24 Ağustos 2009 Pazartesi

“AÇILIM ÇALIŞTAYI” - 03.08.2009


Eğer 2 temmuz tarihli Hürriyet-İnternet haberi “Flaş isimlerle Kürt açılımı çalıştayı” başlığı ile vermemiş olsaydı bugünkü yazımın konusu bu olmayacaktı. Başlığı görünce haberi okumadan edemedim, satırlar arasında merakımı giderecek adları aradım. Bulamadım. Hep bildiğimiz adlardı. Zaman, Yeni Şafak ve Radikal yazarlarından oluşan “demokratik medya triumvirası” bu kez başka gazetelerden köşe yazarlarıyla takviye edilmiş, böylece daha da demokratik bir karışım ortaya çıkmıştı.

Zaman’dan Mümtazer Türköne, İhsan Dağı; Yeni Şafak’tan Fehmi Koru, Ali Bayramoğlu; Radikal’den Oral Çalışlar, Cengiz Çandar; Sabah’tan İbrahim Kalın, Okan Müderrisoğlu; Star’dan Mustafa Karaalioğlu, Nasuhi Güngör; Milliyet’ten Hasan Cemal; Taraf’tan Mithat Sancar; Akşam’dan Deniz Ülke Arıboğan ile oradaki varlık nedenleri bir soru işareti olan Vatan’dan Ruşen Çakır ve Haber Türk’ten Muharrem Sarıkaya.
Sonradan hepsi demokratlara dönüşen eski Marksist-Leninistler, eski ülkücüler, eski darbeciler, eski İslamcılar, yeni Fettuhlahçılar, yeni liberaller, din mütefekkirleri ve bir iki şaşkın özenle bir araya getirilerek, insana, “Olursa ancak bu kadar olur!” dedirten bir kompozisyon yaratılmış, adına da “Açılım Çalıştayı” denmiştir.
Polis Akademisi’ne bağlı Uluslararası Terörizm ve Sınırıaşan Suçlar Araştırma Merkezi’nin (UTSAM) Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK) ile birlikte düzenlediği bu “önemli ve yol gösterici” çalıştayda katılımcılar yaptıkları konuşmalarla Kürt sorununa ilişkin “son derece özgün” düşüncelerini başarılı bir biçimde açıklamışlardır.

***

Değerli okurlar, inanın, bu satırları yazarken heyecanlanıyorum, içimden bu demokrasi kompozisyonunu yaratan düzenleyicileri alkışlamak geliyor, fakat aynı anda hem klavyenin tuşlarına basmak, hem de el çırpmak olanaksız olduğundan yapamıyorum. Ama kararlıyım, içimde ukde kalmasını istemediğimden yazımı noktaladıktan sonra salt alkışlamakla yetinmeyecek, bir yandan da “Yaşasın demokrasi!” diye bağıracağım.
Doğal ki şimdi bana, “Sen hangi demokrasiden söz ediyorsun?” diye soranlar olabilir. Yanıtlayayım: AKP demokrasisinden!
Bu, artık alışmamızın zamanının geldiği yeni tür bir demokrasidir. Çoğulculuğu yadsıyan bir anlayışın ürünü olduğundan yandaşı olanlara büyük rahatlık sağlayan bir yönetim biçimidir. Yeryüzünde “sen, ben, bizim oğlan” biraradalığı kadar insanı rahat ettiren başka bir durum yoktur. Kavgasız, gürültüsüz, patırtısız bir ortam, oh be! İşte söz konusu çalıştayın katılımcıları da sürdürdükleri badireli hayatlardan sonra doğru yolu bulmuşlar, AKP iktidarına yanaşıp rahata, huzura ermişlerdir. Yaptıkları, televizyonlara çıkıp ya da yazı döktürüp arada bir iktidara selam çakmak, “Vallahi, bunca yıldır siyasetin içindeyim, bunlar kadar demokratını görmedim!” diyerek parsa beklemektir. Söylediklerine, yazdıklarına kimi zaman kendileri de inanmazlar, ama yalnızca bir kez gelinen bu dibi delik kavanoz dünyada yalandan kim ölmüştür ki?

