17 Ağustos 2010 Salı

KIEV'DE GOGOL'ÜN İZİNDE - 24.02.2010

TRT Türkün hazırladığı Kentler ve Gölgeler programı kapsamında bir Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852) belgeseli için iki gündür Ukraynanın başkenti Kievdeyim. Yapımcı-yönetmen Cihan Yavuz ve kameraman Fatih Öztürkle birlikte sokak sokak dolaşıp 19. yüzyıl Rus edebiyatının Ukrayna asıllı bu büyük ustasının izlerini arıyoruz. Gerçekten de hiç öngörmediğimiz bir yerde, sözgelimi bir duvarda kabartma ya da bir parkta görkemli bir heykel olarak karşımıza çıkıyor Gogol.

Ukraynalılar, daha fazla tüketim saplantılı kimi genç kadınlarının yaydığı olumsuz izlenimlere karşın bilgili, donanımlı insanlar. 46 milyonluk nüfusunda 6 yaş altı çocuklar dışında okuma yazma bilmeyen yok.

Ukrayna 603 bin 700 kilometrekarelik yüzölçümü ile Rusyadan sonra Avrupanın en geniş topraklara sahip ülkesi. Ne var ki bağımsız bir devlet olarak sahneye çıktığı 24 Ağustos 1991 tarihinden bu yana ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor, kişi başına düşen ortalama yıllık gelir yalnızca 3 bin 920 Amerikan Doları. Dolayısıyla satın alma gücü oldukça düşük. Mağazalarda ise en basitinden en lüksüne kadar her türlü tüketim malı bulunuyor. Bu bağlamda, bizi Kievde dolaştıran taksinin şoförü Konstantinin, Sosyalizm sonrası hayatından hoşnut musun soruma verdiği yanıtı buraya aktarmadan geçemeyeceğim. Benim için pek değişen bir şey olmadı. O zaman cebimizde para vardı, fakat, diyelim canımız muz istedi, bulamazdık. Şimdiyse her manavda muz var, ama bizde alacak para yok!

Bu gerçeğin yanında yüz binlerce dolarlık en lüks dörtçeker araçlar kullanan, bol para harcayan varsıl bir kesimin varlığı da bir gerçek. Bu kesimle dar gelirli çoğunluğun arasında giderek bozulan denge, derinleşen uçurum, turuncu devrimadıyla anılan, ABD-AB güdümlü daha fazla liberalleşme, ya da bir başka deyişle Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler! serüvenine son genel seçimlerde bir nokta konulmasına yol açmış.

Kiev, kuruluş yılları 430-460 arasına uzanan, mimari estetiği, geniş bulvarları, büyük alanları ve görkemli yapılarıyla albenisi olan bir kent. Ortodoks yoğunluğunu yansıtan çok sayıda kilise var; kent bu nedenle Kuzeyin Kudüsü olarak da biliniyor. Merkez nüfusu 2 milyon 700 bin, çevreyle birlikte bu sayı üç milyonu aşıyor. Kiev Üniversitesi 1834 yılında kurulmuş, ayrıca 99 yüksekokul var kentte; bu da Kieve canlı, renkli bir öğrenci kenti havası veriyor.

Kısacası Kiev, Prag gibi, Floransa gibi görülmeye değer bir kent.

***

Tüm yapıtları dilimize çevrilen Gogolü özellikle Neva Bulvarı, Palto, Burun, Müfettiş gibi öykülerinden, Ölü Canlar romanından ve Genco Erkalın usta oyunculuğuyla belleklerimize kazıdığı Bir Delinin Hatıra Defteri oyunuyla tanıyoruz.

Kendini Puşkinin öğrencisiolarak tanımlayan Gogol tüm yapıtlarında yoksul köylülerin, küçük memurların, alt rütbeli subayların insanlık durumlarını, onların zenginlerle, amirleriyle, üniformalı ya da üniformasız yüksek bürokratlarla, soylularla sorunlu ilişkilerini işler. Bunu alaysı, sivri bir dille yapar. Bu nedenle başına gelmedik baskı kalmamış, sonunda kurtuluşu yurtdışına gitmekte bulmuştur. Ölü Canlar romanını da uzun süre yaşadığı Romada yazmıştır.

