8 Haziran 2009 Pazartesi

“EDEPSİZLİK” - 07.06.2009

Biz edepsizmişiz; Başbakan öyle diyor. Partisinin adını “Ak Parti” değil de AKP olarak kısaltmamıza çok öfkelenmiş, öfkesi de diline vurmuş. Mustafa Nihat Özön’ün Osmanlıca-Türkçe Sözlük’üne baktım, “edep”, “a) Terbiye, güzel ahlak, iyi davranış, b) incelik, kibarlık, c) utanma” karşılığı olarak kullanılıyor. Bu durumda “edepsiz” sözcüğü, “terbiyesiz, kötü ahlaklı, fena davranışlı, kaba, nobran ve utanmaz” anlamına geliyor. Pek öyle yenilip yutulan cinsinden sıfatlar değil bunlar. Bir başkası söylese bayağı bozulur insan, ama Başbakan’ın bu türden öfke nöbetlerine alıştığımızdan gülüp geçiyoruz. Her söylediğini ciddiye alacak olsak vay halimize, bu “edepsiz” yakıştırması da böyle bir şey işte, bana değmesin diye hafiften yana kaydım, teğet geçip gitti, kim bilir kime yapıştı.

Başbakan’ın ilginç bir kişilik yapısı var, müthiş inatçı bir insan. Kendi inandığına başkaları da inansın istiyor. AKP’ye ille de “Ak Parti” denmesini istemesi de böyle bir şey. AKP’ye “ak” demenin aklı başında bir insan için çok zor, hatta olanaksız olduğunu görmek, anlamak istemiyor.

AKP örgütünü, AKP’li belediyeleri bir yana bırakalım AKP milletvekilleri, bakanları ve bizzat kendisi hakkında biriken suçlama dosyaları dağ olmuş, “yargıya intikalini” bekliyorlar. Ama intikal edemiyorlar, çünkü dokunulmazlık zırhı tarafından korunuyorlar. Dolayısıyla ak mıdırlar, yoksa kara mıdırlar, bilemiyoruz.

***

Dosyaları aşağıya çıkardım. Bunlar geçen yasama döneminden devredilen, hazırlık komisyonunda görüşülmüş fakat raporları yazılmadan raflara dizilmiş olanları, yani tamamı değil.

“Özel evrakta sahtecilik ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununa muhalefet”: Abdülkadir Aksu, Özkan Öksüz. "2886 sayılı Devlet İhale Kanununa muhalefet": Akif Gülle. "Basın yoluyla halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek açıkça tahrik etmek": Dengir Mir Mehmet Fırat. “Hakaret”: Dengir Mir Mehmet Fırat. “Görevi kötüye kullanmak”: Asım Aykan (3 dosya), Metin Kaşıkoğlu, Mehdi Eker. "Müteselsilen görevde yetkiyi kötüye kullanmak": Ayhan Sefer Üstün. “Müessir fiil”: Mehmet Salih Erdoğan. Yetkili mercilerin emirlerine riayetsizlik”: Ahmet Koca (2 dosya), Sait Açba. "Havaya silahla ateş etmek": Eyüp Fatsa, Enver Yılmaz. “Telefonla tehdit”: Abdullah Çetinkaya. "Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu yaralamaya sebebiyet vermek": Mikail Arslan. "298 sayılı seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanuna Muhalefet": Sadullah Ergin, Nihat Ergün (2 dosya), Osman Pepe, Muzaffer Baştopçu, Mehmet Sarı, Mehmet Ceylan (2 dosya), Polat Türkmen, İsmail Özgün, Ahmet Gökhan Sarıçam, Fazlı Özdoğan, Eyüp Fatsa. "Görevli memura hakaret ve tehdit", "tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek": Hüsnü Ordu (3 dosya). "2908 sayılı Dernekler Kanununa muhalefet": Polat Türkmen. "İzinsiz propaganda yapmak": Ali Er. Devam edelim:

"Gerçeğe aykırı mal beyanında bulunmak": Polat Türkmen. "İzinsiz propaganda yapmak": Ali Er. "İhaleye fesat karıştırmak" ve "zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak": İdris Naim Şahin (2 dosya). "Bir kısım kooperatiflere usulsüz arsa tahsis etmek": Mehmet Sekmen. "Evrakta sahtekârlık ve kamu kurumunu dolandırmak": Abdurrahman Müfit Yetkin. "213 sayılı Vergi Usul Kanununa muhalefet": Abdurrahman Müfit Yetkin, Kemal Unakıtan (2 dosya). "Görevi ihmal": Mehmet Sekmen, Recep Tayyip Erdoğan. "Zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak": Recep Tayyip Erdoğan, Mustafa Açıkalın, İdris Naim Şahin, Mikail Arslan. "Basın yoluyla Cumhurbaşkanına hakaret": Bayram Özçelik. "Özel evrakta sahtecilik": Mehmet Emin Tutan, Ali Temür. "1163 sayılı Kooperatifler Kanununa muhalefet": Zeyid Aslan.