***

Bu yazının amacı hükümetin Kürt sorununu çözme yolunda atacağını söylediği adımları bilmeden, anlamadan, önyargıyla eleştirmek değildir. Bu köşede çok kez vurgulandığı gibi bu sorun kanayan bir yaradır ve mutlaka kapanması/kapatılması gerekir.
Toplumun barışa, huzura, istikrara ihtiyacı vardır. Bunun gerçekleşmesi için de toplumun geniş kesimleri arasında ve sorunun özüne bağlı olarak bir uzlaşmanın sağlanması gerekmektedir. Bu noktada çoğulcu demokrasinin işlemesi/işletilmesi büyük önem taşımaktadır.
Eleştirimiz çoğulculuğun bir yana bırakılmasına, bu konudaki ilk buluşmanın bir “ahbap çavuşlar” gösterisine dönüştürülmesinedir.

GÜLE GÜLE KOCA ADANALI - 02.08.2009


“Küp gibi” derler ya, o gün işte öyle içmiştik kadim dostumuz Cornelius Bischof’un Hamburg dışındaki yeşilliklerle sarmalanmış evinde. Yaşar Kemal kitaplarını Türkçeye kazandırmakla ünlü “son Osmanlı” Cornelius’un evi, özellikle de her zaman hazırdır böyle “özel” günlere. O gün de özel bir gündü, Demirtaş’ı Hamburg Havalimanına götürecek, oradan İstanbul’a uğurlayacaktık. Bunun neresi özel, diye bir soru takılmış olabilir aklınıza, 12 Eylül günleriydi, birçok kişi canını, özgürlüğünü kurtarmak için Türkiye’den yurtdışına çıkış yolları ararken, o ille de “Türkiye’ye döneceğim,” diye tutturmuştu. Tanıyanlar bilirler, “inadım inat” diyen insanlardandı Demirtaş Ceyhun.
Cornelius da ben de endişeliydik, İstanbul’a ayak basar basmaz derdest edilebilir, başına olmadık işler gelebilirdi. Cornelius’un hazırladığı eksiksiz meyhane masasının çevresinde geçirdiğimiz saatler boyunca hep havadan sudan söz ettik, söz bittiğinde de rakıya yüklendik. Hayatımda ilk ve son kez öylesine “zom” bir durumda arabamın direksiyonuna geçtim, havalimanına kadar nasıl olup da sağ salim gelebildiğimiz bugüne kadar bir muamma olarak kaldı.

Demirtaş, sevgili eşi Günöz’e, çocuklarına, Asya’sına, Ozan’ına kavuştu. Korktuğumuz başımıza gelmedi.

***

Yürekli bir adamdı Demirtaş; genç yaşlarında yüreğinde filizlenmeye başlayan sosyalist düşünceye hep bağlı kaldı, inançlarından hiç ödün vermedi, emekten yana adil bir dünyaya, aydınlık bir Türkiye’ye olan umutlarını koruyarak aramızdan ayrıldı.
1934 Adana doğumluydu. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümünü bitirmişti, fakat toplum onu gazeteci ve yazar olarak tanıdı. Akşam, Politika, Vatan, Milliyet ve Cumhuriyet gazetelerinde yazdı, edebiyat ve siyasi yazıları birçok dergide yayımlandı. Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü (2006) sahibiydi.
Uzun yıllar Türkiye Yazarlar Sendikasının genel sekreterliğini ve ikinci başkanlığını yaptı.
Ana uğraş alanı edebiyattı. 41 öykü, roman ve inceleme kitabına imza attı. İlk romanı “Asya” ile 1970 TRT Roman Başarı Ödülü’nü, “Çamasan” adlı öykü kitabıyla 1972 Sait Faik Hikaye Ödülü’nü, “Apartman” adlı kitabıyla da 1975 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü kazandı.
1990’larla birlikte yazma uğraşını inceleme ve araştırma kitaplarında yoğunlaştırdı. “Ah Şu Biz Göçebeler”, “Ah Şu Biz Karabıyıklı Türkler”, “Ah Şu Osmanlılar”, “Modernizm, Postmodernizm ve Türban”, “Entelektüel’den Entel’e” gibi yapıtları bu döneme aittir.
Bir konuyu tartışırken, konuyu içselleştirmesinin yoğunluğu ölçüsünde hırçınlaşırdı, oysa mizah yönü ağır basan, müthiş güzel fıkra anlatan, dolu dolu gülmesini bilen, “keyif ehli” bir insandı. Cumhuriyet Meyhanesindeki, Pera Balıkçısındaki masaları boş kalacak.

