüne kurduğumuz...

18 Ağustos 2010 Çarşamba

ŞUNA 'MİLLİ İRADE' DEMEYİN LÜTFEN - 08.03.2010

Hükümet, 60 günlük hazırlık dönemine ilişkin tasarıyı TBMMye onaylatarak kısa süreli halkoylamalarının yolunu açtı. Bu dolaysız demokrasi yöntemini kullanarak dilediği yasa değişikliklerini gerçekleştireceğini düşünüyor.

Kendilerince akıllı bir yol; Başbakan bu yolu milli iradeolarak tanımlıyor. Televizyon kameraları önünde bu tanımlamayı yaparken takındığı yüz anlatımına bakılacak olursa, söylediklerine gerçekten inanmışçasına bir görüntü veriyor.

Oysa işin gerçeği bu değil! Çünkü kapitalizm öncesi düşünce sistemlerinin egemen olduğu toplumlarda halkoylamasının, sonucu başından belli bir yöntem olduğu biliniyor. Bu tür toplumlarda milli irade kavramının demokrasi ile eşdeğerliliğini savunmak olası değil. 12 Eylül 1980 darbesine yasallık kazandıran, seçmenlerin yüzde 92sinin evet oyu verdiği halkoylaması bunun somut bir örneği değil midir? Ya da üzerimize anayasa adı altında bir deli gömleği giydiren o halkoylamasını milli iradenin tecellisi olarak kabul edebilir miyiz?

***

Milli iradenin Türkçesi ulusal istençtir. Bu da demokratik toplumlarda bireylerin hiçbir baskı altında olmaksızın özgürce geliştirdikleri düşüncelerini toplu olarak oya dönüştürdükleri bir yöntemin ortaya koyduğu sonuç anlamına gelmektedir.

Bu bağlamda ne Türkiye demokratik bir ülkedir ne de toplum bireysel özgürlükleri ve demokrasiyi içselleştirme şansına sahip olmuş insanlardan oluşmaktadır.

Unutmayalım, biz hâlâ iktidar politikacılarının odunu aday gösterseler halkın o odunu milletvekili yapacağını söyleyebildiği ya da bir Başbakanın partisinin milletvekillerine dönüp, Siz isterseniz hilafeti bile geri getirirsiniz!’’ diyebildiği bir ülkede yaşıyoruz.

***

Ulusal istençin halkoylaması yoluyla belirlenebilmesi için o ülkede olmazsa olmaz koşulların gerçekleşmiş olması gerekir. Uluslaşma sürecinin tamamlanmış olması, burada birincil önem taşımaktadır. Bu süreç Türkiyede tamamlanamadan İslamın üstyapı kurumlarında belirleyici bir olgu olarak ortaya çıkmasıyla kırılmıştır.

Bilindiği gibi, uluslaşma süreci sonunda ortaya çıkan ulus ve ulus bilinci, kapitalizmin gelişme düzeyine bağlı olgulardır. Klasik toplumbilimsel çıkarımlarda bir ülkede altyapıyı oluşturan üretim biçimi/ilişkileri (bu durumda kapitalizm) işleyen süreçte kendine özgü hukuk, ahlak, sanat, kültür, toplumsal yaşam biçemi vb. üstyapı kurumlarını yaratır. Toplum alt ve üstyapının birbirleriyle etkileşiminin düzeyine bağlı olarak gelişir.

Türkiyede ise altyapısı ve üstyapı kurumlarıyla kapitalizm öncesi üretim biçimi/ilişkileri olan feodalizmin çözülme sürecinin hızlanmaya başladığı noktada, muhafazakâr partiler tarafından doğası gereği bir dogmalar bütünü olan din devreye sokularak bu süreç kırılmıştır.

