30 Eylül 2009 Çarşamba

AYAMAMA DERESİ YA DA BİR TÜRLÜ AYAMAMA - 13.09.2009


Ayamama, 15 yıl öncesine kadar Başakşehir, İkitelli, Mahmutbey, Güneşli ve Yenibosna’dan geçip Ataköy’den Marmara denizine dökülen bir dere, bu kentin zenginliklerinden bir doğa parçasıydı. Açgözlü yerel yönetimler Yamama Deresi’nin yatağını parça parça yağmaya açtılar. Dere, geçen Salı sabahı yağan şiddetli yağmurla çılgına döndü, hapsedildiği beton akaktan kurtuldu, iki yanını kuşatmış yapıların arasından kendine denize ulaşacak bir geçit bulamayınca köpürdü, taştı; önüne geleni silip süpürdü, yuttu, can aldı .

***

Ayamama bir dere, bir akarsu, doğası gereği akacak, sen bunu engellersen günü geldiğinde kanaldı, betondu dinlemeyip taşar, sel olur. Bir doğa yasasıdır bu! O sabah da bu şaşmaz yasa işledi, dere, beton bariyerleri önüne katıp önce Holiday İnn otelini, sonra Cargo Türk’ün, Yurtiçi Kargo’nun, Banvit’in depolarını bastı, daha sonra da 212 Alışveriş Merkezi’ni. Fakat en büyük felaket -başka ad bulunamadığından olacak-, “Osmanlı” adı verilen, 300 kamyonun park ettiği TIR otoparkında yaşandı. Sel sularının sürüklediği araçlar birbirine girdi. TIR şoförlerini uykuda yakalayan sular 13 can aldı.
Başbakan, Vali, Büyükşehir Belediye Başkanı açıklamalar yaptılar, bunun bir “doğal afet” olduğunu söylediler, halka öğüt verdiler. “Sakın ha, dere yataklarına yapı kondurmayın, ölürsünüz!” dediler. Dere yatağına beton kondurma iznini halk vermiş gibi.
AKP iktidarının seçilmişleri de, atanmışları da cin fikirliler ya, akılları sıra halkı suçlayarak, kendi sorumluluklarını saklayacaklar.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı açıklama yaptı, “Biz bu yılın şubat ayında o TIR otoparkının ruhsatını iptal ettik,” diye. Ama otopark işletmecisinin “iptal edilmiş” ruhsatla nasıl olup da yedi ay boyunca işini sürdürebildiğini söylemedi.

***

Merak ettiğimiz o kadar çok şey var ki…
Ayamama Deresinin “ıslah” projesini hangi yüklenici şirket üstlenip yürüttü. “Islah” denilen, fakat son sel felaketiyle “göz boyamadan” başka bir şey olmadığı anlaşılan bu “iş” karşısında şirkete ne ödendi?

Dere yatağına imar iznini hangi yerel yönetimler verdi?
Osmanlı TIR otoparkının sahibi kim? Dere yatağının yanı başına garaj kurma ruhsatını hangi yerel yönetim döneminde aldı? TIR’larının içinde can veren 13 şoförle birlikte Basın Ekspres Yolundaki 20 ölümden kim sorumludur?
Halk mı, yoksa kent yöneticileri mi?

Bu ölümler birer kaza mıdır, yoksa cinayet midir? Bir cezası, bir bedeli olmayacak mıdır? Ölenler, öldükleriyle mi kalacaklardır?
Burası neresidir? 18. yüzyılın Teksas’ı mı?

***

Ayamama bir simgedir; farkında olmayışın, farkında olmak istemeyişin, gözü dönmüşlüğün simgesidir. “Geliyorum” diyen felaketler, ölümler karşısında bile ayamamak bu kez de yoksul emekçilerin canlarına mal olmuştur. Ölenlerin tümü emekçidir, tekstil işçisi kadınlardır, TIR şoförleridir. Adına kapitalizm denen bu yağma, talan, sömürü düzeninde yaşanan yıkımlarda ölenler hep onlardır, dere yataklarına sıfır yapı konduranlar, doğayı kuşatıp tutsaklaştıranlar, suları çılgına çevirip masum ölümlere neden olanlar yaşarlar.
Ayamama Deresi bir kez daha “ıslah” edilecekmiş, edilebilir; belki gerçekten de “ıslah” olabilir. Fakat her seçimde sandığa gidip bu ölümcül düzenin sahibi partilere oy veren, bir türlü ayamayan aymazları kim “ıslah” edecektir? Allah mı?
Bu da başlı başına bir merak konusudur.


