17 Ağustos 2010 Salı
KIEV'DE GOGOL'ÜN İZİNDE - 24.02.2010
20. YÜZYIL KÜRESELKCİLERİNDEN KULAKLARA KÜPE KÜRESEL SÖZLER -
“İngiliz ulusuna karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecit’ten miras aldım. Ümidimi Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım.” (Vahdettin, Osmanlı Padişahı)
“Padişah ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir.” (Damat Ferit Paşa, Sadrazam)
“Ankara, Sevr Antlaşması’nı kabul etmelidir.” (Tevfik Paşa, Sadrazam, 04.11.1920)
“İngiltere’ye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.” (Salih Paşa, Sadrazam, 20.08.1921)
“Kendim, kabinedeki arkadaşlarım, Sultan ve geniş bir halk kitlesi adına katiyet ve ciddiyetle temin ederim ki, umumun arzusu İngiltere tarafından idare edilmektir.” (Mustafa Şerif Paşa, Hariciye Nazırı, 16.12.1918)
“General Paraskevopulos’un ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara önlerinde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz!” (Ali Rüştü, Adliye Nazırı, 12.07.1920)
“Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Anadolu’yu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.” (Rıza Tevfik, ‘Feylezof’, 1920)
“İngiliz mandası istediğinizi bütün İtilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.” (Sait Molla, Yazar, Adliye Nezareti Müsteşarı ve İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı, 23.05.1919, Belediyelere Genelge)
“Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asya’nın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim?” (06.02.1921) “Bu ükedeki yabancı askerler, Teşkilat-ı Milliye’den bin kere daha iyidir.” (11.11.1920) (Ali Kemal, Yazar ve Nazır)
“Anadolu’da bir patırtı, bir gürültü, kongreler, beyannameler falan, sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı? Hangi teşkilatın, hangi kuvvetin var? Bu ne hayal! Kuzum Mustafa, sen deli misin?” (Refik Halit Karay, Yazar, 1919)
“Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.” (21.05.1919) “İstiklâl diye bağıranlar kötü niyetlidir.” (31.08.1919) “Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?” (23.03.1920) “Yunanistan kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denen çapulcuları tamamen tepeleyecektir.” (08.09.1920) (Ref’i Cevat Ulunay, Yazar-Gazeteci)
“Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.” (Abdurrahman Bey, Adana Valisi, 05.11.1920)
“Padişahın izni olmadan, yabancı askerlere karşı duranları, asker ve para toplayanları tek tek veya topluca öldürmek İslamın gereği ve görevidir.” (Dürrizade Abdullah, Şeyhülislam, 1920. Fetva)
***
Olağanüstü günler yaşadığımız, sınırsız demagojik saldırılarla boğuştuğumuz bugünlerde, geçen yüzyılda kalmış, fakat uzantıları günümüze kadar gelmiş küreselci devlet adamlarının, politikacıların, yazarların, gazetecilerin, din adamlarının ulusal bağımsızlığa ilişkin görüşlerini anımsamakta yarar var düşüncesiyle kaleme aldım bu yazıyı. Tanrı bizi bunlar gibilerden korusun!
ÜLKENİN ÖTEKİ ÇOCUKLARI - 21.02.2010
13-14 yaşında olmalıydı çocuk; kendinden bir iki yaş büyük gösteren kendisi gibi hırpani giysili iki arkadaşıyla birlikte kaldırımın kenarına park etmiş arabaların arasında ‘bir şey’ bekler gibi dikiliyordu. Kadayıf yediğim tatlıcının caddeye bakan camekânının yanına yerleştirilmiş masamdan bir süredir onları izliyordum. Hava kararmıştı; bir ara aklıma, ‘Bu çocuklar orada ne bekliyorlar’ sorusu takıldı. Aklıma ilk gelen kapkaççılık olasılığıydı. Avlarını bekleyen kapkaççılar olabilir miydi onlar? Özellikle üzerine karanlık çöktüğünde insanlarının güvenlik duygularının tümüyle sarsıldığı İstanbul gibi bir kentten gelmiş bir yabancının aklına bu olasılıktan başkası gelmiyordu. Kafamda oluşmuş o önyargıyı kovmak istiyor, fakat yerine koyacak başka bir neden bulamıyordum.
Çocuklar hâlâ aynı yerde, iki otomobilin arasında dikiliyorlar, fakat ne konuşuyorlar, ne şakalaşıyorlar, ne de gülüyorlardı. Orada oluşlarına hiçbir anlam yükleyemediğim ölçüde kuşkularıma giderek daha fazla hak veriyordum.