Dostoyevskinin Hepimiz onun Paltosundan çıktık diyerek övdüğü Gogol yeniden Rusyaya, St. Petersburga döndüğünde I. Nikola Çarlık tahtında oturmaktadır. Bu dönemde uğradığı baskılar, vatana ihanet suçlamaları eskiyi aratacak düzeydedir. Bunalıma girer, kiliseye yaklaşır. Yaratıcılığını yitirir. Paranoya belirtileri gösterir, sanrılar görür, doktorlar şizofreni başlangıcı tanısı koyarlar. Ölü Canların tamamladığı ikinci cildini bir papazın önerisi üzerine yakar. Bu zor yılları 10 yıl kadar sürer. 1852 yılı başında dine bağlılık adına başladığı katı oruç bedeninde onarılmaz yıkımlara yol açar ve oruçtan çıktıktan iki ay sonra 42 yaşında ölür. Türkiyede üç gündür olan bitenleri televizyondan izliyorum. Orada onlar olurken, benim burada Gogolün izini sürmem ilk anda bana da aykırı bir durum gibi geliyor, ama değil, ustayı daha dikkatli okuyunca yazdıklarını biraz da günümüz Türkiyesi için yazmış sanki, diyor insan.


Garildi 1.0 Aybim Bilgisayar Tic. Ltd.tarafindan hazirlanmistir. Yorum ve Onerileriniz icin : garildi@yore.com.tr

20. YÜZYIL KÜRESELKCİLERİNDEN KULAKLARA KÜPE KÜRESEL SÖZLER -

İngiliz ulusuna karşı beslediğim sevgi ve hayranlık duygularımı babam Sultan Abdülmecitten miras aldım. Ümidimi Allahtan sonra İngiltereye bağladım.(Vahdettin, Osmanlı Padişahı)

Padişah ve benim yegâne ümidimiz, Allahtan sonra İngilteredir.(Damat Ferit Paşa, Sadrazam)

Ankara, Sevr Antlaşmasını kabul etmelidir.(Tevfik Paşa, Sadrazam, 04.11.1920)

İngiltereye direnip durmak gereksiz ve tehlikelidir.(Salih Paşa, Sadrazam, 20.08.1921)

Kendim, kabinedeki arkadaşlarım, Sultan ve geniş bir halk kitlesi adına katiyet ve ciddiyetle temin ederim ki, umumun arzusu İngiltere tarafından idare edilmektir.(Mustafa Şerif Paşa, Hariciye Nazırı, 16.12.1918)

General Paraskevopulosun ordusu, şimdi sürat ve şiddetle harekâta devam eyleyecek olursa, birkaç haftada Ankara önlerinde bulunacaktır. Yunan ordusunun başarısı için dua ediniz!(Ali Rüştü, Adliye Nazırı, 12.07.1920)

Anadolu direnişi bir blöftür. Avrupa medeniyeti Anadoluyu bu zararlı haşereden temizleyecektir. Hüküm galibindir. Medeniyeti temsil eden İngiltere gibi bir devlete itiraz etmek küstahlıktır.(Rıza Tevfik, ‘Feylezof’, 1920)

İngiliz mandası istediğinizi bütün İtilaf temsilcilerine, hükümete ve gazetelere bildiriniz.(Sait Molla, Yazar, Adliye Nezareti Müsteşarı ve İngiliz Muhipleri Derneği Başkanı, 23.05.1919, Belediyelere Genelge)

Avrupa ile başa çıkmayı asırlardan beri Asyanın hangi kavmi başardı ki biz başarabilelim?(06.02.1921) Bu ükedeki yabancı askerler, Teşkilat-ı Milliyeden bin kere daha iyidir.(11.11.1920) (Ali Kemal, Yazar ve Nazır)

Anadoluda bir patırtı, bir gürültü, kongreler, beyannameler falan, sanki bir şey yapabilecekler. Blöf yapmanın sırası mı? Hangi teşkilatın, hangi kuvvetin var? Bu ne hayal! Kuzum Mustafa, sen deli misin?(Refik Halit Karay, Yazar, 1919)