***

Arkadaşlığımızın yanı sıra Demirtaş Ceyhun’la aramızda “halef-selef” ilişkisi vardı. TÜYAP Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Ünal ile birlikte İstanbul Kitap Fuarı’nın temellerini atan birkaç kişiden biriydi. 1982 yılından başlayarak 10 yıl boyunca sürdürdüğü görevini kendini emekliye ayırması üzerine 1992 yılında ben üstlendim. Onun döşediği taşlar üzerinde yükselen fuar bu yıl 28 yaşını kutlayacak; Demirtaş Ceyhun’un salt edebiyatçılığını değil, ülkemiz yayıcılığına olan hizmetlerini de özel etkinliklerle anacağız.
Son yıllarda en büyük mutluluk kaynağı dedeliğiydi; “Torun, insanın hayatını zenginleştiriyor,” diyordu.

Sevgili Günöz’e, Ozan’a, Asya’ya, tüm yakınlarına, sevenlerine baş sağlığı diliyorum.
Güle güle koca Adanalı.




BU BİR ŞAKA MI? - 29.07.2009


Son günlerde internette bir resim dolaşıyor, belirtildiğine göre bu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “İstanbul 2010 – Avrupa Kültür Başkenti” tanıtımı için hazırlattığı bir afiş. Bu afişle yurtdışı tanıtımı hedeflendiğinden başlığı İngilizce: “Meet The Roots Of Fun In Istanbul 2010”. “2010’da İstanbul’da eğlencenin kökleriyle tanış” ya da “buluş” olarak çevrilebilir.
Afişte çeşitli minyatürler yer alıyor, başlıkla ilintilendirdiğinizde, -biraz zorlanarak da olsa,- bunların “eğlenceli” figürler olduğu sonucuna varabiliyorsunuz. Yoksa figürlerin kendi aralarında neşe/eğlence yansıtan uyumsal bir bütünlükleri yok.

***

Sol üst köşede elinde mızrağıyla ata binmiş zırhlı bir şövalye var. Atın örtüsüne bir, şövalyenin kalkanının üzerine de üç adet kulplu bira bardağı resmedilmiş. Bardaklar ağızlarına kadar dolu ve biranın köpükleri dışarı taşmış. İster istemez, “Acaba bu afişin sponsoru bir bira firması mı?” diye soruyorsunuz. Neyse… Şövalyenin mızrağı oldukça uzun, altında da ki pehlivan güreş tutmuşlar, ne var ki yüzü görünen pehlivan bir Türk’ten çok sumo güreşçisi bir Japon’u andırıyor, fakat değil, çünkü ayağında kispet var, ki bu bize özgü bir şey. Her ne hal ise kafanız yine de karışıyor. Ayakları ayaktaki pehlivanın kucağında, elleri de yerde olan öbür güreşçinin bir eli öne doğru uzanmış. Bir rastlantı olmalı, çünkü elini uzattığı yönde bir yer örtüsü var, üzerinde de meyveler, çerezler ve şerbetler. Oldukça güçsüz görünen bu pehlivanın sanki bir an önce pes etmek ve yer örtüsünün başına geçmek isteyen bir hali var. Fakat bu da pek olanaklı değil, çünkü örtü, yere uzanmış, sağ dirseğini bir baş minderine dayamış, dizlerini ise başka bir minderle korumaya almış bir oğlanın önüne serilmiş. Oğlanın altında bacaklarını tüm çıplaklığıyla gösteren file bir etek var. Gözü önündeki yiyeceklerde değil, gözlerini güçsüz pehlivanı yeneceği kesin olan o iri yarı, kolları kaslı, göğüs kafesi geniş adamda. Kim bilir aklından neler geçiriyor?
Güreşçilerle hülyalara dalmış oğlan arasında tef çalan köylü giysili bir kadınla dizleri üzerinde yere oturmuş, tamburu andırır bir saz çalan bir adam var, onların arasında da bir tepsi üzerinde iki billuriye.