HIRSLAR, ÖFKELER AKLIN ÖNÜNE GEÇMEMELİ - 07.09.2009


Yüzde 35’i Batı ve Güney illerine yerleşmiş, 7 milyon 136 bini 23 Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan, yalnızca beş ilde nüfus çoğunluğu oluşturan, toplam sayısı 10 milyon 976 bin olarak varsayılan Kürtlerin yasal-siyasal temsilcilerinin ve kanaat önderlerinin Kürt sorununa yaklaşımları ana hatlarıyla gerçekçidir.
1 Eylül 2009 Dünya Barış Günü’nde Diyarbakır’da düzenlenen geniş katılımlı mitingde konuşan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, demokratik açılım sürecinin aslında, “Kürt sorununun tartışıldığı bir süreç olduğunu'' söyledikten sonra sözlerini, “Yine Türkiye'de farklı bir tartışmanın yaşandığını görüyoruz. ‘Üniter devletten taviz vermeyiz’ diyorlar. ‘Türk bayrağı hepimizin bayrağıdır’ diyorlar. Bayrakla ilgili Kürtlerin bir sorunu var mı? Hayır yok. Olmayan şeyleri niye gündeme getiriyorsunuz? Biz Kürt sorununun üniter devlet yapısı içinde çözülebileceğini söylemedik mi? Söyledik,” diyerek sürdürmüştür.
DTP’li Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Ahmet Türk ve diğer konuşmacıların yaptıkları “onurlu barış” çağrısını yinelerken, Güneydoğu’da sürdürülen askeri operasyonların durdurulması yolundaki talepleri dile getirmiştir: “Gelin tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi Diyarbakır’da da ortak barışın ve birliğin anıtını dikelim. (Gelin adalete teslim olun) diyorlar. Hangi adalete, bunca acı ve ıstırabın temel nedeni bu adalet anlayışı değil mi? AK Parti’si de, DTP’si de, muhalefeti de daha cesur olmalı. Ateşkes tek taraflı yürümez, silahlar aynı anda susmalıdır…”
Tartışmanın amacı bir ortak paydada buluşmak, uzlaşmak, ortak çözümler üretmektir. Bu bağlamda DTP yöneticilerinin sözlerine önem verilmelidir. Örneğin, Osman Baydemir’in ileri sürdüğü “karşılıklı ateşkes” önerisini herkes benimsemeyebilir, fakat benimseyeceklerin sayısı da önemsenmeyecek ölçüde az değildir. Tartışma sürecinde taraflar birbirlerine çok aykırı gelen, birbirlerini ürküten, karamsarlığa götüren görüşler de ileri sürebilirler. Bu görüşler de soğukkanlılıkla tartışılmalıdır.
DTP milletvekilleri arasında ılımlılığı ile öne çıkan hukukçu bir Kürt aydını olan Aysel Tuğluk’un aşağıya bir bölümünü aldığım açıklamasında altlarını çizdiğim iki cümle ise düşündürücüdür:

“Tek devlet, tek bayrak bunlarla bir sorun yok. Ama içindeki halkların barıştırılması gerekir ve haklarının güven altına alınması gerekir. Eğer bu süreç de tıkanırsa o zaman başka seçenekler de tartışılır. Kürtler de ayrılığı tartışmaya başlayabilir. Bunu bir öngörü olarak söylüyorum. Resmi dilin Türkçe olmasında da hiçbir problem yoktur. Ancak katı bir ulus devlet anlayışında diretmek çılgınlıktır, hele hele bunu Mezopotamya gibi çok kültürlü ve çok kimlikli bir bölgede yapmak intihardır.”
Tek devlet, tek ulus gibi Türkçenin resmi dil olmasında da bir sorun olmadığının dile getirildiği bir açıklamada bu cümleler ne anlama gelmektedir? Bir “öngörü” de olsa bu tür sivri söylemlerin tartışma sürecine olumlu bir katkısı olabilir mi?
Ancak küs olanlar, kavgalılar barışır; Türk ve Kürt halkları kavgalı mıdırlar ki barışsınlar? Yersiz bir söylemdir; ikinci cümle de öyle. Bu ayrıca tartışma sürecinin gelişmesine tümüyle ters düşen niteliktedir. “Ayrılarak kendi devletini kurmak” düşüncesi özellikle Kürt aydınları arasında yeni bir şey değildir. Örneğin Avukat Faik Bucak liderliğindeki Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi 1965 yılında bu amaca yönelik olarak kurulmuştu. O dönemde neredeyse tüm Kürt örgütleri aynı amacı paylaşıyorlardı. “Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi” düşüncesi Kürt aydınlarının büyük çoğunluğunu sarmalamıştı. Ayrılmak, bağımsız bir Kürt Devleti kurmak PKK’nın da uzun bir dönem hedefleri arasında yer aldı. Ne var ki hayat Türkiye’nin tarihsel, nesnel ve jeo-stratejik koşullarında bunun olanaksız olduğunu gösterdi. Birçok Kürt aydını düşüncesini gözden geçirdi, yoksa bugün sürdürülen tartışmalar kendine bir zemin bulamazdı.
Bu coğrafyanın gerçekleri Türklere ve Kürtlere birlikte yaşamayı dayatıyor. Yaşanan ve yaşanacak olan ortak hayat eşitlikçi, dayanışmacı, özgür, güzel, mutlu ve verimli olmalı. Tartışmalar ancak bu amaca yöneldiğinde bir anlam taşıyacaktır.
Daha dün denecek kadar yakın bir zamana kadar “Kürt” sözcüğünün bile korkuyla dile getirildiği anımsanırsa bugünün önemi çok daha iyi anlaşılır. Kısacası tartışmaya devam, ama hırsın, öfkenin aklın önüne geçmesine izin vermeden.