***
Derken hiç beklemediğim bir durumla, bir görüntüyle karşılaştım.
Onlara göre kaldırımın sol yönünden başının üzerinde boş bir tepsi taşıyan bir adam geliyordu. Adam tam yanlarından geçiyordu ki yukarıda sözünü ettiğim çocuk arabaların arasından çıktı, adama arkasından yaklaşarak ayaklarının ucunda yaylanarak sağ elini boş tepsinin içine attı ve işaret parmağıyla tepsinin kenarını sıyırdı. Parmağında ne olduğunu seçemiyordum, ağzına götürdü, emdi, yeniden arkadaşlarının yanına döndü. Gördüklerim ilgimi çekmişti, kendime bir porsiyon kadayıf daha söyleyip beklemeye başladım.
Aradan çok geçmedi aynı adam bu kez başının üzerinde taşıdığı dolu bir tepsi kadayıfla kaldırımın sağ yönünde göründü ve çocukların yanından yürüyüp gözden kayboldu. Çocuklar aralarında sözleşmişlercesine adama hiç bakmamışlar, en ufak bir ilgi göstermemişlerdi.
Kadayıfımı bitirmiş, hesabımı ödeyip kalkmak üzereydim ki ilk tanık olduğum görüntü bir kez daha yinelendi, ikincisinin ilkinden tek farkı ilk çocuğun yerini arkadaşlarından birinin almasıydı.
Kalkmaktan vazgeçtim, iki saat daha orada kaldım.
***
O iki saat içinde aynı sahne birçok kez yinelendi. Çocuklar ise her defasında yer değiştiriyordu. Olayı ‘çözmek’ için uzun boylu kafa yormaya gerek yoktu artık. Kadayıf yediğim yer Diyarbakır’ın ünlü kadayıfçılarından biriydi. Belli aralıklarla hazırlanan kadayıflar yakındaki bir işyerine paketlenmeye götürülüyordu. Dolayısıyla dolu giden tepsi boş olarak geri geliyordu.
Çocuklar ise boş tepsilerin iç kenarlarına sıvanmış birkaç tel kadayıf ile birkaç damla şurup artığını tadabilmek için oradaydılar, birkaç tel kadayıf ile bir damla şurup için saatlerce bekliyorlardı. O üç çocuğun oradaki bekleyişlerinin ardındaki gerçeği çözdüğümde kafamdan geçen önyargılı düşüncelerimden utandığım gibi yediğim kadayıflar da yemek borumdan yükselip gırtlağıma dizildi.
Adları ‘baklava çalan çocuklar’a çıkan Gaziantepli iki Ali ile Levent ve Metin’i anımsadım. 1997 yılında kentin ünlü baklavacılarından birinden baklava ile fıstık ezmesi çaldıkları için 9’ar yıl ağır hapse mahkûm olmuşlardı. İki Ali ile Levent yaşları 18’den küçük olmaları nedeniyle 2.5’ar yıl yattıktan sonra serbest kalmışlar, Metin ise 18 yaşını 6 gün aştığı için cezasını demir parmaklıklar ardında tamamlamıştı. İnsanın adalet duygularını altüst eden cezalardı bunlar.
***
Büyük olasılıkla yakılan köylerini geride bırakarak aileleriyle birlikte Diyarbakır’da yurtlanmak zorunda kalmış çocuklar da, Gaziantep’tekiler de bu ülkenin, nasıl yaşadıklarını hiç merak etmediğimiz, yalnızca baklava çaldıklarında, polise taş attıklarında farkına vardığımız, çoğu kez de anlamak yerine öfkelendiğimiz ‘ötekileri’, ‘ötekileştirilmişleri’ idi.
UZAKTAN - 17.02.2010
Mert’in televizyon ekranındaki o komik görüntüye bakıp “Saçma, çok saçma” deyip kafasını sallayarak gülmeye başladığını anımsayınca güldüm. Görüntü gerçekten de “saçmalaştırılmıştı”. Filmin o sahnesinde dört adam yuvarlak bir masanın çevresine oturmuşlar, kâğıt oynuyorlardı. Dört adamdan ikisinin sol ellerinin işaret ve orta parmakları, birinin ağzının sol yanı ve masadaki iki kül tablası daire biçimindeki flu lekelerle görünmezleştirilmişti. İki adam ellerini, öbür adam da başını hareket ettirdikçe lekeler, havada uçuşan kavak pamukçuğu görüntülerini andırıyordu. Görüntünün, Mert’in, “saçma” bulduğu yanı ise hareketli ya da hareketsiz tüm lekelerin arkasından dumanların yükselmesiydi. Birazdan adamlardan birinin öbür üçünü öldüreceği o gerilimli sahne öncesinin tüm dramatik öğeleriyle bağdaşmayan komik görüntülerdi bunlar.