Ne ilginç bir kompozisyon değil mi? Sürdürelim…

***

Afişin sağ üst köşesinde dizlerinin üzerinde karşılıklı diz çökmüş Moğol yüzlü iki adam var, biri öbürüne tepsi içinde bir şeyler sunuyor. Burası afişin en anlamsız, insana hiçbir şey anlatmayan köşesi. Fakat alta inince durum değişiyor, buraya beli kılıçlı, kafasındaki serpuşu yedi tuğlu bir civan oturtulmuş, kendisi de oturuyor zaten. Önünde ona hayranlıkla bakan bir odalık var, kendisine tepsi içinde sponsor firmaya ait olması gerektiğini düşündüğüm bol köpüklü bira sunuyor. Adam tek başına, kendisine sunulan bira sayısı ise üç, burada kafanız karışıyor, neden bir kişiye üç bira, diye.
Afişte sağdan sola doğru ilerledikçe önce harem dairesinden üç güzel kıza, sonra da biri ut çalarken öbürlerinin ne çaldığını göremediğiniz dört sazendeye rastlıyorsunuz. Sazendelerin o kızlarla ilgileri var mı, onlara mı çalıyorlar, bunu bilemiyorsunuz.
Doğal ki her şeyi bilmek zorunda değiliz; İBB’nin yapmak istediği de herhalde insanları düşünmeye, bu nedir, niye buradadır, bunun bununla ne ilgisi var gibi sorularla onları kafa yormaya yöneltmektir. Afişi kim tasarladıysa doğrusu önemli bir iş çıkartmıştır.

Kesinlikle inanıyorum ki yabancıların kafasında hep var olan, “Acaba İstanbul’da nasıl eğlenilir?” ve “Orada eğlencenin kökleri nereye uzanır?” soruları bu afişle birlikte tüm ayrıntılarıyla yanıtlanacaktır.

Ama insan yine de bu afişin gerçek olmadığını, gerçek olsa bile “yalnızca bir şaka” olduğunu düşünmek istiyor.

YÖK KARARI ÜZERİNE ÖRNEKLEMELER - 27.07.2009

Federal Almanya eski Şansölyesi (Başbakanı) Gerhard Schröder’i hepimiz tanıyoruz. Yoksul bir ailenin çocuğu olan 1944 doğumlu Schröder, bir panayır işçisi olan babası savaşta, Romanya cephesinde ölünce altı aylıkken yetim kalmış, evlere temizliğe giderek hayatını sürdüren annesi tarafından büyütülmüştür.

1951 – 1958 yılları arasında gittiği ilkokulu (Volksschule) bitirdikten sonra üç yıllık ticaret meslek okuluna (Berufsschule) girmiş, bu okuldaki öğrenimini 1961 yılında tamamlamıştır. 1962 yılında ortaokul (Realschule) diploması almak üzere devam ettiği akşam okulundan 1964 yılında mezun olmuştur. Hemen sonra lise (Gymnasium) diploması almak üzere yeni bir okula başlamış, iki yıllık bu okulu 1966 yılında tamamlayarak üniversiteye girmeye hak kazanmıştır.
1966 yılında Göttingen Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydolmuş, öğrenimini 1971 yılında “birinci devlet sınavını” (erste Staatsexamen) vererek tamamlamış, staj döneminden sonra “ikinci devlet sınavını” da (zweite Staatsexamen) vererek 1976 yılında avukatlığa başlamıştır. Görüldüğü gibi Gerhard Schröder’in üniversiteye başlama yaşı 22, avukatlığa başlama yaşı ise 32’dir.

***

Eğitiminin sağlığı ve sağlamlığı konusunda kimsenin kuşku duymadığı Almanya’da bugün ilkokul eyaletlere göre 9-10 yıl, ortaokul 10-11 yıl, meslek okulları ilkokul ya da ortaokuldan sonra 2-3 yıldır. Bu okulların hiçbiri mezunlarına üniversiteye gitme hakkı vermemekle birlikte üniversite yolu başarılı ve kararlı öğrencilere açıktır.