***

Burada söz veriyorum, AKP TBMM Grubu kürsü özgürlüğü dışında dokunulmazlıkların kaldırılması doğrultusunda oy kullansın, suçlanan milletvekillerine, bakanlara, Başbakan’a yargı yolu açılsın, yargılanıp aklansınlar, o zaman AKP’ye “Ak Parti” demezsem edepsizim.

Tamam mı?

TARİHİYLE KÜSKÜN OLMAK - 03.06.2009

Öyle bir noktaya geldik ki tarihimize küsenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artıyor. Eskiden yazdıklarıyla bizi şaşırtan, öfkelendirenler yalnızca İslamcı kesimin yazarlarıyken, şimdi bunlara “liberaller” de eklendi. İslamcılarla el ele, kol kola geçmişimizde ne varsa ayaklarının altına alıp üzerinde tepiniyorlar.

İslamcılar, “Kurtuluş Savaşı diye bir şey yok,” derken, “liberaller” derhal onların yanında saf tutup, “Evet,” diyorlar, “basit bir Türk-Yunan savaşından başka bir şey değildi.” Onlar için Anadolu topraklarının emperyalizm tarafından işgalini öngören ve 32 devletin temsilcilerinin katılımıyla 18 ocak 1919 günü açılan Paris Barış Konferansı diye bir şey olmadığı gibi İstanbul’un ve Anadolu’nun müttefik güçler tarafından işgali de, 11 mayıs 1920 günü Osmanlı Hükümeti’nin önüne “imzala” diye sürülen Sevr Antlaşması da yoktu.

O “olmayan” Sevr Antlaşması’nda müttefikler tarafından öngörülen yaptırımlara biz yine de bir göz atalım.

Batı Anadolu (İzmir ve çevresi) Yunanlılara verilecekti. Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa'ya bırakmakta idi. Doğuda Doğubayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı. Bunun dışında, Türkiye'ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak'ın kuzey kısmında nüfus bölgeleri tesis ediyorlardı. İstanbul'da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlarda ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı, Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilayetleri ve dolayları idi. Sevr’e göre, ülke içinde bulunan azınlık, Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak imtiyazlı (ayrıcalıklı) bir durumda bulunuyordu. Türk uyruğundan çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtulduğu gibi, yeniden hiç kimse Türk uyruğuna da giremeyecekti.

***

Müttefik devletlerin öngördüğü bu yaptırımların gerçekleşmemesini, bugünkü modern hayatımızı, özgürlüğümüzü, onurumuzu, evrensel insan haklarımızı, demokratik, laik bir sosyal hukuk devletinin yurttaşları olmanın övüncünü o “olmayan” Kurtuluş Savaşı’na ve onun önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün yolunu açıp başını çektiği Aydınlanma Devrimi’ne borçluyuz.

Başta laiklik olmak üzere Türkiye’yi ortaçağ karanlığından kopartıp çağdaş uygarlık düzeyine yükselten “devrimci süreci” İslamcıların içlerine sindirememesini, o süreçte ne yaşanmışsa tümünü karalamalarını anlayabiliyorum. Fakat önemli bir bölümü soldan çark etme yeni liberallerin “yüzleşme” adı altında tarihimizi toptan yadsımalarını anlamakta “hâlâ” zorlanıyorum.