Bugün başta kapitalistleşme sürecinin hızlı işlediği Orta Anadolu kentlerinde bile toplumsal, siyasal, kültürel yaşamı yönlendiren üstyapı kurumları kapitalist/liberal değil, feodal niteliktedir. Ne altına vahşi kapitalizmin, üstüne de dayatmacı feodalizmin egemen olduğu Orta Anadolunun ucube sosyo-ekonomik/kültürel yapılanmalarında, ne de Doğu ve Güneydoğu Anadoluda hâlâ egemenliğini sürdüren feodal şeyh/şıh/ağa düzeninde bir doğrudan demokrasi yöntemi olan halkoylaması için gerekli koşulların varlığından söz edilebilir.

Dolayısıyla olası bir halkoylamasının sonuçlarından milli iradenin tecellisi diye söz etmek doğru değildir.

Ulusun, ulusallığın bilincinde olmadığı yerde istenci de olamaz.

Birkaç yıldır bu ülkede su yüzüne çıkan çatışmanın bir nedeni de bu değil midir zaten?

HAFTANIN İÇİNDEN NOTLAR - 07.03.2010

Hafta içinde dünya, yalnızca Türkiyede görülebilecek bir olaya tanık oldu. Bir terör suçu sanığı, komutası altındaki 30 bin askerle bir tatbikat yönetti. Dünya basını Üçüncü Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berke geniş yer ayırdı haberlerinde. Orgeneral, Erzurum Cumhuriyet Savcılığına ifade vermeye gideceği yerde ağır kış koşullarında ordusuna komuta ediyordu. Gerçekten de tuhaf/olağandışı bir durumdu.

Bir terör suçu sanığına tanklı, toplu, tüfekli koskoca bir ordunun emanet edildiği görülmüş ve hiçbir zaman da görülebilecek bir olay değildi.

Akıllara takılan bir soru da şuydu: O orgeneral, o orgeneral olmasaydı da kendisini ifadeye çağıran başsavcının makamına, -Allah göstermesin- ordusunu da peşine takıp gitmeye kalksa acaba ne olurdu? Ortaya nasıl bir görüntü çıkardı?

***

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) uzunca bir zamandan beri Türkiye Kas Hastalıkları Derneğini yerinden yurdundan etmek için büyük bir çaba harcıyor. Sudan nedenlerle dernek, 18 yıldır çalışmalarını sürdürdüğü mekândan çıkartılmak isteniyor. İBBden derneğe gönderilen yazıda, tahliye kararının kamu menfaatına alındığı ileri sürülüyor. Oysa 32 yıl önce Prof. Dr. Coşkun Özdemirin öncülüğünde kurulmuş olan ve ülkemizde sayıları 100 bine varan kas hastaları için yaptığı çalışmalar dünya tıp kamuoyunca övgü gören dernek 08.06.1992 tarih ve 3137 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile Kamu Yararına Çalışan Dernek statüsüne alınmış. Şimdiyse dernek, tahsis amacına uygun davranmadığı gerekçesiyle İBB tarafından sokağa atılıyor.

İnsan bu durumda İBBnin ev sahibi olduğu bu mekâna ilişkin olarak Türkiye Kas Hastalıkları Derneğininkinden daha yararlı hangi kamusal çalışmaları öngördüğünü merak ediyor. İBBnin Sayın Başkanı Kadir Topbaş dileriz bunu kamuoyuna açıklar. Bizler de hem meraktan hem de bir kültür başkenti yönetiminin neden olduğu utançtan kurtuluruz.

***

TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından düzenlenen ve dokuz gündür süren 8. Bursa Kitap Fuarı bu akşam yeni bir ziyaretçi rekoruyla kapanıyor.

Dokuz gün boyunca 200 binin üzerinde kitapsevere ev sahipliği yapan fuarda 220 yayınevi kitaplarını sergiledi. Düzenlenen 88 kültür ve edebiyat etkinliği ile 396 imza gününde yüzlerce yazar, şair, sanatçı, bilim adamı Bursalı kitapseverlerle buluştu.

Fuarın açılışında yaptığı konuşmasında, Ben artık bir kenti o kentte yaşayanların kitaplarla olan ilgisine bakarak değerlendiriyorum’’ diyen TÜYAP Kültür Fuarları Danışma Kurulu Başkanı sevgili Doğan Hızlana hak veriyorum. Kentler gerçekten de kitaplarla, o kitapları okuyan insanlarla aydınlanıp güzelleşiyor.