Örneğin, Hamburg Eyaletinde bir öğrenci önce 11 yıllık ortaokulu, sonra da 3 yıllık elektronik meslek okulunu tamamlamış, fakat “mühendis” olmak istiyor. Elektronik mesleğinde en az üç yıl çalışmış olmak koşuluyla 3 yıllık (6 sömestre) Elektronik Meslek Yüksek Okulu’na gidebilir. Fakat bu ona yetmiyor, “yüksek mühendis” olmak istiyor, bu durumda elindeki diplomasıyla 5 yıllık bir Yüksek Okula ya da Üniversiteye devam etmek ve bazı derslerden muaf tutulduğu bu yüksek öğrenim kurumunu başarıyla tamamlamak zorundadır.

Bu zorlu ve uzun sürecin adı “ikinci eğitim yolu”dur (zweiter Bildungsweg). Kıta Avrupa’sında kimse kimseye haybeden, - başka bir sözcük bulamadım-, üniversite diploması vermez. Öğrenci ya klasik lise eğitimi görmüş ya da bu zorlu ve uzun süreci arkasında bırakmış olacaktır. Böyle bakıldığında Almanya’da klasik lise eğitimi (13 yıl) sonrasında elektronik okumuş bir Yüksek Mühendisin mesleğe başlama yaşı en az 25, ikinci yolu izlemiş olanın yaşı ise en az 32 olacaktır.
***

İmamdan yargıç, doğramacıdan jeofizikçi, kaportacıdan uzak yol kaptanı üretmeye çalışmak gibi bir garabete hiçbir sanayileşmiş, uygar Avrupa ülkesinde rastlamak olası değildir. Bizim F tipi liberallerin tutturdukları “fırsat eşitliği” teranesi de, ikide bir ortaya attıkları “işçilerse işçi mi kalsınlar” sorusu da şabalaklıktan öteye bir anlam taşımamaktadır.
Türkiye bu noktaya basiretsiz, bilgisiz, donanımsız fakat sapına kadar muhteris politikacılar tarafından getirilmiştir. AKP durumu daha da beterleştirmektedir.
1974 yılında dönemin Cumhuriyet Halk Partili Milli Eğitim Bakanı Mustafa Üstündağ’ın idam fermanıyla yaşamlarına son verilen Sanat Enstitülerini anımsıyor musunuz? Haydarpaşa, Sultanahmet, Tophane vd Sanat Enstitülerini… Avrupa’da örnek gösterilen meslek eğitim kurumlarıydı. 1960’lı yılların başında önde gelen Alman şirketlerinin temsilcileri bu okulların mezunlarını kapabilmek için Tophane’deki İşçi Bulma Kurumu’nun (Alman İrtibat Bürosunun) kapısında kuyruğa girerlerdi. O zamanlar İmam Hatip Okulları da sorun oluşturmazdı, mezunlarından isteyen Yüksek İslam Enstitüsü’ne gider, bitiren İlahiyat Fakültesine devam ederdi. Sanat enstitüsü mezunlarına ise iki yıllık Tekniker Okullarının, bu okulların mezunlarına mühendislik (Yıldız Mühendislik, Maçka Mühendislik gibi) okullarının, bu okulların mezunlarına da Teknik Üniversitenin yolları açıktı.
Herkes Mersin’e giderken biz nasıl da tersine gitmişiz, değil mi?

ONLAR - 26.07.2009


Ben onları İstanbul’da Kumkapı ya da Nevizade’de, Bursa’da Arap Şükrü’de meyhaneler arasında mekik dokuyarak müşteri eğlendiren Roman çalgıcılara benzetiyorum. O çalgıcılar gibi üçlü, dörtlü gruplar halinde koşuşturup duruyorlar. Doğal ki bir farkla, çalgıcılar masadan masaya koşuştururlarken onlar kanaldan kanala koşuşturuyorlar. Grupları genellikle üç kişiden oluşuyor, bir Zamancı, bir Yeni Şafakçı bir de Radikalciden.
Sözünü ettiğim çalgıcı gruplarını bilirsiniz elbette, bir klarnetçi, bir kemancı, bir de darbukacıdan oluşur. Aslında bir de kanuncu gerekir, fakat bu çalgı oturarak çalındığından hız keser, bu nedenle de pek rağbet görmez. Ama yine de duruma göre gurup bir kanuncu ile takviye edilir. Onlar da böyledir, eğer durum gerektiriyorsa, sözgelimi “derin liberalizm” söz konusu ile bir Bugüncü, özellikle de Gülay Göktürk katılır gruba.