Yeryüzünde hiçbir ülke tarihsel geçmişi açısından “sütten çıkmış ak kaşık” değildir. Avrupa’ya bakalım: Faşist diktatörlükler, Mozambik ve Angola’yı iliklerine kadar sömüren Portekiz’de 48 yıl (1926-1974), İspanya’da 36 yıl (1939-1975), İtalya’da 23 yıl (1922-1945) sürmüştür. Avrupa’da 50 milyon insanın ölümüne neden olan II. Dünya Savaşı’nın baş suçlusu Hitler’in nasyonal-sosyalist diktatörlüğü Almanya’da 12 yıl iktidarda kalmıştır. Romanya 3 yıl (1941-1944 – General Ion Antonescu), Hırvatistan 4 yıl (1941-1945 – Ante Pavelic), Sırbistan 4 yıl (1941-1945 – Milan Nedic), Norveç 3 yıl (1942-1945 – Vidkun Quisling), Macaristan 6 ay (1944-1945 – Ferenc Szalasi) faşist/nazi diktatörler tarafından yönetilmiştir. Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu diktatörlükler tarafından on binlerce komünist, sosyalist, demokrat, Yahudi ve Roman Nazilerin toplama kamplarına gönderilerek öldürülmüştür.

Bu ülkelerin aydınları da ülkelerinin geçmişlerindeki lekeleri eleştirmekte, fakat hiçbiri bizdeki gibi toptancı bir yaklaşımla tüm tarihlerini yadsımak gibi psikiyatri biliminin sınırlarını zorlayan „ruhsal boşalma“ seansları sergilememektedirler.

Tarihiyle küskün olmak üzerinde durulması gereken bir konudur. Biz de duracağız.



1 Haziran 2009 Pazartesi

HİÇBİR KONUDA UZLAŞAMAMAK - 31.05.2009

İnanıyorum, uzun yıllar sonra dünya tarihçileri 1900’lü ve 2000’li yılların Türkiye’sinin, Türklerinin tarihini incelediklerinde mantıklı sonuçlar çıkarmakta zorlanacaklar, “Ne insanlarmış…” diyerek umarsızca kafalarını sallayacaklar.

Çünkü tarih, sözlüden yazılıya geçildiğinden beri ülkelerin ve insanlarının tarihleri o ülkelerin tarihçilerinin yazdıkları değerlendirilerek yazılıyor. Bu, tarihçiler için doğal ki büyük kolaylık, fakat konu Türkiye ve Türkler olunca durum değişiyor, nedeni de bizim her olaya ilişkin olarak en az üç dört farklı bakışımızın olması.

Herhangi bir olayı ele alalım, örneğin üç ayrı bakışın oldukça belirgin bir biçimde kendini gösterdiği Ermeni sorununu. Bir bölüm tarihçimiz 1915 olaylarını “kesinlikle” soykırım olarak değerlendirirken bir bölüm tarihçi de aynı olayları “kesinlikle” soykırımla ilgisi olmayan, fakat belli sayıda can yitimine yol açan bir zorunlu göç ettirme önlemi olarak değerlendiriyor. Bir de değerlendirmeleri okul kitaplarına ve devlet kurumlarının yayınlarına alınan tarihçiler var ki onlar da olayların “kesinlikle” soykırım kategorisine sokulamayacağını, eğer bir soykırım söz konusu edilecekse bu suçun Türkleri arkadan vuran, Türk köylerini basıp kıyımlar yapan Ermeniler tarafından işlendiğini ileri sürüyorlar.

Toplumun bireyleri de doğal olarak kendi siyasal/ideolojik yaklaşımına/duruşuna yakın bulduğu bu üç farklı bakıştan birini benimsiyor, okuduklarını ya da duyduklarını kendi mantığında harmanladıktan sonra “kendine özelleştirdiği” çıkarsamalarla tartışmaya katılıyor.

Yeryüzünün başka bir yerinde benzer bir duruma rastlanabileceğini sanmıyorum. Çünkü hiçbir toplumun 94 yıl geride kalmış bir olay ya da olaylara ilişkin ortak bir kanıda birleşemeyecek olmasını düşünemiyorum. En azından yakından tanıdığım iki dünya savaşı geçirmiş, on milyonlarca ölü vermiş, büyük altüst oluşlar yaşamış Avrupa toplumlarında böyle örnekler yok.

Başbakan geçenlerde yaptığı Düzce konuşmasında sapla samanı birbirine karıştırarak geçmişte bu ülkeden yabancıların kovulduğunu, bu tür yaptırımların “faşizan uygulamalar” olduğunu söyledi. Herkes sazan balığı gibi üzerine atladı bu sözlerin. 1915 Ermeni tehcirinin, 1924 Türk-Rum mübadelesinin, 1934 Trakya olaylarının, 1942-1944 Varlık Vergisi’nin, 6/7 Eylül 1955 olaylarının, 1963-1964 Rum/Yunan göçünün “faşizan yaptırımlar” olup olmadığını ya da bunlardan hangisinin “faşizan” kavramına girebileceği üzerine ateşli bir tartışma başladı.