Mert de “Deniz amca, bu komik lekeler de ne?” diyerek tam o sırada sormuştu sorusunu. “Adamların sigara içtiğini göstermek istemediklerinden, canım” diye yanıtlamış, onun gülmeye başladığını görünce daha ayrıntılı açıklama yapmaktan vazgeçmiştim. 8 yaşında bir çocuk için bu kadarı yeterdi.
AKP hükümetinin “dumansız hava sahası açılımının” yol açtığı komikliklerden biriydi bu.
***
Bu yazıyı birkaç günlüğüne gittiğim Paris-St.Germain’de, Buci Sokağı’nda bir kafede şarabımı içip sigaramı tellendirirken, dizüstü bilgisayarımda yazıyorum.
Fransa’da 1 Ocak 2007 günü yürürlüğe giren sigara/tütün yasağı ilkin okul, hastane, postane vb. kamu kurum ve kuruluşlarını kapsıyordu. Bir yıl sonra, 1 Ocak 2008 günü lokantalar, barlar, kafeler, diskotekler, eğlence yerleri de yasak kapsamına alındı. Yasağı çiğnemenin cezası kullanıcılar için 68 Avro, kullanıma göz yuman işyeri sahipleri için ise 168 avro. Yasak titizlikle uygulanıyor.
Şimdi haklı olarak bana, “Yasak titizlikle uygulanıyorsa sigaranı gizlice mi tellendiriyorsun?” diye sorabilirsiniz.
Bilindiği gibi Fransa dünyanın en çok turist çeken ülkelerinden biri; 2007 yılında Türkiye’ye gelen turist sayısı 22.2 milyon iken Fransa’da bu sayı aynı yıl 81.9 milyona ulaşmış. Paris ise yılda 10 milyonun üzerinde ortalama ile bu sayı içinde önemli bir yer tutuyor. Örneğin, 2005 yılında turistler Paris otellerinde 26 milyon geceleme gerçekleştirmişler.
***
Kent estetiğinden müzelere, parklardan sanat galerilerine, tarihsel yapılardan çağdaş görselliklere kadar Paris’in çekici birçok yanı var. Bunların arasında yeme-içme kültürü de önemli bir yer tutuyor. Paris’te kaldırımlara taşmayan lokanta, kafe, bar düşünülemiyor. Bu yazıyı hava -2 dereceyken Café L’Atlas’ın kaldırıma çıkarılmış masalarından birinde yazıyorum, fakat üşümüyorum. İki yanımız kalın, saydam, plastik perdelerle korunmuş; rüzgâr almıyor. Üstümüz kalın bir tenteyle kapalı; sık aralıklarla ısıtma aygıtları yerleştirilmiş. Tüm masalar dolu, yarıdan fazlası da yabancı turist. Burada dileyen sigarasını tellendiriyor, dileyen piposunu tüttürüyor.
Fransızlar sigara/tütün yasağını yürürlüğe sokarken -kaldırım gibi- gastronomi mekânlarının açık bölümlerinde “üstü de açık olacak, yanları da açık olacak, önü de açık olacak” türünden AKP tipi abukluklara sapmamışlar.
Bizde bu tür abukluklar çoğu kez yasa uygulayıcıların iç bunalımlarından da kaynaklanıyor sanki. Onca dil dökmesine karşın Başbakan’ını “domuz gribi aşısı” olmaya ikna edemeyip gözden düşen, şimdi milyonlarca dolarlık işe yaramaz aşının üzerinde oturan Sağlık Bakanı Recep Akdağ örneğinde olduğu gibi. Başbakan’a yetmeyen gücü ancak tütün kullanıcılarına yetiyor Sayın Bakan’ın; bir de sinema filmlerini lekelemek ile yeniden göze girebilmek için yakası paçası bir yanda, TBMM’de muhalefet sıralarına yumruk sallamaya.
Sorun gerçekten de söz konusu yasak değildi, sorun, uzaktan daha belirgin görülen, 8 yaşında çocuklara alay konusu olan bu kafalardı.