TÜRKİYE’DE KÜRTLER : SAYISAL VERİLER - 06.09.2009


Kürtler etnik azınlık mıdır, farklı kökenden bir halk grubu mudur, yoksa uluslaşmış bir nüfus parçası mıdır, bunları tartışırken, üzerinde söz ürettiğimiz insanların toplam Türkiye nüfusu içindeki payları nedir, kesin olarak bilmiyoruz. Bu durumdan, bu ülkede “etnik ayrımcılık yapılmadığı” sonucunu da çıkartabiliriz, fakat bu gerçeği yansıtmayan iyimser bir saptama olur. Osmanlı’da Kürtler “Müslüman nüfus” içinde değerlendirildiğinden, Cumhuriyet döneminde de 1925 Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra, Takriri Sükun Kanunu ile birlikte “yok” sayıldıklarından sosyo-demografik durumlarını belirlemek yolunda -gerçeği yansıtması kuşkulu- anadil sayımlarından başka hiçbir çalışma yapılmamıştır.
Kürtlerden farklı bir etnik grup olarak söz edilmesi 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük ortamında mümkün olabilmiştir. Toplum Türkiye’deki Kürtlerin varlığından 1960’lı yılların ilk yarısında yayımlanmaya başlayan Yön ve Sosyal Adalet dergilerinden, 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin yayınlarından öğrendi. 1965 yılında yapılan genel seçimlerde ilk kez bir Kürt aydını, Dr. Tarık Ziya Ekinci Türkiye İşçi Partisi milletvekili olarak TBMM’ne girdi. 1969 yılında İsmail Beşikçi’nin “Doğu Anadolu’nun Düzeni” adlı yapıtı yayımlandı. 1967-1969 yılları arasında 10 ilde düzenlenen “Doğu Mitingleri”ne on binlerce insan katıldı. Bu mitinglerin getirdiği ivmeyle yasal-siyasal Kürt hareketinin öncüsü kabul edilen Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) adlı öğrenci-gençlik örgütü kuruldu.
Toplam nüfusumuzun 31.391.421 olarak belirlendiği 1965 genel nüfus sayımında yurttaşlara son kez “anadillerinin ne olduğu” soruldu; toplam nüfusun % 7,1’ini oluşturan 2.219.547 yurttaşımızın anadillerinin Kürtçe olduğu kayıtlara geçti. Gerçeğe uygunluğu tartışılabilir olmakla birlikte bu sayı, mutlak ve oransal olarak Kürt nüfusa ilişkin Türkiye Cumhuriyeti’nin elindeki son resmi veridir. Çünkü bir daha bu tür bir sayıma gerek görülmemiştir, dolayısıyla karşılaştırma olanağı da yoktur.
***

Böyle olunca Kürt nüfusa ilişkin olarak ortada dolaşan hiçbir sayı doğru kabul edilebilecek sağlıkta değildir. Bu verilerden birkaçına göz atalım:

- Peter Alford Andrews’ün ABD merkezli “Ethnologue Data From: Languages of the World” adlı kuruluş için hazırladığı rapora göre 2001 yılında Türkiye’de yaşayan Kürtlerin genel nüfusa oranı % 8,36’dır. (5.852.000 kişi)
- 2007'de Milliyet gazetesinin KONDA Araştırma Kuruluşuna yaptırdığı ankette yüz yüze görüşme yapılan yaklaşık 50 bin kişinin %13,4'i kendisini Kürt olarak tanımlamış ve 18 yaş altındaki nüfusun eklenmesiyle bu oranın %15,68'e çıkıp, toplam nüfusa adapte edildiğinde Kürt nüfusunun 11 milyon 445 bin kişi olduğu sonucuna varılmıştır. (Daha sonra TUİK tarafından yapılan yeni nüfus düzenlemesiyle bu sayının 10 milyon 976 kişiye inmesi gerekmektedir.) Bu nüfusun % 35’i -3 milyon 800 bin kişi- Doğu ve Güneydoğu bölgeleri dışında yaşamaktadır.
- 2008 yılında CIA’in internet sitesinde, The World Factbook bölümünde Türkiye’deki Kürt nüfusun toplam nüfusun % 18’ini oluşturduğu varsayılmaktadır. Bunun sayısal karşılığı 12 milyon 780 bindir.
- Ortada dolaşan verilerden biri de Joshua Project adlı bir kuruluşa aittir. Bu kuruluşa göre 2000’li yıllarda Türkiye’deki Kürt sayısı 14 milyon civarındadır.
- Ali Tayyar Önder’in “Türkiye’nin Etnik Yapısı” adlı çalışmasında ise Kürt nüfusun oranı % 6,76 olarak verilmektedir. (2008 verilerine göre 4.867.200 kişi)
***
Görüldüğü gibi ülkemizdeki Kürt nüfusuna ilişkin veriler 14 milyon ile 4,9 milyon arasında değişmektedir! Bize en gerçekçi görünenleri KONDA’nın sayılarıdır. Bu verilere göre Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşayan Kürt yurttaşlarımızın sayısı 7 milyon 136 bindir. Bu nüfus 23 ile yayılmıştır. Demokratik Toplum Partisi’nin bölgede aldığı oylar ölçüt olarak alındığında bu illerden beşinde (Diyarbakır, Hakkâri, Muş, Şırnak ve Zazaların da Kürt olduğu kabul edildikleri takdirde Tunceli) Kürt nüfus çoğunluğundan söz edilebilir.
Konuyu yarın noktalayacağız.

İSPANYA, ÜNİTER DEVLET VE ULUS ÜZERİNE - 02.09.2009


Geçen Pazar günkü yazımdaki İspanya’nın “üniter bir ulus devlet” olduğu görüşüme ilişkin olarak bir akademisyen okurumdan, Sayın Prof. Dr. O.S.K.’dan konuya açıklık getirmemi isteyen bir “uyarı” iletisi aldım. Kendisine teşekkür ediyorum. Gerçekten de bu görüş bir açıklama gerektiriyor. Bu durumda en doğru yöntem İspanya Anayasa’sına başvurmak.
1978 yılında kabul edilen İspanya Anayasası’nın ilk üç maddesi “aynen” şöyle:
“Madde 1/1 : İspanya demokratik ve sosyal hukuk devleti olarak kurulmuştur ve özgürlük, adalet, eşitlik ve siyasal çoğulculuğu hukuk düzeninin en yüksek değerleri olarak benimser.
Madde 1/2: Tüm devlet erkinin kaynağı olan İspanyol halkı ulusal egemenliğin taşıyıcısıdır.
Madde 1/3: İspanyol devletinin devlet biçimi parlamenter monarşidir.
Madde 2: Anayasa, İspanyol ulusunun çözülmez birliğine, tüm İspanyolların ortak ve bölünmez vatanına dayanır; ulusun parçaları olan milliyetleri ve bölgelerin özerklik haklarını tanır, bu hakları ve kendi aralarındaki dayanışmayı sağlar.
Madde 3/1: Kastilya dili İspanya’nın resmi devlet dilidir. Tüm İspanyollar onu öğrenmekle yükümlü ve onu kullanma hakkına sahiptirler.
Madde 3/2: Özerk topluluklarda ve statülerine göre diğer İspanyol dilleri de aynı şekilde resmidir.
Madde 3/3: İspanya’nın dil farklılıklarındaki zenginlik, özellikle dikkat edilmesi ve korunması gereken bir kültür değeridir.”