Bir kez daha görüldü ki bu konularda da toplumda bir uzlaşma, ortak bir kanı oluşamamış. İşin daha da vahim yanı, örneğin, uluslararası bir antlaşma olan 1923 Lozan Antlaşması’nın ek protokolüne göre Türkiye ve Yunanistan arasında gerçekleşen ve hiç kuşkusuz ki büyük insani acılara yol açan karşılıklı nüfus mübadelesinin, Demokrat Parti iktidarınca ortamı hazırlanan ve Demokrat Partili basın tarafından kışkırtılan bir ırkçı/milliyetçi talan/yağma harekâtı olan 6/7 Eylül olaylarıyla aynı kefeye konulması, konulabilmesidir. Bir önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi insanları yurtsuzlaştırmaya yönelik hiçbir yaptırımın insani olarak onaylanmasına olanak yoktur, onaylanmamalıdır. Fakat gerçeklere sırt dönmemek de gerekir.

1963/1964 yıllarında zorunlu göç ettirme kapsamına giren bir yaptırım sonucu Türkiye’de yaşayan Türk uyruklu Rumlar ile yine sürekli Türkiye’de yaşayan, burada doğmuş fakat Yunan uyruğunda olan on binlerce insanın Yunanistan’a göçüyle sonuçlanmıştır. Bir bölümü yurttaşımız olan bu insanları zamanın iktidarının Kıbrıs Sorununda Yunanistan’a karşı bir koz olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bir devletin kendi yurttaşlarını koz olarak kullanabileceği “rehineler” olarak görmesi kınanması gereken bir durumdur. Son “faşizan mı değil mi” tartışmalarında bu konu da gündeme alınmıştır.

Şimdi birkaç hafta geriye dönelim ve Başbakan’ın, ABD Başkanı Obama 24 Nisan’da soykırım sözcüğünü telaffuz edecek mi, etmeyecek mi tartışmalarında, “Türkiye’de kaçak yaşayan 40 bin Ermenistan uyruklu Ermeni var, istersek bunları geri göndeririz” sözlerini anımsayalım. Yukarıdaki yaptırım “faşizan” bir uygulama ise (ki bence öyledir), Başbakan’ın bu tehdidi nedir? Acaba başbakanseverler bu konuda ne düşünüyorlar?

Geleceğin dünya tarihçilerini kafalarını sallarken görür gibi oluyor, gülüyorum. Bu arada kendi halimize de tabii.



27 Mayıs 2009 Çarşamba

YALANCI ÇOBAN - 27.05.2009

Öyküyü mutlaka bilirsiniz, ama yinelemenin bir zararı olmasa gerek.

Günlerden bir gün çobanın biri köyün koyunlarını otlatmak için yakındaki bir tepeye çıkar. Koyunlar otlarken o da bir ağacın altına oturup kavalını üfler. Ama bir süre sonra sıkılır, “Şu köylülere nasıl bir oyun oynasam da eğlensem,” diye düşünür, aklına bir fikir gelir. Avazı çıktığı kadar aşağıdaki köye doğru, “Yetişin koca bir kurt sürüye saldırıyor!” diye bağırmaya başlar. Çobanı duyan köylüler ne bulurlarsa ellerine geçirip oflaya puflaya tepeye tırmanırlar. Ne var ki etrafta kurt falan yoktur, söylene söylene köye geri dönerler. Çoban aynı numarayı bir kaç kez daha yineler, en sonunda da bu eğlenceden sıkılır.

O akşam köyün kahvesinde köylüleri çevresine toplayıp, “Siz ne aptal insanlarsınız,” der, “nasıl da kandınız yalanlarıma…” Ardından bir de kahkaha patlatır. Köylüler çok sinirlenirler, fakat ses çıkarmazlar. Başka bir gün sürüye gerçekten kurt saldırır. Çoban başlar bağırmaya: “Yetişin! Yetişin! Sürüye kurt saldırdı!” Bu kez kimse aldırış etmez, “Bizim çobanın yine yalancılığı tuttu,” der geçerler. Kurt, sürünün yarısını parçalar, çoban da yarım sürüyle köye geri döner. Artık kimsenin yüzüne bakacak durumda değildir, köylüler adı “yalancıya” çıkmış çobanı köyden kovarlar. Öykünün küçükken okulda söylediğimiz, sonu çok daha “dramatik” olan bir de şarkısı vardır.