OTORİTER SİŞYASET VE OTORİTER KİŞİLİK ÖRNEKLERİ - 15.02.2010
Otoriterizm ve ona sıkı sıkıya bağlı ‘sağ radikalizm’, ‘etnosantrizm’ (etnik kaynaklı merkezcilik), ‘dinsel köktencilik’, ‘öteki düşmanlığı’ gibi akımlar demokratik toplumlar için büyük tehdit ve tehlike oluşturmaktadır. Otoriterizm, bireyi aklıyla davranan özgür özne olarak kavrayan aydınlanma öğretisinin baş düşmanıdır. Başka bir deyişle, yeterli desteği bulduğunda toplumsal ilişkileri altüst edecek, akılcılığın ve özgürlükçülüğün sonunu getirecek güçleri yaratır ve kullanır.
Mercek altına alınıp derinliğine incelendiğinde tüm demokratik toplumların, yaşadıkları dalgalanmaların düzeylerine bağlı olarak içinde belli otoriter organizmalar sakladığı ve bu saklı organizmaların farklı ölçülerde geliştikleri görülür. Bu dalgalanmaları ve bu dalgalanmalara bağlı olarak ortaya çıkan/gelişen organizmaları kimi lider kişiliklerin ortaya çıkışları ya da yok oluşlarıyla ilişkilendirebiliriz.
***
Bunlar, toplum içinde saklı biçimde var olan otoriterizmden kendi siyasal çıkarları doğrultusunda yararlanan kişiliklerdir. Bu kişiliklere örnek olarak 42 yıl (1932-1974) boyunca Portekiz’i yönetmiş olan Antonio de Oliveira Salazar’ı, Arjantin Devlet Başkanı Juan Domingo Peron’u (1946-1955, 1973-1974), Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasır’ı (1956-1970) gösterebiliriz.
Otoriterizmi yapılandırarak siyasal bir rejime dönüştürecek kişiliğin iktidarı eline almasının yolları yukarıdaki örneklerde de görüleceği gibi farklıdır; Salazar, ‘atanma’, Peron ‘demokratik seçim’, Abdülnasır da ‘askeri darbe’ yoluyla iktidar sahibi olmuştur. Hiçbirinin ‘kötü insan’ olduğu söylenemez, tersine üçü de halkı tarafından sevilmiş, toplumu ve ülkesi için ‘iyi işler’ yapmıştır. Ortak yönleri ‘karizmatik’ kişiliğe sahip ‘popülist’ politikacılar olmalarıdır. Belirleyici ortak özellikleri kendileri için ‘iyi’ olanın, ülke, toplum ve bireyler için de ‘iyi’ olduğuna ilişkin kesinleştirdikleri düz bir mantıktan hareket etmeleridir. Onları ‘otoriter’ kılan da bu mantıksal yaklaşımlarıdır.
Üçüne de iktidar yolunu açan ülkelerinde yaşanan karmaşa döneminin ‘bir son bulması’ yollu toplumdan gelen istemleridir. Yoksulluk ve yoksunluk içindeki insanların kafalarında doğup büyüyen ‘güçlü bir el’ gereksinimidir. Sıkça kullanılan biçimiyle ‘istikrar’ arzusudur.
Ne var ki işler hiç de toplumun beklentileri doğrultusunda yürümemiş, yaşam eskisinden daha da zorlaşmıştır. Portekiz ve Mısır bu liderlerin iktidarı döneminde ne demokrasi, ne de özgürlük kavramlarıyla uygulamada hiçbir tanışma olanağı bulamazken Arjantin demokrasisi, otoriterizme dayanan bir sadaka rejimi olan ‘Peronizm’ tarafından güdükleştirilerek, birbiri ardınca gerçekleştirilecek askeri darbelerin yolunu açmıştır.
***
Türkiye de bir süredir benzer bir yoldadır; toplumun içinde yıllardır biriken otoriter eğilimler bir cerahat gibi patlamıştır. Otoriter birikim, AKP’nin tüzelkişiliğinde örgütsel yerini, Sayın Tayyip Erdoğan’ın kişiliğinde de liderini bulmuş, Türkiye’ye özgü sosyal-ekonomik ve kültürel koşullarda kendisini yeniden üreterek gelişmektedir. Otoriterizm bugün Ankara ve Eskişehir dışında Orta Anadolu’nun tümü ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun belli bölgelerine egemendir. Gözünü, henüz teslim olmayan, teslim olmamakta direnen kıyı şeritlerine dikmiştir.