***

Görüldüğü gibi İspanya, Anayasasına göre resmi dili Kastilya dili (İspanyolca) olan bir ulus-devlettir. Anayasa ülkedeki farklı (ulusal aidiyetleri) “milliyetleri” (Basklar ve Katalanlar) tanımakta fakat onları “İspanyol ulusunun parçaları” olarak kabul etmektedir.
İspanya’nın 17 özerk bölgeden oluştuğu doğrudur, fakat yalnız üç bölgedeki (Bask Ülkesi, Katalanya ve belli ölçüde Galiçya) nüfusta etnik farklılık mevcuttur, dolaysıyla etnik temele dayanan özerklik yalnız bu eyaletler için söz konusudur. Ayrıca Anayasada “federe devlet” kavramı yer almamakta, özerk bölgeler, “muhtar cemaat, cemiyet, topluluk, toplum” anlamına gelen “Comunidades Autónomas” sözcükleriyle anılmaktadır. Fakat esas belirleyici olan Anayasa’nın 145. maddesidir. Bu maddeye göre özerk toplulukların bir federasyon oluşturmalarına izin verilmez. Yasaktır. Özgün metin: “En ningún caso se admitirá la federación de Comunidades Autónomas.”
Bilindiği gibi federal devletlerin oluşması için “federe devletlerin” varlığı önkoşuldur. Bölgesel-yönetsel özerlik ise mutlaka bir “federe devlet” anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla, İspanya yürürlükteki anayasal düzenine göre bizim anladığımız anlamda, örneğin ABD, Almanya, Avusturya vb gibi federatif bir devlet değildir. Bu durumda, Anayasa’da belirtilen ulus-devlet niteliği de göz önünde bulundurulacak olursa federatif birliğe izin verilmeyen bir ülkeye “üniter devlet” demek yanlış olmaz sanırım.
***
Köşe yazarı dostum ise hem yukarıda açıklamaya çalıştığım konuya hem de yazılarımda sıkça başvurduğum “ulus” tanımıma takılmış. Bir halkın ulus olabilmesi için mutlaka bir “bayrağı” ve “devleti” olması gerektiğini söylüyor. İran’daki Azerileri bu nedenle ulus olarak kabul etmiyor, “onlar halktır” diyor. Pazar günkü yazımın “hata dolu” olduğu kanısında.
Biz, ilkokuldan başlayarak yüksek öğrenimimizi tamamlayana kadar hep aynı tanımla açıkladık ulus’u. “Ulus ya da millet, aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluktur,” dedik. İran Azerileri bu tanımın neresine aykırı düşüyor?
Önce öğretmenlerimiz, sonra hocalarımız bize ulusun oluşum koşulları olarak, “toplulukta ortak bir dilin konuşulması, ortak bir tarihsel geçmişe sahip olunması, bir arada yaşayan topluluğun gelecek için de bir arada yaşama inancında olması, topluluktaki bireylerin ortak gelenekleri ve duyguları paylaşması, aralarında kültürel ortaklığın bulunması” gerektiğini anlattılar.
“Bayrak” ve “devlet” koşulları ne zaman çıktı, bunu bilemiyorum, atlamış olmalıyım!




MİLLETSİZ MİLLİYETÇİLİK OLUR MU? (2) - 31.08.2009



Anımsayalım; 1960’lı yıllardan itibaren özellikle sol kesimde, Anadolu Kürtleri tanımlanırken, “Kürt milliyeti” kavramı kullanılırdı, fakat 12 Eylül’den sonra sol’un sesinin kısılmasına koşut olarak bu kavram sosyalist sol çevreler dışında pek duyulmaz oldu.
Benim kullandığım, birçok okurumun tepkisine yol açan “ulus” tanımını da bir yana koyacak olursak Türkiye’deki Kürt varlığını, nesnel, tarihsel olgu ve süreçleri göz ardı etmeden nasıl tanımlayacağız? Doğru tanım önemlidir, çünkü birlikte yaşama koşullarının yaratılması ancak doğru tanımlanan temeller üzerinde gerçekleşebilir. Yukarıdaki başlığa dönecek olursak, “Kürt ulusu/milleti” ya da “Kürt uluslaşması/milletleşmesi” eğer yoksa o zaman çoğumuzun varlığında hemfikir olduğu Kürt milliyetçiliği nasıl var olabiliyor?
Belki ben yanılıyorumdur, Anadolu Kürtleri uluslaşmamıştır/milletleşmemiştir ya da böyle bir süreç yaşamamışlardır, yaşamamaktadırlar. Bu durumda Kürt milliyetçiliği kavramı havada kalmış olmuyor mu? Öyleyse hayatta karşılığı olmayan bir kavramı niçin kullanıyoruz? Tartışmaya değmez mi?