“Günler geçmiş aradan/ kurt anlar mı şakadan/
Bir kocaman kurt dalmış,/ çobanı korku almış/Yalancı yalancı sana kimse inanmaz/
Yalancı yalancı sözüne kimse kanmaz/
Kurt var! Diye bağırmış,/ köy halkını çağırmış/
Fakat kimse gelmemiş,/ yalancıyı kurt yemiş.”

***

Ülkemizin koskoca Başbakan’ına “yalancı” demek haddime düşmez ama kendisini dinlediğimde nedense aklıma hep yukarıdaki öyküyle o okul şarkısı geliyor.

Başbakan, 23 mayıs günü Düzce’de yapılan AKP 3. İl Kongresinde, hükümetin Suriye sınırındaki mayınların temizlenme işini bir İsrail firmasına verme planlarını eleştirenlere esip gürledi, onları geçmişte azınlıklara karşı uygulanan “faşizan” yaptırımların takipçileri olmakla, yabancı düşmanlığı yapmakla suçladı. Ne var ki eleştirilerin nedeni iş’in verileceği firmanın milliyeti değil, iş’in karşılığı olarak, temizlenecek 178 milyon 500 bin metrekare büyüklüğündeki toprakların işletme hakkının 44 yıl için temizleyici firmaya verilmesiydi. Eleştirenler bu durumun başta İsrail’in can düşmanı olan komşumuz Suriye olmak üzere bölge ülkeleriyle Türkiye arasında yeni gerginliklere yol açacağını düşünüyorlardı. Ayrıca iş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önerdiği gibi NATO İkmal ve Bakım Teşkilatı NAMSA’ya da verilebilirdi, bu seçeneğin dikkate alınmaması da bir eleştiri konusuydu.

Bunlar bir yana Başbakan’ın, AKP’nin izlediği politikalara karşı çıkanları nasıl “ötekileştirdiği”, “azınlıklaştırdığı”, onları “Ya sev ya terk et!” çağrısıyla sindirmeye çalıştırdığı, “Beğenmeyen çeker gider!” dediği henüz belleklerdeydi.

Oysa Musevi yurttaşlarımızı hedef alan 1934 Trakya olayları, ağırlıklı olarak Musevi, Rum, Ermeni ve Levanten yurttaşlarımızı hedef alan 1942-1944 Varlık Vergisi uygulamaları, öncelikle Rum yurttaşlarımızı hedef alan 6/7 eylül 1955 olayları yakın tarihimizin kara lekeleriydi ve bunların kınanması gereken “faşizan nitelikte olaylar” olduğu doğru bir saptamaydı. Keşke başka bir zaman, başka bir bağlamda yapsaydı bu saptamayı.

Ama saptamayı, “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı,” yakıştırmasının cuk oturduğu ilgisiz bir olayla ilişkili olarak yaptığından yandaş medyanın şakşakçı köşe yazarları ile sadık AKP’lilerin dışında aklı başında hiç kimse ciddiye almadı Başbakan’ın sözlerini.

Bize de o eski okul şarkısını mırıldanmak düştü.

Okur Yorumu:

Bugunku yazinizda azinliklar ve varlik vergisine deginmişsiniz. Aynı konuyu Deniz Som da yazmış. Aradaki celiskiyi aciklar misiniz?

Hakkı Altınok

Yanıtım:

Sayın Altınok,

Sanırım Deniz Som Levantenleri kastediyor, çünkü onların bir bölümünün başka ülkelerin uyruğunda (özellikle İngiliz ve İtalyan) olduğu bir gerçektir.

Fakat ben ister azınlık isterse yabancı uyruklu olsun Türkiye'de yaşayan insanların salt Müslüman/Türk olmadıkları için her türden baskı ve şiddet uygulanarak, korkutularak, ekonomik açıdan bilinçli olarak çökertilerek göçe zorlanmalarını evrensel insan haklarına aykırı faşizan/faşist bir yöntem olarak değerlendiriyorum.