TÜYAP nisan ayında 15. kez İzmirli/Egeli, mayıs ayında da ilk kez Diyarbakırlı/Güneydoğulu kitapseverlere açacak kapılarını.

***

Sosyal sorumluluklar üstlenen kurum ve kuruluşların topluma verdiği hizmetlerin bir yerde karşılığını görmesi hoş bir şey.

TÜYAP, Kitap Fuarları ve Sanat Fuarı ile ülkemize ve toplumumuza kattıklarını değerlendiren Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinin verdiği bu yılki üç Akademi Ödülünden birine layık görüldü. Düzenlenen törende Üniversite Rektörü, heykeltıraş Sayın Prof. Dr. Rahmi Aksungurun el emeği olan heykeli TÜYAP adına alan Yönetim Kurulu Başkanı sevgili Bülent Ünalı o çorbada tuzu bulunan Tüyaplılardan biri olarak yürekten kutluyorum. Doğal ki öbür ödüllerin sahipleri Pera Müzesini ve İş Bankasını da.

İKTİDAR BAŞARIDAN BAŞARIYA KOŞUYOR - 03.03.2010

AKP iktidarı son zamanlarda kazandığı Kürt/Demokratik/Milli Birlik açılımı, medyaya tanıdığı geniş özgürlükler, taş atan çocuklara ilişkin yasa değişikliği gibi önemli başarıların yanı sıra bir başarının altına daha imza attı.

Başbakan tarafından küresel krizin teğet geçtiği ülkemizde işsizlik oranı 2009 sonu verilerine göre yüzde 14e yükseldi. Her şeyin güllük gülistan olduğu bir ortamda kayıtlı işsizler ordusuna 865 bin kişi daha katmak başarı değildir de nedir?

Bu rakamları dikkatlice okuyalım. Son sayıma (2010) göre Türkiyenin nüfusu 72.561.312dir. Bu sayı içinde 0-14 yaş grubunun payı yüzde 26, 15-64 yaş grubunun payı yüzde 67, 65 ve üzerindekilerin payı ise yüzde 7dir.

Çalışma çağındaki nüfusu 15-65 yaş grubunda yer alan ve yüzde 67lik oranla en kalabalık grup olan 48.616.079 kişi oluşturmaktadır. Bu sayılar temel alınarak ülkemizdeki resmi işsizlerin sayısı 6.806.252 olarak belirlenmektedir. Bu somut veriler ortadayken Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı 3 milyon 471 bin resmi/kayıtlı işsiz sayısı yanıltıcıdır, iktidar adına kamuoyunu aldatmaya yöneliktir.

Öte yandan ülkemizde iş bulma umudunu yitirdiğinden kayıt dışına düşmüş çok sayıda bezgin işsizle gizli işsizin olduğu da bilinmektedir. Bu sayının, konunun uzmanları tarafından en az kayıtlı işsiz sayısı kadar olduğu belirtilse de biz iyi niyetle bu sayının toplam sayı içinde yüzde 6nın karşılığı olan 2 milyon 900 bin olduğunu varsayıyoruz. Bu durumda ortaya çıkan toplam işsiz sayısı 9 milyon 706 bin 252dir.

***

Bu arada Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) düzenli olarak memnuniyet araştırmaları yapmakta ve her araştırmadan toplumun büyük çoğunluğunun hayatından memnun olduğusonucu çıkmaktadır. İşsizliğin, yoksulluğun, açlığın diz boyu olduğu bir ülkede insanların çoğunluğunun hayatlarından memnun olduklarını söylemeleri ya TÜİKin soru formlarının şikeli hazırlanmasının ya da toplumumuzun çok geniş bir kesiminin kendine yabancılaşacak ölçüde uyutulduğunun bir sonucudur.

Her iki durumda da sonuç bir başarı olarak AKP iktidarının hanesine yazılmalıdır. Özellikle işsizliğin yüzde 25in üzerine yükseldiği genç nüfusun yüzde 60ına Hayatımdan memnunum dedirtmek her babayiğidin harcı değildir!