Türkler kendi güçleri ile adam olamaz. İngilizler elimizden tutup bizi kurtaracak.(21.05.1919) İstiklâl diye bağıranlar kötü niyetlidir. (31.08.1919) Tek çarenin galiplerle uyuşmak ve anlaşmak olacağı bu kafasızlarca ne zaman anlaşılacak?(23.03.1920) Yunanistan kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denen çapulcuları tamamen tepeleyecektir.(08.09.1920) (Refi Cevat Ulunay, Yazar-Gazeteci)

Ayaklanma için sebep yoktur. Fransızlar bizim iyiliğimizi istiyorlar.(Abdurrahman Bey, Adana Valisi, 05.11.1920)

Padişahın izni olmadan, yabancı askerlere karşı duranları, asker ve para toplayanları tek tek veya topluca öldürmek İslamın gereği ve görevidir.(Dürrizade Abdullah, Şeyhülislam, 1920. Fetva)

***

Olağanüstü günler yaşadığımız, sınırsız demagojik saldırılarla boğuştuğumuz bugünlerde, geçen yüzyılda kalmış, fakat uzantıları günümüze kadar gelmiş küreselci devlet adamlarının, politikacıların, yazarların, gazetecilerin, din adamlarının ulusal bağımsızlığa ilişkin görüşlerini anımsamakta yarar var düşüncesiyle kaleme aldım bu yazıyı. Tanrı bizi bunlar gibilerden korusun!

ÜLKENİN ÖTEKİ ÇOCUKLARI - 21.02.2010

13-14 yaşında olmalıydı çocuk; kendinden bir iki yaş büyük gösteren kendisi gibi hırpani giysili iki arkadaşıyla birlikte kaldırımın kenarına park etmiş arabaların arasında bir şey bekler gibi dikiliyordu. Kadayıf yediğim tatlıcının caddeye bakan camekânının yanına yerleştirilmiş masamdan bir süredir onları izliyordum. Hava kararmıştı; bir ara aklıma, Bu çocuklar orada ne bekliyorlar sorusu takıldı. Aklıma ilk gelen kapkaççılık olasılığıydı. Avlarını bekleyen kapkaççılar olabilir miydi onlar? Özellikle üzerine karanlık çöktüğünde insanlarının güvenlik duygularının tümüyle sarsıldığı İstanbul gibi bir kentten gelmiş bir yabancının aklına bu olasılıktan başkası gelmiyordu. Kafamda oluşmuş o önyargıyı kovmak istiyor, fakat yerine koyacak başka bir neden bulamıyordum.

Çocuklar hâlâ aynı yerde, iki otomobilin arasında dikiliyorlar, fakat ne konuşuyorlar, ne şakalaşıyorlar, ne de gülüyorlardı. Orada oluşlarına hiçbir anlam yükleyemediğim ölçüde kuşkularıma giderek daha fazla hak veriyordum.

***

Derken hiç beklemediğim bir durumla, bir görüntüyle karşılaştım.

Onlara göre kaldırımın sol yönünden başının üzerinde boş bir tepsi taşıyan bir adam geliyordu. Adam tam yanlarından geçiyordu ki yukarıda sözünü ettiğim çocuk arabaların arasından çıktı, adama arkasından yaklaşarak ayaklarının ucunda yaylanarak sağ elini boş tepsinin içine attı ve işaret parmağıyla tepsinin kenarını sıyırdı. Parmağında ne olduğunu seçemiyordum, ağzına götürdü, emdi, yeniden arkadaşlarının yanına döndü. Gördüklerim ilgimi çekmişti, kendime bir porsiyon kadayıf daha söyleyip beklemeye başladım.

Aradan çok geçmedi aynı adam bu kez başının üzerinde taşıdığı dolu bir tepsi kadayıfla kaldırımın sağ yönünde göründü ve çocukların yanından yürüyüp gözden kayboldu. Çocuklar aralarında sözleşmişlercesine adama hiç bakmamışlar, en ufak bir ilgi göstermemişlerdi.