***

Dün tüm yurtta coşkuyla kutladığımız 30 Ağustos, 19 mayıs 1919 günü başlayıp 9 eylül 1922 günü sonlanan kurtuluş savaşı sürecinde kazanılan en büyük askeri zaferin sahibi ordumuzun bize armağan ettiği büyük bir bayramdır. Zafer Bayramını kutlarken, bu zaferin sahibi orduyu yenik, çökmüş, yorgun, yoksul ve yoksun bir ülkede hiç yoktan var etmenin yollarını döşeyen Erzurum ve Sivas kongrelerini, Müdafai Hukuk Cemiyetlerini, Heyeti Temsiliye’yi, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni de böyle önemli günlerde anımsamak, saygıyla anmak gerekir.

En başta da ordusunu besleyen, birbiriyle kenetlenmiş farklı etnik kökenlerden halkımızı. Bu kenetlenme farklı etnik kökenlerden insanların birbirlerine olan karşılıklı güven, anlayış ve saygılarının ürünüdür. Bu, bizi 30 Ağustos Zaferi’ne götüren sivil siyasetin başlıca temellerinden biridir. Belgelere bakalım.
Erzurum Kongresi Beyannamesinden: “Trabzon vilâyeti ve Canik sancağıyla Doğu Vilâyetleri namını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Van, Bitlis Vilâyeti ve bu saha içindeki bağımsız livalar hiçbir sebep ve bahane ile yekdiğerinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılmak imkânı tasavvur edilemeyen bir bütündür. Mutluluk ve felâketle tam ortaklığı kabul ve geleceği hakkında aynı maksadı hedef alır. Bu sahada yasayan bütün İslâmî unsurlar, yekdiğerine karşılıklı bir fedakârlık duygusuyla dolu ve ırkî ve toplumsal durumlarına saygılı öz kardeştirler.” (7 Ağustos 1919) (Bk. Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadele’de Erzurum, S. 168 vd)
Sivas Kongresi Beyannamesinden: “Devleti Aliye-i Osmaniye ile İtilaf Devletleri arasında aktedilen ateşkes antlaşmasının imza olunduğu 30 Ekim 1918 tarihindeki hududumuz dahilinde kalan ve her noktasında İslâm ezici çoğunluğunun oturduğu Osmanlı memleketleri kısımları yekdiğerinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması kabil olmayan ve hiçbir sebeple bölünmez bir bütün oluşturur. Belirtilen ülkede yaşayan bütün İslâmî unsurlar, yekdiğerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ve yekdiğerinin ırkî ve toplumsal hukukları ile çevre şartlarına tamamıyla saygılı öz kardeştirler.”(11 Eylül 1919) (Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Sivas Kongresi'nce kabul edilen Beyannamesi - Tarih Vesikaları, C.1, Sayı 1, S.7)
Atatürk’ün hazırladığı 19 ocak 1920 tarihli ilk Misak-ı Milli taslağı: “… bütün İslâmî kavimler yekdiğerine karşı millî ve yerel hukuk ve karşılıklı güvence esâsı üzerine ortak vatanı müdafaa ve muhafazada birleşmişlerdir.” (Harp Tarihi Başkanlığı Atatürk Arşivi, klasör 21, fihrist: 2-1'den aktaran Atatürk Haftası Armağanı, No: 6, s.41)
Birleştirici bir anlayışı yansıtan bu belgelerden alınacak çok ders vardır.

MİLLETSİZ MİLLİYETÇİLİK OLUR MU? (1) - 30.08.2009


Tartışmalar sırasında kafama bana önce önemsiz gibi gelen, ama düşündükçe mutlaka bir yanıt bulması gerektiğine inandığım bir soru takıldı: “Milletsiz/ulussuz milliyetçilik/ulusçuluk Olur mu?” Soru basit gibi görünse de önemli, çünkü Kürt sorununa ilişkin olarak kendileriyle tartıştığım birçok kişi ortaya attığım “Kürt milleti/ulusu” kavramını kesinlikle reddederken, aynı zamanda da “Kürt milliyetçiliğinden/ulusçuluğundan” söz ediyorlardı. Doğrusu bu bana önemli bir çelişki gibi geliyor. Çünkü “ulus” ya da “uluslaşma” nesnel, altyapısal bir olgu, “milliyetçilik/ulusçuluk” ise öznel, üstyapısal bir ideoloji, siyasal bir görüştür. Bu, kuramsal olarak da, yeryüzünde 250 yıldır tanık olunan tüm uygulamalarda da böyledir, milliyetçilik/ulusçuluk ancak milletle/ulusla ortaya çıkar.