***

Her salı günü Başbakanın TBMM grup toplantısında AKP milletvekilleri ve yandaş konuklara verdiği vaazları dinledikçe onun, kendisini dinleyen herkesi ahmakyerine koyduğuna ilişkin kanım giderek pekişiyor.

Bir Başbakan, çalışma çağındaki nüfusun yüzde 14ünün resmen işsiz olduğu, aynı zamanda da işsizleşme sürecinin sürdüğü bir ülkede ekonominin iyiye gittiğini, hatta düze çıktığını nasıl söyleyebilir?

O söylüyor.

Bir başbakan, daha bir hafta önce medya patronlarına iktidar karşıtı köşe yazarlarını kulaklarından tutup atın, demişken bir hafta sonra mikrofon başına geçip ‘’Biz gerçek demokratlarız!’’ diyebilir mi?

O diyor.

İşin en ürkünç yanı da o bunları derken, söylerken yandaşlarından büyük alkış alıyor, TBMM AKP grup salonuna ısmarlanmış genç AKPliler, Türkiye seninle gurur duyuyor diye bağırışıp orasını bir futbol stadyumuna çeviriyorlar.

Başbakan da, yandaşları da her geçen gün gerçeklerden uzaklaşıyorlar. Her söylediklerini gerçek olarak görmek gibi tehlikeli bir süreç içindeler. Bu sürecin kendi sonlarını getireceğini göremiyorlar. Gördükleri zaman çok geç olacak, ama iyi de olacak!

Öyleyse bırakalım, en büyük başarısızlıklarını başarı sanmayı sürdürsünler.

OTORİTERİZM, MEDYA VE REİS - 01.03.2010


Ben bu yazıları yazan gazetelerin patronlarına sesleniyorum; Ne yapayım hâkim olamıyorum diyemezsin. Sen maaşını veriyorsun. Bir taraftan gelip hükümete vuracaksın bir yandan da köşe yazarlarına sahip olamayacaksın. Bu noktada ben uyarımı yapmak zorundayım. Bu ülkeyi germeye de hakları yok... Bir ülkenin yönetiminde bu tür anlayışların yeri olamaz. Herkes fikrini söyler ama o insanlara da o kalemi teslim edenler Kusura bakma kardeşim bu dükkânda sana yer yok demeli. Herkesin birlik ve beraberliğe ihtiyacı var.’’

Başbakanın bu sözleri gazetecileri, özellikle de köşe yazarlarını öfkelendirdi. Kimi iktidar şakşakçıları bile, Başbakan bunları söylememeliydi!’’ diye yakındılar köşelerinde.

Oysa Başbakanın bu sözlerinde kendi siyasal/ideolojik yaklaşımına ters düşen bir yan yoktu. Asıl anlaşılmaz olan köşe yazarlarının bu sözleri şaşırtıcı bulmaları, kötü bir sürprizle karşılaşmış gibi öfkelenmeleriydi.

***

Kendisinin bu ülkenin en iyi bileni, en doğru söyleyeni, bu ülke için en iyi düşüneni, en doğru konuşanı olduğuna inanmış, kendi inandıklarına toplumun geniş bir kesimini de inandırmayı başarmış, ülkeyi adım adım kafasında tasarladığı, bu satırların yazarının otoriterizm olarak tanımladığı kapalı bir rejime götüren Reisin bu sözleri önemliydi. Her şeyden önce toplumun algısında köklü bir değişim olmadığı durumunda yarın nasıl bir Türkiyede yaşanacağına ilişkin somut ipuçları veriyordu.

Ülke için öngörülen, tek sesli bir düzendi. Bu düzende yazılı, görsel ve işitsel basına/medyaya düşen, düzen sahiplerini övmek, eğer kalmışsa karşıtlarını yermek, özellikle de Reisin her yaptığını, her söylediğini alkışlamaktı.