Kadayıfımı bitirmiş, hesabımı ödeyip kalkmak üzereydim ki ilk tanık olduğum görüntü bir kez daha yinelendi, ikincisinin ilkinden tek farkı ilk çocuğun yerini arkadaşlarından birinin almasıydı.

Kalkmaktan vazgeçtim, iki saat daha orada kaldım.

***

O iki saat içinde aynı sahne birçok kez yinelendi. Çocuklar ise her defasında yer değiştiriyordu. Olayı çözmekiçin uzun boylu kafa yormaya gerek yoktu artık. Kadayıf yediğim yer Diyarbakırın ünlü kadayıfçılarından biriydi. Belli aralıklarla hazırlanan kadayıflar yakındaki bir işyerine paketlenmeye götürülüyordu. Dolayısıyla dolu giden tepsi boş olarak geri geliyordu.

Çocuklar ise boş tepsilerin iç kenarlarına sıvanmış birkaç tel kadayıf ile birkaç damla şurup artığını tadabilmek için oradaydılar, birkaç tel kadayıf ile bir damla şurup için saatlerce bekliyorlardı. O üç çocuğun oradaki bekleyişlerinin ardındaki gerçeği çözdüğümde kafamdan geçen önyargılı düşüncelerimden utandığım gibi yediğim kadayıflar da yemek borumdan yükselip gırtlağıma dizildi.

Adları baklava çalan çocuklara çıkan Gaziantepli iki Ali ile Levent ve Metini anımsadım. 1997 yılında kentin ünlü baklavacılarından birinden baklava ile fıstık ezmesi çaldıkları için 9ar yıl ağır hapse mahkûm olmuşlardı. İki Ali ile Levent yaşları 18’den küçük olmaları nedeniyle 2.5ar yıl yattıktan sonra serbest kalmışlar, Metin ise 18 yaşını 6 gün aştığı için cezasını demir parmaklıklar ardında tamamlamıştı. İnsanın adalet duygularını altüst eden cezalardı bunlar.

***

Büyük olasılıkla yakılan köylerini geride bırakarak aileleriyle birlikte Diyarbakırda yurtlanmak zorunda kalmış çocuklar da, Gazianteptekiler de bu ülkenin, nasıl yaşadıklarını hiç merak etmediğimiz, yalnızca baklava çaldıklarında, polise taş attıklarında farkına vardığımız, çoğu kez de anlamak yerine öfkelendiğimiz ötekileri, ötekileştirilmişleri idi.

UZAKTAN - 17.02.2010

Mertin televizyon ekranındaki o komik görüntüye bakıp Saçma, çok saçma deyip kafasını sallayarak gülmeye başladığını anımsayınca güldüm. Görüntü gerçekten de saçmalaştırılmıştı”. Filmin o sahnesinde dört adam yuvarlak bir masanın çevresine oturmuşlar, kâğıt oynuyorlardı. Dört adamdan ikisinin sol ellerinin işaret ve orta parmakları, birinin ağzının sol yanı ve masadaki iki kül tablası daire biçimindeki flu lekelerle görünmezleştirilmişti. İki adam ellerini, öbür adam da başını hareket ettirdikçe lekeler, havada uçuşan kavak pamukçuğu görüntülerini andırıyordu. Görüntünün, Mertin, saçma bulduğu yanı ise hareketli ya da hareketsiz tüm lekelerin arkasından dumanların yükselmesiydi. Birazdan adamlardan birinin öbür üçünü öldüreceği o gerilimli sahne öncesinin tüm dramatik öğeleriyle bağdaşmayan komik görüntülerdi bunlar.

Mert de Deniz amca, bu komik lekeler de ne? diyerek tam o sırada sormuştu sorusunu. Adamların sigara içtiğini göstermek istemediklerinden, canım diye yanıtlamış, onun gülmeye başladığını görünce daha ayrıntılı açıklama yapmaktan vazgeçmiştim. 8 yaşında bir çocuk için bu kadarı yeterdi.

AKP hükümetinin dumansız hava sahası açılımının yol açtığı komikliklerden biriydi bu.

***

Bu yazıyı birkaç günlüğüne gittiğim Paris-St.Germainde, Buci Sokağında bir kafede şarabımı içip sigaramı tellendirirken, dizüstü bilgisayarımda yazıyorum.