***

Kimi dostların, “ulus”-“üniter devlet” ilişkisinde evrensel düzeyde genel-geçer olmayan yaklaşımları var. Örneğin, üniter bir devlet ve resmi dili Farsça olan İran’da toplam nüfusun yüzde 24’ünü oluşturan Azeriler bir ulustur, İranlılarla kardeşçe bir arada yaşamaktadırlar; ülkenin sınır komşusu olan Azerbaycan Cumhuriyeti ile birleşmek gibi bir eğilimleri de yoktur. Üniter bir devlet ve resmi dili Bulgarca olan Bulgaristan’da nüfusun yüzde 9,4’ünü oluşturan Türklerin de Türkiye ile birleşmek gibi bir eğilimleri olmadığı gibi. Dahası, Katalanya ve Bask olmak üzere iki özerk bölgesi bulunan İspanya da “üniter” bir ulus-devlettir. Anayasasında “İspanyol ulusunun ve ülkesinin bölünmezliği”, “resmi dilinin İspanyolca olduğu” gibi ülkede “İspanyol ulusunu oluşturan farklı milliyetler bulunduğu”, “özerk bölgelerde konuşulan dillerin o bölgelerde resmi dil nitelik taşıdığı” maddesi de yer alır.
Özetle, yeryüzünde her ulusun, her dilin ille de bir devleti olmasını öngören anlayış, bir kural yoktur.

Sürdürelim, İsviçre diller arasındaki eşitliği koruma kaygısıyla üst-resmi dil olarak hiç konuşulmayan Latinceyi kabul etmiş (devletin resmi adı Latince Confoederatio Helvetica’dır - ‘CH’), dört resmi dilli (Fransızca, Almanca, İtalyanca, Romanş), federatif, ama aynı zamanda bir ulus devlettir. Yine bir ulus devlet olan İtalya’nın resmi dili İtalyancadır, ülkenin kuzeyinde, 30 bin nüfusa sahip Ladin vadilerinde Ladince, 500 bin nüfusla Trentino-Güney Tirol özerk bölgesinde Almanca, kuzeybatıdaki 126 bin nüfuslu Aosta vadisinde Fransızca, kuzeydoğudaki 141 bin nüfuslu Grozia özerk bölgesinde de Slovence konuşulmaktadır. Bu dillerin her biri “bölgesel-resmi” dil olarak tanınmış ve 1999 yılında çıkartılan bir yasayla koruma altına alınmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, çok çeşitli uluslardan göçmenlerin kaynaşarak oluşturduğu tek dilli, federatif bir ulus devlettir, Almanya da.


***

Bu örneklerden de görüleceği gibi hiçbir devlet bir diğerine model oluşturmaz, her toplum kendi koşulları içinde kendi sürecini yaşar, devlet de var olan ya da süreç içinde oluşan nesnel koşullar temelinde ortaya çıkar. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapıda bir devlet olarak kurulması da, Türkçenin resmi dil olarak belirlenmesi de birer nesnel, tarihsel zorunluluktu; bu zorunluluk günümüzde de geçerlidir. Nitekim Kürt sorunu çerçevesinde tartışmacıların en keskinleri bile üniter devlet, resmi dil konusunda görüş birliğindedirler.
Soruna ilişkin anlaşmazlık öncelikle Türkiye’deki Kürt varlığının toplumbilimsel/siyasal tanımından kaynaklanmaktadır. Kürt varlığını nasıl tanımlayacağız? “Kürt halkı” ya da “Kürt toplumu” tanımlarının etnik-sosyolojik tanımlamalar ötesinde anlamları yoktur; “Kürt azınlığı” diyemiyoruz, çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş belgesi olan Lozan Antlaşmasında azınlıklar belirlenmiş, Rum ve Ermeni nüfus dışındaki etnik unsurlar bu kavram içinde değerlendirilmemiştir.

Yarın devam edelim.