***

Roman şarkıcılarınki gibi onların da repertuarları oldukça dar tutulmuştur, o sıralar piyasada ne soruluyorsa repertuar o şarkılarla/konularla sınırlandırılır.

Çalgıcılarda “Dönülmez akşamın ufkundayız” nasıl vazgeçilemeyenlerdense, onlarda da “demokrasi” aynı önemdedir. Çünkü demokrasi konusu bizde dibine ulaşılamayan bir gayya kuyusu olarak anlaşıldığından üzerinde saatlerce konuşulabilir ve bunu konuşmak için de özel bir yeteneğe, bilgi donanımına gereksinim duyulmaz. Birazcık retorik bilgisi yeterlidir, bu bilgi de zaten zamanla edinilir.

Hikmet Çetinkaya arkadaşımız onların baş belasıdır. Hiç bunalmadan, yorulmadan oturur, televizyon karşısında onları izler, cephane toplar, kendini nokta atışlarına hazırlar. Benimse tahammül potansiyelim sınırlıdır, daha beş dakika dolmadan hafakanlar basar, içim daralır, midem sancımaya başlar. Bu nedenle sevgili Hikmet arkadaşımın sabrını takdirle karşılarım.

***

Hikmet de yazdı, şu sıralar onların hit parçası YÖK’tür, daha doğrusu YÖK’ün son kararıdır. Roman çalgıcıların ne çalacaklarını meyhane müşterileri belirlerken, onlarınkini sahne aldıkları televizyon kanalları belirler. Bu kanallar çoğunlukla iktidar yandaşı olduklarından, bir başka deyişle bu kanalların sahiplerinin çıkarları siyasal iktidar sahiplerinin çıkarlarıyla özdeş olduğundan konu repertuarlarını asıl belirleyenin AKP olduğunu anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur.

Onlar “sahibinin sesi”dirler. Eskiler, “Sahibinin Sesi”nin (His Master’s Voice) bir plak markası olduğunu bildikleri gibi simgesinin de kafasını gramofon borusuna yaklaştırmış, sahibinin sesini dinleyen uslu bir köpek olduğunu anımsarlar.
Evet, şu sıralar repertuarlarının baş konusu YÖK’ün aldığı, imam hatiplilere üniversite kapılarını ardına kadar açan “bırakınız geçsinler” kararıdır.

Bu kararı son derece özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik buluyorlar, övüyorlar, yere göğe sığdıramıyorlar.
Bir de yalan söylemeseler!

***

Eski uygulamayı kastederek, “yeryüzünde hiçbir yerde böyle bir uygulama yoktu” diyorlar; yalan söylüyorlar.
Yeni kararla “meslek eğitiminin önü açıldı” diyorlar; yalan söylüyorlar.

YÖK’ün kararı “ülkemizde nitelikli işgücündeki artış ivme kazanacak” diyorlar; yalan söylüyorlar.
Bu, “imam hatiplilere ilişkin bir karar değildir” diyorlar; yalan söylüyorlar.
Yalan söylerken kızarıp bozarmıyorlar, ar damarları çatlamış, utanmıyorlar.
Konuyu yarın Almanya’daki uygulamalarla örneklendireceğiz. Bakalım ne diyecekler?

ÇEŞİTLEMELER - 22.07.2009


Silivri’deki ikinci “Er, gene kon!” davasının duruşmaları başladı. Birçok sanık avukatı duruşmaları yöneten yargıç Sedat Sami Haşıloğlu’ya itiraz ettiler. Haşıloğlu’nun sanıkların tutuklanmasına karar veren hakim olarak duruşmaları yönetiyor olması hukuka uygun bulunmuyor. Fakat beni bunun kadar Haşıloğlu’nun ailesine ait dört ayrı İslami vakfın üyesi olduğunun söylenmesi ilgilendiriyor. Anlaşılan sayın yargıç mütedeyyin bir şahsiyet olmanın yanı sıra dinine son derece angaje bir insan. Yoksa kaç Müslüman aynı zamanda dört İslami vakfa üye olur ki?
Ülkemiz için yeni bir durumla karşı karşıyayız; ne diyelim, hayırlara vesile olur inşallah!