Fransada 1 Ocak 2007 günü yürürlüğe giren sigara/tütün yasağı ilkin okul, hastane, postane vb. kamu kurum ve kuruluşlarını kapsıyordu. Bir yıl sonra, 1 Ocak 2008 günü lokantalar, barlar, kafeler, diskotekler, eğlence yerleri de yasak kapsamına alındı. Yasağı çiğnemenin cezası kullanıcılar için 68 Avro, kullanıma göz yuman işyeri sahipleri için ise 168 avro. Yasak titizlikle uygulanıyor.

Şimdi haklı olarak bana, Yasak titizlikle uygulanıyorsa sigaranı gizlice mi tellendiriyorsun?diye sorabilirsiniz.

Bilindiği gibi Fransa dünyanın en çok turist çeken ülkelerinden biri; 2007 yılında Türkiyeye gelen turist sayısı 22.2 milyon iken Fransada bu sayı aynı yıl 81.9 milyona ulaşmış. Paris ise yılda 10 milyonun üzerinde ortalama ile bu sayı içinde önemli bir yer tutuyor. Örneğin, 2005 yılında turistler Paris otellerinde 26 milyon geceleme gerçekleştirmişler.

***

Kent estetiğinden müzelere, parklardan sanat galerilerine, tarihsel yapılardan çağdaş görselliklere kadar Parisin çekici birçok yanı var. Bunların arasında yeme-içme kültürü de önemli bir yer tutuyor. Pariste kaldırımlara taşmayan lokanta, kafe, bar düşünülemiyor. Bu yazıyı hava -2 dereceyken Café LAtlasın kaldırıma çıkarılmış masalarından birinde yazıyorum, fakat üşümüyorum. İki yanımız kalın, saydam, plastik perdelerle korunmuş; rüzgâr almıyor. Üstümüz kalın bir tenteyle kapalı; sık aralıklarla ısıtma aygıtları yerleştirilmiş. Tüm masalar dolu, yarıdan fazlası da yabancı turist. Burada dileyen sigarasını tellendiriyor, dileyen piposunu tüttürüyor.

Fransızlar sigara/tütün yasağını yürürlüğe sokarken -kaldırım gibi- gastronomi mekânlarının açık bölümlerinde üstü de açık olacak, yanları da açık olacak, önü de açık olacak türünden AKP tipi abukluklara sapmamışlar.

Bizde bu tür abukluklar çoğu kez yasa uygulayıcıların iç bunalımlarından da kaynaklanıyor sanki. Onca dil dökmesine karşın Başbakanını domuz gribi aşısı olmaya ikna edemeyip gözden düşen, şimdi milyonlarca dolarlık işe yaramaz aşının üzerinde oturan Sağlık Bakanı Recep Akdağ örneğinde olduğu gibi. Başbakana yetmeyen gücü ancak tütün kullanıcılarına yetiyor Sayın Bakanın; bir de sinema filmlerini lekelemek ile yeniden göze girebilmek için yakası paçası bir yanda, TBMMde muhalefet sıralarına yumruk sallamaya.

Sorun gerçekten de söz konusu yasak değildi, sorun, uzaktan daha belirgin görülen, 8 yaşında çocuklara alay konusu olan bu kafalardı.

OTORİTER SİŞYASET VE OTORİTER KİŞİLİK ÖRNEKLERİ - 15.02.2010

Otoriterizm ve ona sıkı sıkıya bağlı sağ radikalizm, etnosantrizm (etnik kaynaklı merkezcilik), dinsel köktencilik, öteki düşmanlığı gibi akımlar demokratik toplumlar için büyük tehdit ve tehlike oluşturmaktadır. Otoriterizm, bireyi aklıyla davranan özgür özne olarak kavrayan aydınlanma öğretisinin baş düşmanıdır. Başka bir deyişle, yeterli desteği bulduğunda toplumsal ilişkileri altüst edecek, akılcılığın ve özgürlükçülüğün sonunu getirecek güçleri yaratır ve kullanır.