Bir süredir başka bir otoriter odak olan MHP ile kavga durumundadır. Bu kavganın genel seçimler yaklaştıkça keskinleşeceği kesindir. Çünkü hiçbir otoriter rejim bir diğerine hoşgörü göstermez. Otoriterizmin temsilcisi AKP’yi, doğası gereği kendi içinde hiyerarşik/otoriter bir yapı olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile çatışmaya iten de içinde ona karşı beslediği saklı rekabet duygusudur.
Bu otoriter güçlerin dışında kalan kesimleri zor günler beklemektedir. Bir karşı otoriteye sarılarak otoriterizme, ondan daha fazla popülist davranarak popülizme karşı çıkmak tutulacak en yanlış yoldur. Gün, demokrasiyi, özgürlükleri, temel insan haklarını bugün olduğundan çok daha kararlı bir biçimde savunma günüdür.
KAVGA KIZIŞIYOR - 14.02.2010
"İnternetten görüntü indirip benimle, benim eşimle, peygamberimle dalga geçmek için kullanmak terbiye dışıdır, izan dışıdır..’’ (Başbakan)
“9. Haçlı saldırısıdır bu!’’ (MHP Genel Başkanı)
“MHP, AK Parti’yi Haçlı ordularına benzetecek kadar densiz bir yaklaşım içindedir. Bu çatının altında bu ülkede demokrasi mücadelesi veren bir partiyi sen nasıl böyle bir çirkin benzetmeyle ortaya koyarsın?” (Başbakan)
“Bundan böyle MHP sıralarına 1 metre yaklaşan, başına neler geleceğini görür!’’ (MHP Genel Başkanı)
“MHP sıralarına 1 metre yaklaşanlar ne olacağını görür, diyor. Bunu tıp dünyasına havale ediyorum. Bu nasıl bir anlayış? Nasıl bir düşünce özgürlüğünden yana olmak? Hani bunlar demokrasiyi savunacaktı? Zeytinyağı gibi üste çıkıp özür bekliyorlar.” (Başbakan)
“Bahçeli benim faşizmi bilmediğimi ifade ediyor. Evet, biz faşizmi sizin kadar iyi bilmeyiz. Çünkü siz faşizmin hem teorisyeni hem de pratisyenisiniz!’’ (Başbakan)
Dünyanın başka hangi parlamentosunda benzer sözler ağza alınabilir?
***
Bize ‘yüce’ olduğu öğretilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında hakaret, suçlama gırla gidiyor. Sokaktaki insanlar arasında geçse ‘dava nedeni’ olacak sözlerle milletvekilleri, parti genel başkanları birbirlerine giriyorlar.
Başbakan son zamanlarda bir sinir küpü; boşalıp rahatlayacak bir neden, bir olay arıyor.
Geçenlerde iki genç, TBMM’de, AKP grup toplantısında nükleer enerji karşıtı bir bez pankart açtı; içeriği açısından Türkiye’nin sürüklenmekte olduğu nükleer tehlikeye dikkat çeken, uyarıcı, haklı bir eylemdi. Başbakan ise esip gürlüyor: “Türkiye’nin nükleer enerjiden faydalanmasını provoke etmek isteyenlere izin vermeyiz. Birileri ellerine 2 tane paçavra tutuşturuyor. Onlar da geliyor, bildiklerinden değil.’’
Yanılıyordu, çünkü o iki genç nükleer enerjinin Türkiye’nin başına öreceği çorabı -Başbakan’ın tersine- çok iyi bildiklerinden oradaydı.
***
Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı çıkıyor, kazanılmış haklarını yitirmemek için Ankara’da 7 haftadır, örnek bir barışçıl eylem sürdüren TEKEL işçilerine olan öfkesini kusuyor, “PKK de dahil bu işe herkesin fitne soktuğunu’’ söylüyor.
Ağzından çıkanları kulağı duymayanlardan biri de Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; o da TEKEL işçilerinden söz ederken, “Bu hükümetin bir suçu varsa, o da özelleştirme sonucu açıkta kalanlara merhamet göstermesidir” diyor. AKP saflarından aklı başında biri çıkıp da bu sözlerin sahibine, “Arkadaş, sen kim oluyorsun da işçilere merhametten söz ediyorsun?’’ diye sormuyor. Öyle ya, o milletvekillerinin, bakanların maaşları işçilerin vergileriyle ödeniyor.
Emek de emekçiler de AKP’lilerin umurunda değil.