Bu bağlamda yurtdışında 3,5 milyon yurttaşımızın yaşadığını, bunlardan 2,5 milyonu Türkiye Cumhuriyeti uyruğundayken, bir milyonunun bulunduğu ülkelerin uyruğuna geçtiğini, yalnızca Almanya'da yaklaşık 220 bin Türk'ün "işadamı" konumunda olduğunu anımsatmakta yarar görüyorum.

Ayrıca Cumhuriyet yazarları arasında belli konularda görüş/yorum farklılıkları olması doğaldır; bu, gazetemizin sağlıklı, demokratik bir platform olduğunu gösterir.

Dikkatiniz için teşekkür ederim.

Saygılarımla.

Deniz Kavukçuoğlu







26 Mayıs 2009 Salı

İZAK MI, HASAN MI? - 25.05.2009

Bilindiği gibi şu sıralar Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde AKP ile muhalefet partileri arasında şiddetli tartışmalara neden olan ve büyük olasılıkla bu hafta içinde karara bağlanacak bir konu görüşülüyor. Konu, Suriye sınırındaki, Başbakan Erdoğan’a göre 210 bin dönümlük, Genelkurmay Başkanlığı İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’a göre ise yaklaşık 178 milyon 500 bin metrekarelik alana döşenmiş mayınların temizlenmesi. Bu topraklar temizlendiğinde yaklaşık 50 yıldır işlenmediği, dolayısıyla hiçbir kimyasalla temas etmediği için üzerinde organik tarım yapılabilecek bir arazi olarak işlenmeye açılacak.

Ne var ki o topraklara yüz binlerce mayın döşeyebilecek parasal ve teknolojik olanaklara sahip olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin elinde aynı mayınları bulup toplayacak olanaklar ne yazık ki yok. Tuğgeneral Gürak bu nedenle, “mayın temizliğinin, bedeli ödenmek kaydıyla hizmet alımı yöntemiyle yapılmasının ve bu kapsamda uluslararası deneyime sahip NATO İkmal ve Bakım Teşkilatı’nın (NAMSA) öncelikli olarak dikkate alınmasının uygun bir hareket tarzı olarak düşünüldüğünü” belirttikten sonra TSK’nin görüşlerinin “zamanında ilgili mercilere iletildiğini” söylüyor.

Hükümet ise “iş”in ille de bir İsrail firmasına verilmesinde ısrarcı, hizmet bedeli hepi topu 50-60 milyon dolar olan iş karşılığında söz konusu firmaya temizlediği toprakları 44 yıl süreyle işletme hakkı vermeyi planlıyor.

***

Hükümetin bu ısrarını anlamak kolay olmadığından insanlar çeşitli olasılıklar/seçenekler üzerinde kafa yoruyorlar.

Üyesi olduğumuz NATO dururken ve TSK’nin de görüşü bu doğrultudayken niçin ille de bir özel kuruluş öngörülüyor? “Al paranı, temizle toprağımı” türünden bir yaklaşım olsa tamam, fakat öyle değil, karşılığında 44 yıllık bir işletme hakkı veriliyor. Koskoca Türkiye’nin 50-60 milyon dolar parası mı yok? Bu seçenek hiç inandırıcı değil.

Üzerinde ısrar edilen firma bir İsrail kuruluşu; “al gülüm, ver gülüm” ilişkisi olsa niçin verilmesin bir İsrail firmasına? Ama kazın ayağı öyle değil, çünkü temizlenecek 510 kilometrelik sınır boyunun öte yanında can düşmanı Suriye var ve Suriye kendi topraklarını mayınlardan arındırmış. 44 yıl boyunca “acaba bir sızma olur mu” diye sürekli teyakkuz durumunda mı olması mı bekleniyor Suriye’den? Bu nasıl bir komşuluk anlayışı, nasıl bir dış politikadır?

Akla Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Ortadoğu Projesi de (BOP) gelmiyor değil. Ortadoğu’da İsrail demek ABD demek olduğuna göre hükümetin, özellikle de Başbakan’ın ısrarı olası bir ABD baskısından mı kaynaklanmadır?

Bir de kafası puslandırılmış kitlelerle o kitleler üzerinden reyting savaşı veren medyanın Davos’ta fatihleştirdiği Recep Tayyip Erdoğan’ın “One minute! One minute!” olayı var, uluslararası platformda başlı başına bir “gaf” olarak değerlendirilen. ABD’deki Yahudi lobisinin Ermeni Sorununda Türkiye’nin yaklaşımına bu “gaf”a rağmen hâlâ yakın durmasını sağlayan pazarlıklarda 178 milyon 500 bin metrekarelik toprak sakın pey olarak öne sürülmüş olmasın!