***

“Er, gene kon!” davalarının çok ilginç yanları var. Tutuklanıp bir süre sonra salıverilen sanıklarda yol açtığı “ani” davranış değişiklikleri gibi. Tutuklanmazdan önce esip gürleyen kimi sanıklar salıverilince dut yemiş bülbüle dönüyorlar. İnsan, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün, araştırmacı Erhan Göksel’in, Profesör Dr. Yalçın Küçük’ün o heyecan verici delişmen hallerini özlüyor.
Bazen düşünüyorum da acaba onlar özgür istençleriyle dut yemiş bülbüllere dönmüyorlar da döndürülüyorlar mı diye? Bir korku mu söz konusu olan? İnsanın aklına bin bir türlü olasılık geliyor; biri bile doğru olsa o zaman vah halimize…
***

Halimizin vahameti doğal ki korku olasılıklarıyla sınırlı değil. En muhalif üç televizyon kanalının üçünün de sahiplerinin içeriye alınmaları gibi bir durumu yakın tarihimizde ilk kez yaşıyoruz. Yumurtaya can veren ulu Tanrı’m kim bilir bize daha neler gösterecek?
Yaşayıp göreceğiz.
***

AKP içinde TBMM’ne yeni bir başkan seçme telaşı Ankara milletvekili Salih Kapusuz’un adaylığını açıklamasıyla durulur gibi oldu. Kapusuz, kaç dönemin milletvekili ve sakalı sünnetli inançlı bir Müslüman. Kendisine saygım bakidir ama Sayın Köksal Toptan alınmasın, o Robert Mitchum modeli saçları, her zaman sinekkaydı tıraşı ve hepsinden daha önemlisi türban tanımaz eşiyle AKP’li bir TBMM başkanlığına hiç yakışmıyordu.
Dilerim, Sayın Kapusuz o yüce makama seçilir de biz de el âlemin gâvurlarının, “Aaa, bu hanımın başı niye açık?” gibisinden tuhaf sorularıyla karşılaşmayız. Nihayet tüm cihan bilir ki Türkiye’nin devlet ricali erkekleri ve kadınlarıyla hak yolundadır.

***

Son zamanlarda neo-liberal tayfada yadırgatıcı bir sessizlik gözlemliyorum. Cerbeze yitimi gibi bir hastalıktan mustaripler sanki. Eskiden ne güzeldi, yeni bir davayla birlikte gizli servislerin istihbaratıyla bilgilere/belgelere boğulurlar, yazı üstüne yazı döşenirlerdi. Alıştıkları servisin kesildiğini pek sanmıyorum. Herhalde, dört elle sarıldıkları, dünyayı ayağa kaldırdıkları, orijinali ara tara bir türlü bulunamayan o dehşetengiz “imha planı” fotokopisinin fosluğunu henüz sindirememiş olmalılar.
Kolay değil tabii, önce “İşte buldum!” diye şarlayacaksın, sonra pusup oturacaksın.

***

Dün Vedat Okyar’ı uğurladık. İyi bir futbolcu, iyi bir spor/futbol yazarıydı. Erdemli bir insandı. Bir Galatasaraylı olarak tüm Beşiktaşlı dostlarıma, okurlarıma ve tüm futbolseverlere baş sağlığı diliyorum.
Işıklar içinde yatsın.




İSLAM AÇISINDAN TÜTÜN YASAĞI - 19.07.2009

Büyük alim ve mutasavvıflardan İsmail Hakkı Bursevi (K.S.) Hazretleri “Ruhu-l Beyan Tefsiri”nin 1. Cildinin sonunda teracimi ahvalini verirken Türkçe olarak şöyle yazar: “Şam'da iken Şeyh Ekber (K.S.) bir kaç kere temessül (bir şekil ve surete girerek gözükme) edip; öyle ki halk ona yaprak (tütün) der. ‘O bizim yanımızda pis ve haramdır’ buyurdu ve şeyhimden de duydum ki, ‘Tütün içen nefsani ve şeytanidir.’ “