Bu bağlamda Başbakanın yukarıda aktardığımız sözleri söylediği AKP İl Başkanları Toplantısı geleceğe ışık tutan somut bir örnekti. 81 ilden gelen il başkanları Başbakanın ağzından çıkan her söz gibi bu sözlerini de avuçlarını patlatarak alkışlamışlar, onaylamışlardı.

Ayrıca bu sözler mutlaka o ortamda söylenmesi gerektiği için söylenmişti. Plansız, kendiliğinden, doğaçlama gibi bir durum söz konusu değildi. İl başkanları Reislerinin nasıl bir basın istediğini somut olarak duymalı, belleklerine kazımalı, kendi illerinde yerel basınla olan ilişkilerini istenen doğrultuda yeniden düzenlemeliydiler. Dinlemişler, belleklerine kazımışlar, duyduklarını onayladıklarını alkışlarıyla göstermişlerdi. Reis de bu alkışlar karşısında duyduğu hoşnutluğu yüzüne yansıtarak konuşmasına kısa bir ara verip kendisini alkışlayanları izlemişti.

Bu arada ulusal basına da gözdağı verilmişti; o kadar.

***

AKP İl Başkanları Toplantısı, Başbakanın kendisini en dokunulmaz, en karşı çıkılmaz, bu nedenle de en özgür duyumsadığı yerdir. Bu toplantılarda kendisini dinleyenlerin, kendisini her an alkışlamaya hazır olanların, ülkenin geleceğine ilişkin olarak tasarladıklarını hiçbir koşul ileri sürmeden paylaştıklarının bilincindedir.

Koşulsuz inanç, biat kültürünün özüdür. Türkiyenin adım adım götürüldüğü kapalı, otoriter siyasal/toplumsal/kültürel yapının temelini de bu öz oluşturmaktadır. AKP il başkanları Türkiye için öngörülen bu yapının taşıyıcıları, bir başka deyişle Reisin 81 ilimize yayılmış elçileridir.

Bir gerçek gözden kaçırılmamalıdır. Türkiye için öngörülen siyasal/toplumsal/kültürel yapının oluşum doğrultusu merkezden çevre yönüne değil, çevreden merkez yönündedir. Böyle bakıldığında ülkenin orta kesimleriyle kıyı şeritleri arasında ortaya çıkan fark rastlantısal değildir.

Başbakanın sözlerine öfkelenen kimi köşe yazarı dostlarımızın onun söyledikleri kadar ondaki bu sözleri söylemeyi kaçınılmaz kılan kişisel ideolojik/kültürel yapılanması üzerinde de düşünmelerinde yarar vardır.

17 Ağustos 2010 Salı

TIKANMA - 28.02.2010

Sevgili okurlar, öyle olaylar oluyor ki insan bunların karşısında ne düşüneceğini, ne söyleyeceğini bilemiyor. Epeyce bir zamandır ben de o durumdayım. Yok, kesinlikle şaşkınlık, zorlanma, hele yılgınlık söz konusu değil. Belki geçici bir tıkanma, o kadar.

Dün kitaplığımı karıştırırken elime Nâzım Hikmetin 1945 yılında Bursa Cezaevinde yazdığı Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirlerigeçti, birkaç şiiri sizlerle paylaşayım istedim.

***

Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim

Akarsuyun

Meyve çağında ağacın

Serpilen gelişen hayatın düşmanı

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına

-çürüyen diş, dökülen et-

bir daha dönmemek üzere yıkılıp gidecekler

ve elbette sevgilim, elbet

dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle; işçi tulumuyla

bu güzelim memlekette hürriyet

***

Bursada havlucu Recebe,

Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,

fakir-köylü Hatçe kadına,

ırgat Süleymana düşman,

sana düşman, bana düşman,

düşünen insana düşman,

vatan ki bu insanların evidir,

sevgilim, onlar vatana düşman

***

Bizi esir ettiler,

bizi hapse attılar:

beni duvarların içinde,

seni duvarların dışında.

Ufak iş bizimkisi.

Asıl en kötüsü:

bilerek, bilmeyerek

hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması..

İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,

namuslu, çalışkan, iyi insanlar

ve seni sevdiğim kadar sevilmeye layık