Mercek altına alınıp derinliğine incelendiğinde tüm demokratik toplumların, yaşadıkları dalgalanmaların düzeylerine bağlı olarak içinde belli otoriter organizmalar sakladığı ve bu saklı organizmaların farklı ölçülerde geliştikleri görülür. Bu dalgalanmaları ve bu dalgalanmalara bağlı olarak ortaya çıkan/gelişen organizmaları kimi lider kişiliklerin ortaya çıkışları ya da yok oluşlarıyla ilişkilendirebiliriz.

***

Bunlar, toplum içinde saklı biçimde var olan otoriterizmden kendi siyasal çıkarları doğrultusunda yararlanan kişiliklerdir. Bu kişiliklere örnek olarak 42 yıl (1932-1974) boyunca Portekizi yönetmiş olan Antonio de Oliveira Salazarı, Arjantin Devlet Başkanı Juan Domingo Peronu (1946-1955, 1973-1974), Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdülnasırı (1956-1970) gösterebiliriz.

Otoriterizmi yapılandırarak siyasal bir rejime dönüştürecek kişiliğin iktidarı eline almasının yolları yukarıdaki örneklerde de görüleceği gibi farklıdır; Salazar, atanma, Peron demokratik seçim, Abdülnasır da askeri darbe yoluyla iktidar sahibi olmuştur. Hiçbirinin kötü insanolduğu söylenemez, tersine üçü de halkı tarafından sevilmiş, toplumu ve ülkesi içiniyi işler yapmıştır. Ortak yönleri karizmatik kişiliğe sahip popülistpolitikacılar olmalarıdır. Belirleyici ortak özellikleri kendileri için iyi olanın, ülke, toplum ve bireyler için de iyi olduğuna ilişkin kesinleştirdikleri düz bir mantıktan hareket etmeleridir. Onları otoriter kılan da bu mantıksal yaklaşımlarıdır.

Üçüne de iktidar yolunu açan ülkelerinde yaşanan karmaşa döneminin bir son bulmasıyollu toplumdan gelen istemleridir. Yoksulluk ve yoksunluk içindeki insanların kafalarında doğup büyüyen güçlü bir el gereksinimidir. Sıkça kullanılan biçimiyle istikrar arzusudur.

Ne var ki işler hiç de toplumun beklentileri doğrultusunda yürümemiş, yaşam eskisinden daha da zorlaşmıştır. Portekiz ve Mısır bu liderlerin iktidarı döneminde ne demokrasi, ne de özgürlük kavramlarıyla uygulamada hiçbir tanışma olanağı bulamazken Arjantin demokrasisi, otoriterizme dayanan bir sadaka rejimi olan Peronizm tarafından güdükleştirilerek, birbiri ardınca gerçekleştirilecek askeri darbelerin yolunu açmıştır.

***

Türkiye de bir süredir benzer bir yoldadır; toplumun içinde yıllardır biriken otoriter eğilimler bir cerahat gibi patlamıştır. Otoriter birikim, AKPnin tüzelkişiliğinde örgütsel yerini, Sayın Tayyip Erdoğanın kişiliğinde de liderini bulmuş, Türkiyeye özgü sosyal-ekonomik ve kültürel koşullarda kendisini yeniden üreterek gelişmektedir. Otoriterizm bugün Ankara ve Eskişehir dışında Orta Anadolunun tümü ile Doğu ve Güneydoğu Anadolunun belli bölgelerine egemendir. Gözünü, henüz teslim olmayan, teslim olmamakta direnen kıyı şeritlerine dikmiştir.

Bir süredir başka bir otoriter odak olan MHP ile kavga durumundadır. Bu kavganın genel seçimler yaklaştıkça keskinleşeceği kesindir. Çünkü hiçbir otoriter rejim bir diğerine hoşgörü göstermez. Otoriterizmin temsilcisi AKPyi, doğası gereği kendi içinde hiyerarşik/otoriter bir yapı olan Türk Silahlı Kuvvetleri ile çatışmaya iten de içinde ona karşı beslediği saklı rekabet duygusudur.