Yarın yürürlüğe girecek olan ve tüm yeme-içme mekânlarını kapsayacak olan tütün yasağı ülkemiz insanını işbu nefis tutsaklığından ve şeytanlıktan kurtaracaktır.
Yine İsmail Hakkı Hazretleri hazırladığı Hadisi Erbaiyn'in 6. Hadisi Şerifi’nin Şerhinde şöyle denmektedir: “Bir şeyin zararı asli fıtrata (yaratılışa) dokunuyorsa diğer zararlılardan daha çirkindir. Mesela tütün gibi ki bunun zararı doğrudan fıtrat-ı asliyedir. İbadetlere karşı bir ağırlık ve isteksizlik meydana getirir.”
Tütünün yasaklanmasıyla birlikte özellikle beş vakit namaza uzak duran tembel müminler tütün ürünlerini kullanmayı bırakacaklar, üzerlerine çöken tembellikten kurtulup camilere koşacaklardır.

***

Büyük hadis alimlerinden Mahmud Muhammed Hattab Es-Subki, “El-Menhelü'l-Azbü'l-Mevrud Şerhu Süneni'l-imam Ebi Davut” isimli eserinde sigaranın zararlı ve haramlığı ile ilgili önemli açıklamalarda bulunmuştur. Özetle şöyle demektedir: “Sigaranın haram olduğu bir gerçektir... Bunun haramlığı, doktorların raporlarına göre, sıhhatte zararlı olduğundandır. Şüphesiz zararlı bir şey, alimlerin ittifakı ile de haramdır. Sigara, yalnız içenlere değil, içmeyenlere de eza (sıkıntı) verir... Melekler de çok rahatsız olur...”
Buradan anlaşılacağı gibi tütün yasağı ile birlikte yalnızca pasif içiciler değil, melekler de koruma altına alınmış olacaktır.
Son devrin büyük alim ve fazıllarından Mehmet Zihni Efendi merhum da “Ni'met-i İslam” adlı yapıtında tütüne ilişkin şunları söylemektedir: “Öyle şeyler vardır ki, onlar vücuda faydalı olmak şöyle dursun netice itibari ile bedeni harap ettiği halde fazlaca iştah ve istek duyulur. Bundan dolayıdır ki bu gibi şeyler oruçlu iken kullanılırsa hem kaza hem de kefaret lazım gelir. Mesela tütün gibi... Esrar içmek ve afyon yutmak da bu nev'idendir... Ve hepsi haramdır. Müslüman’a yakışan ise, haram, mekruh ve şüphelilerden kaçınmaktır. Zira dinimizde yasaklardan kaçınmak emirleri yerine getirmekten bile üstündür.”
Durum son derece açıktır; İslam alimlerinin yukarıda alıntıladığımız sözlerinden tütün yasağının karar vericilere ve uygulayıcılara cennet yollarını açtığı somut olarak görülmektedir.

***

Son devrin dil alimlerinden Ebul-Faruk Süleyman Silistreli (K.S) Hazretlerinin bu konudaki açıklamaları da uyarıcıdır, anlamaya çalışalım:
“Malum olsun ki; şeriatte izaai mal, kesreti sual haramdır. Bu makamda izaai'den murad, emvalin dünya ve ahirete faidesi olmayarak sarf ve istihlakidir. Bu kabil sarfiyat ve istihlakati umumiye muharremdir. Sigara istimalinde hürmeti mezküre tamami ile sabit ve mütehakkaktır. Çünkü sigara istimalinde menfaati dünyeviyye yoktur. Bilakis mazarrat hakimdir. Öyle mazarrat ki ondan bedene cismaniyyete hasıl olan ilel ve emrazının ref' ve izalesi bir zaman sonra daha elde edilmemesini muciptir. Manevi mazarratı ise bağdat etmekle bitmez. Manii terakkidir. Rayihasından ervahı tayyibe muazzeb olurç Vesaiti rahmet olan ervahı mezkurenin temasını yani alakai ruhaniyyelerini men eder. Bu büyük bir musibettir.Şu halde sigara içmek manen ve madden muzırdir, haramdır. Haram Allah (C.C.)'ın nehyettiği emirdir. Ona musır olanlar, emrine isyan ve muhalefet edenlerdir. İş bu neticeye müncer olur.”
AKP iktidarı tütünü yasaklayarak İslam yolunda önemli bir adım atmıştır. İnşallah hayırlara vesile olur.