BİRİ ÇIKIP ANLATSA! - 26.08.2009

Pazartesi akşamı televizyonda, Diyarbakır’da oynanan Diyarbakır-Fenerbahçe futbol karşılaşmasını izledim. Diyarbakırspor ligin ilk haftasında kendi stadında oynadığı maçta Ankaragücü ile 2:2 berabere kalmış, geçen hafta da Trabzon’da Trabzonspor’u 2:1 yenmişti. Çekişmeli bir karşılaşma olabilir, kendi sahasında Fenerbahçe’den de puan koparmayı başarabilirdi. Olmadı. Maçın 26. dakikasında 1:0 öne geçmesine karşın yenilmekten kurtulamadı. Diyarbakırsporlu seyircilerin “dolaylı” desteğini alan Fenerbahçe karşılaşmayı 3:1 kazandı.
Diyarbakırsporlu yandaşların davranışları anlaşılır gibi değildi; sahaya attıkları pet şişelerle, çakmaklarla, taşlarla kendi futbolcularının oyun düzenini bozuyorlardı. Stat yükselticilerinden anonslar yapılıyor, Diyarbakırsporlu futbolcular tribünlere giderek yandaşlarının taşkınlıklarını önlemeye çalışıyorlardı. Fenerbahçe’nin ikinci golü de ev sahibi takımın dikkatinin iyice dağıldığı bir sırada geldi.
Ne var ki izleyiciler yenilen golle birlikte durulacakları yerde daha da taşkınlaşıyorlardı. FB’li futbolcular sahaya atılan yabancı maddeleri topluyorlar, işi giderek zorlaşan hakeme götürüyorlardı. Oyunun iyice çığırından çıktığı bir sırada, 77. dakikada, genç bir adam sahaya girdi, peşinde güvenlik güçleri, bir kaleden öbürüne koşarak kendini kalenin içine attı. O, yaka paça dışarı çıkartılırken yabancı madde yağmuru sürüyordu.
Sonuna doğru bir kâbusa dönüşen ve duraklamalar nedeniyle beş dakika uzatılan karşılaşma sona erdi, oyuncular güvenlik güçlerinin koruyuculuğunda kazasız belasız soyunma odalarına gidebildiler.

Daha sonra “olayların” kente de yayıldığını, geç saatlere kadar kentte yandaşlarla güvenlik güçleri arasında taş-biber gazı savaşları yaşandığını da buraya bir not olarak düşüyorum.

Maçtan sonra, “Diyarın Sesi” adlı internet gazetesinde “Yazıklar olsun - Taraftarımız 3 : Diyarbakır 1” başlığı altında izlenimlerini kaleme alan Diyarbakırlı gazeteci İsmail Aybal, “Değerli Diyarınsesi okurları ve gerçek Diyarbakır'lılar, hayatımda bu kadar rezil, bu kadar utanç verici bir maç izlediğimi hatırlamıyorum,” diye yazacaktı.
Takımı 1:0 öndeyken ve çok da iyi oynarken sahayı şişe, çakmak, maytap, taş yağmuruna tutup kendi oyuncularının moralini bozmak, oyunu soğutmak düz mantıkla çözülmesi olası olmayan bir yandaşlık anlayışıydı.

***

Kürt sorunu şu sıralar ülke gündeminin ilk sırasında, kamuoyunun dikkati de Kürt yurttaşlarımızın üzerinde. Diyarbakır ise Kürtlerin en yoğun olarak yaşadıkları kentlerimizden biri; özel bir önemi var. O taşkın Diyarbakırlı futbolseverler (!), toplumun bir kesiminin -önyargıyla- Kürtleri “şiddet” ile özdeşleştirdikleri bir dönemde bu tür davranışların sorunlarının çözümüne olumsuz etki yapabileceğini düşünmüyorlar mı?

Diyelim onlar düşünmüyorlar, düşünemiyorlar, statta başta Diyarbakırlı bir Bakan olmak üzere çok sayıda politikacı, üst düzey bürokrat, güvenlik görevlisi ve onca aklı başında insan varken, niçin birileri çıkıp da bunlara “Arkadaşlar, kendinize gelin!” demiyor. O zaman biz neyi tartışıyoruz? Boş yere mi birbirimize giriyoruz?
Yeniden futbola dönecek olursak… Diyarbakırspor’un beş sezon Süper Lig’de oynadıktan sonra 2006 yılında küme düştüğünde kente nasıl derin bir hüzün çöktüğünü biliyorum; sonrasında yaşanan zorlukların ağırlığı gibi bugünkü takımın hangi özverilerle kurulduğunu da… Üç yıl önce takım küme düştü diye gözyaşı döken yandaşlar, bugün futbolcularının morali bozulsun, ayakları dolaşsın diye ellerinden geleni artlarına koymuyorlar. Bakıyorum, maçtan sonra çıkan olaylarda polislere taş atan gençler yaşları 14-18 arası çocuklar. Birçok yaşıtları polislere taş attıkları için ağır cezada yargılanıyorlar, bizler de bu çocukları, toplumsal koşullarından, umutsuzluklarından yola çıkarak, “hafifletici nedenler” ileri sürerek ağır cezadan kurtarmak için çaba harcıyoruz. Yoksa havanda su mu dövüyoruz?
Diyarbakırlıların aklı başındaki büyük çoğunluğunu dışarıda tutarak soruyorum, bu yandaşlar, bu gençler, bu çocuklar ne istiyorlar? Kendi geleceklerine bu kadar mı kayıtsızlar? Biri çıkıp anlatsa!