Bu otoriter güçlerin dışında kalan kesimleri zor günler beklemektedir. Bir karşı otoriteye sarılarak otoriterizme, ondan daha fazla popülist davranarak popülizme karşı çıkmak tutulacak en yanlış yoldur. Gün, demokrasiyi, özgürlükleri, temel insan haklarını bugün olduğundan çok daha kararlı bir biçimde savunma günüdür.

KAVGA KIZIŞIYOR - 14.02.2010

"İnternetten görüntü indirip benimle, benim eşimle, peygamberimle dalga geçmek için kullanmak terbiye dışıdır, izan dışıdır..’’ (Başbakan)

9. Haçlı saldırısıdır bu!’’ (MHP Genel Başkanı)

MHP, AK Partiyi Haçlı ordularına benzetecek kadar densiz bir yaklaşım içindedir. Bu çatının altında bu ülkede demokrasi mücadelesi veren bir partiyi sen nasıl böyle bir çirkin benzetmeyle ortaya koyarsın?(Başbakan)

Bundan böyle MHP sıralarına 1 metre yaklaşan, başına neler geleceğini görür!’’ (MHP Genel Başkanı)

MHP sıralarına 1 metre yaklaşanlar ne olacağını görür, diyor. Bunu tıp dünyasına havale ediyorum. Bu nasıl bir anlayış? Nasıl bir düşünce özgürlüğünden yana olmak? Hani bunlar demokrasiyi savunacaktı? Zeytinyağı gibi üste çıkıp özür bekliyorlar. (Başbakan)

Bahçeli benim faşizmi bilmediğimi ifade ediyor. Evet, biz faşizmi sizin kadar iyi bilmeyiz. Çünkü siz faşizmin hem teorisyeni hem de pratisyenisiniz!’’ (Başbakan)

Dünyanın başka hangi parlamentosunda benzer sözler ağza alınabilir?

***

Bize yüce olduğu öğretilen Türkiye Büyük Millet Meclisinin çatısı altında hakaret, suçlama gırla gidiyor. Sokaktaki insanlar arasında geçse dava nedeniolacak sözlerle milletvekilleri, parti genel başkanları birbirlerine giriyorlar.

Başbakan son zamanlarda bir sinir küpü; boşalıp rahatlayacak bir neden, bir olay arıyor.

Geçenlerde iki genç, TBMMde, AKP grup toplantısında nükleer enerji karşıtı bir bez pankart açtı; içeriği açısından Türkiyenin sürüklenmekte olduğu nükleer tehlikeye dikkat çeken, uyarıcı, haklı bir eylemdi. Başbakan ise esip gürlüyor: Türkiyenin nükleer enerjiden faydalanmasını provoke etmek isteyenlere izin vermeyiz. Birileri ellerine 2 tane paçavra tutuşturuyor. Onlar da geliyor, bildiklerinden değil.’’

Yanılıyordu, çünkü o iki genç nükleer enerjinin Türkiyenin başına öreceği çorabı -Başbakanın tersine- çok iyi bildiklerinden oradaydı.

***

Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı çıkıyor, kazanılmış haklarını yitirmemek için Ankarada 7 haftadır, örnek bir barışçıl eylem sürdüren TEKEL işçilerine olan öfkesini kusuyor, “PKK de dahil bu işe herkesin fitne soktuğunu’’ söylüyor.

Ağzından çıkanları kulağı duymayanlardan biri de Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; o da TEKEL işçilerinden söz ederken, Bu hükümetin bir suçu varsa, o da özelleştirme sonucu açıkta kalanlara merhamet göstermesidir diyor. AKP saflarından aklı başında biri çıkıp da bu sözlerin sahibine, Arkadaş, sen kim oluyorsun da işçilere merhametten söz ediyorsun?’’ diye sormuyor. Öyle ya, o milletvekillerinin, bakanların maaşları işçilerin vergileriyle ödeniyor.

Emek de emekçiler de AKPlilerin umurunda değil.

***

Takke düşüp kel göründükçe AKPnin altındaki zemin kaymaya başlıyor. Zemin kaydıkça onlar da kabalaşıyorlar, hırçınlaşıyorlar, saldırganlaşıyorlar.