***
Takke düşüp kel göründükçe AKP’nin altındaki zemin kaymaya başlıyor. Zemin kaydıkça onlar da kabalaşıyorlar, hırçınlaşıyorlar, saldırganlaşıyorlar.
Zorlayarak, dayatarak, sindirerek, korkutarak iktidarlarını sürdürebileceklerini sanıyorlar.
Yanılıyorlar.
SINIRLI DEMOKRATLIK - 10.02.2010
Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca aynı zamanda televizyon kanallarında sıkça görülen bir açık oturum konuşmacısı. Türbanlı bir genç kadın. Kendisini dinleyenlerde, dinsel inancının izin verdiği ölçüde demokrat ve özgürlükçü bir insan olduğu izlenimi uyandırıyor. Pazartesi akşamı Habertürk televizyonunda Yiğit Bulut’un ‘Sansürsüz’ programında izledim onu; Hürriyet’ten Tufan Türenç konuyu alkol yasağı örnekleri üzerinden Anadolu’yu hızla saran gericiliğe getirince öfkelendi, dudakları titreyerek AKP’yi savunmaya geçti. Konuşmasının bir yerinde, “Ama bakkal alkollü içki satmak istemiyorsa ne yapalım’’ deyince, “İşte’’ dedim, “buraya kadar!’’
Evet, birçok benzerleri gibi Karaca’nın da demokratlığı buraya kadardı; bu noktadan sonra ellerinden bir şey gelmiyor, çareyi ülkenin toplumsal gerçeklerini görmezden gelmekte buluyorlar, bununla da kalmayıp görmezden geldikleri, fakat varlığını bildikleri gerçeklere mantık dışı gerekçeler uyduruyorlardı.
***
Gerçek Tufan Türenç’in gösterdiği gibiydi; Afyon’dan Konya’ya, Kayseri’den Erzurum’a Anadolu’nun çok geniş bölgelerinde lokantalarda içki servisi yapılmıyor, adı bakkal, market, süper ya da hipermarket olsun, satılması gereken hiçbir yerde alkollü içki satılmıyordu. Binlerce işyeri sahibinin söz birliği yapıp bir anda içki satışından vazgeçtikleri gerekçesine çocuklar bile inanmazdı, ama onlar bizi buna inandırmak istiyorlardı.
Biz de henüz onların diledikleri ölçüde salaklaştırılamadığımızdan buna inanmıyor, tam tersine ülkemizde hızla yayılan gericiliğin üzerinde düşünüyorduk.
Bize çok kızıyorlardı; aldırmıyorduk doğal olarak.
***
Alkol yasağına ilişkin olarak ‘kendi kararları’ derlerken biçimsel olarak haklıydılar. Çünkü ‘din zaptiyesi’ kurumu henüz oluşturulmadığından –büyük olasılıkla da buna hiçbir zaman gerek görülmeyeceğinden-herhangi bir görevli bakkalın ya da lokantanın kapısına dayanıp “İçki satmayacaksın!’’ demiyordu.
Buna gerek yoktu, sürekli gericilik üreten toplumsal yapı bu türden biçimsel dayatmalara gerek bırakmıyordu çünkü.
Kapitalistleşen altyapı üzerine bir tencere kapağı gibi oturan feodal üst yapı kurumları toplumu tutsaklaştırıyordu. Yerel yönetim kurumlarından kadrolaşmalarla muhafazakârlaştırılan devlet görevlilerine, Sanayi ve Ticaret Odası’ndan Esnaf ve Sanatkârlar Odası’na, meslek derneklerinden yerel basına her kurum ve kuruluşun İslamcı-otoriter erkin eline/denetimine geçtiği bir ortamda evrensel anlamda bireysel özgürlüklerin sözü bile edilemiyordu.
O bakkalı ya da o lokanta sahibini alkol yasağı kararına götüren kendisinin özgür istenci değil, kurumlaşan İslamcı otoriterizmin dolaylı dayatmasıydı.
***
Otoriterizm giderek yayılıyor, dayatmaların doğrudanlaşacağı İslamo-faşizmin yolu açılıyor.
Nihal Bengisu Karaca, “Yasaklara, dayatmalara ben de karşıyım’’ diyor. Ne var ki inandırıcı olamıyor, dinsel dogma algı gözeneklerini tıkayınca o ve onun gibi İslamcı yazarlar ne denli ‘demokrat’ olduklarını ileri sürseler de demokratlıkları sınırlı kalıyor.
.jpg)