Zorlayarak, dayatarak, sindirerek, korkutarak iktidarlarını sürdürebileceklerini sanıyorlar.

Yanılıyorlar.

SINIRLI DEMOKRATLIK - 10.02.2010

Habertürk yazarı Nihal Bengisu Karaca aynı zamanda televizyon kanallarında sıkça görülen bir açık oturum konuşmacısı. Türbanlı bir genç kadın. Kendisini dinleyenlerde, dinsel inancının izin verdiği ölçüde demokrat ve özgürlükçü bir insan olduğu izlenimi uyandırıyor. Pazartesi akşamı Habertürk televizyonunda Yiğit Bulutun Sansürsüzprogramında izledim onu; Hürriyetten Tufan Türenç konuyu alkol yasağı örnekleri üzerinden Anadoluyu hızla saran gericiliğe getirince öfkelendi, dudakları titreyerek AKPyi savunmaya geçti. Konuşmasının bir yerinde, Ama bakkal alkollü içki satmak istemiyorsa ne yapalım’’ deyince, İşte’’ dedim, buraya kadar!’’

Evet, birçok benzerleri gibi Karacanın da demokratlığı buraya kadardı; bu noktadan sonra ellerinden bir şey gelmiyor, çareyi ülkenin toplumsal gerçeklerini görmezden gelmekte buluyorlar, bununla da kalmayıp görmezden geldikleri, fakat varlığını bildikleri gerçeklere mantık dışı gerekçeler uyduruyorlardı.

***

Gerçek Tufan Türençin gösterdiği gibiydi; Afyondan Konyaya, Kayseriden Erzuruma Anadolunun çok geniş bölgelerinde lokantalarda içki servisi yapılmıyor, adı bakkal, market, süper ya da hipermarket olsun, satılması gereken hiçbir yerde alkollü içki satılmıyordu. Binlerce işyeri sahibinin söz birliği yapıp bir anda içki satışından vazgeçtikleri gerekçesine çocuklar bile inanmazdı, ama onlar bizi buna inandırmak istiyorlardı.

Biz de henüz onların diledikleri ölçüde salaklaştırılamadığımızdan buna inanmıyor, tam tersine ülkemizde hızla yayılan gericiliğin üzerinde düşünüyorduk.

Bize çok kızıyorlardı; aldırmıyorduk doğal olarak.

***

Alkol yasağına ilişkin olarak kendi kararları derlerken biçimsel olarak haklıydılar. Çünkü din zaptiyesikurumu henüz oluşturulmadığından büyük olasılıkla da buna hiçbir zaman gerek görülmeyeceğinden-herhangi bir görevli bakkalın ya da lokantanın kapısına dayanıp İçki satmayacaksın!’’ demiyordu.

Buna gerek yoktu, sürekli gericilik üreten toplumsal yapı bu türden biçimsel dayatmalara gerek bırakmıyordu çünkü.

Kapitalistleşen altyapı üzerine bir tencere kapağı gibi oturan feodal üst yapı kurumları toplumu tutsaklaştırıyordu. Yerel yönetim kurumlarından kadrolaşmalarla muhafazakârlaştırılan devlet görevlilerine, Sanayi ve Ticaret Odasından Esnaf ve Sanatkârlar Odasına, meslek derneklerinden yerel basına her kurum ve kuruluşun İslamcı-otoriter erkin eline/denetimine geçtiği bir ortamda evrensel anlamda bireysel özgürlüklerin sözü bile edilemiyordu.

O bakkalı ya da o lokanta sahibini alkol yasağı kararına götüren kendisinin özgür istenci değil, kurumlaşan İslamcı otoriterizmin dolaylı dayatmasıydı.

***

Otoriterizm giderek yayılıyor, dayatmaların doğrudanlaşacağı İslamo-faşizmin yolu açılıyor.

Nihal Bengisu Karaca, Yasaklara, dayatmalara ben de karşıyım’’ diyor. Ne var ki inandırıcı olamıyor, dinsel dogma algı gözeneklerini tıkayınca o ve onun gibi İslamcı yazarlar ne denli demokrat olduklarını ileri sürseler de demokratlıkları sınırlı kalıyor.