Ya da birbirleriyle bir biçimde ilişkisi olan bu olasılıkların/seçeneklerin tümü rol oynamış/oynuyor olabilir hükümetin ısrarında. Bunların hiçbiri Türkiye’ye yakışmıyor, aynen bu ülkeyi yönetme savıyla ortaya çıkmış, iktidar olabilmeyi de başarmış Adalet ve Kalkınma Partisi’nin modern Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışmadığı gibi.

***

Başbakan AKP’nin Düzce 3. İl Kongresi’nde konuşuyor; muhalefet partilerine saldırıyor, onları “hiçbir şey anlamamakla” suçluyor, sözü 44 yıllığına bir İsrail firmasının işletimine bırakılacak topraklara getiriyor, “Orada İzak değil, Hasan çalışacak,” diyor. Delegeler, izleyiciler coşkuyla alkışlıyorlar, hükümetimiz İsraillilere toprak verecek diye seviniyorlar. Oysa daha dün meydanlara doluşup “Kahrolsun İsrail!” diye bağırıp çağırmışlar. İnsan bunları gördükçe gülsün mü, acıyıp üzülsün mü bilemiyor.

24 Mayıs 2009 Pazar

SULTAN RECEP CAMİSİ - 24.05.2009

Biz, İstanbullular gerçekten çok şanslıyız, çünkü yüreği İstanbul aşkıyla çarpan bir belediyemiz var. Yavrularına “gak” demeden süt, “gık” demeden su veren bir ana-kuş şefkatiyle bizi hiçbir şeyden yoksun bırakmamak için gece demeden, gündüz demeden çalışan, bugün alt geçit, ertesi gün metrobüs… sürprizlere boğan AKP’li belediyemiz ve onun müstesna başkanı, büyük insan Kadir Topbaş’a ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sürprizlerin arkasının kesilmediğini gördükçe iyi ki onu bir dönem daha seçmişiz, demeden edemiyoruz. Yumurtaya can veren ulu Tanrımıza şükürler olsun ki oy sandığının başında şaşırtmamış bizi.

Eğer işler yolunda gider de hep iyiye, hep doğruya, hep güzele doğru dönen belediye tekerine birtakım kötücül mihrakların “husumet” çomakları sokulmazsa yeni bir camimiz olacak, hem de Taksim’in göbeğinde. Müthiş bir şey değil mi? Mümin Başkanımız ve İl Genel Meclisi’nin en az onun kadar mümin üyeleri kafa kafaya vermişler, “40 yıllık rüyayı gerçekleştirenler biz olalım!” demişler.

***

Herhalde biliyorsunuzdur, işi gücü İstanbul’un modernleşerek Müslümanlaşmasının önünde bir Bizans suru gibi dikilen o uğursuz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 1993 yılında SİT alanı ilan etmesinden sonra Belediye'den istediği 1/5000 Ölçekli Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı geçen hafta İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'ne sunulmuştu. Planda, bir öncekinde olmayan Taksim Su Maskemi’nin arkasındaki mescidin yeni plana işlenmesi gibi ufak bir değişiklik yapılarak AKP’li mümin üye çoğunluğu tarafından kabul edildi.

Taksim'deki mescidi planlara işleyen not raporun 14. maddesine şöyle tanımlanıyor: "Plan Notlarının III. Arazi kullanım Kararları IIILD.11.maddesi kısmen iptal edilerek ve yeni not eklenerek 'bu alanda Dini Tesisler' yapılabilir şeklinde düzenlenmiştir."

Ne güzel.

***

İstanbullular, uzun zamandır şöyle ferah furuş ibadet edebilecekleri bir caminin eksikliğini tüm benliklerinde duyuyorlardı. Hele raporda sözü geçen Taksim’deki mescitle 228 adım ötedeki Ağa Cami’den başka Müslümanların namaz kılabilecekleri bir yer yoktu. AKP’li yöneticiler halka sormuşlar, “İlle de isteriz!” yanıtını alır almaz kollarını sıvamışlardı.

Halkın yanıtı, özellikle öğle ve ikindi saatlerinde İstiklal Caddesi’nde bir şey, bir yer arar gibi bir aşağı bir yukarı dolaşan on binlerce insanın kafalarda yarattığı, “Bu insanlar ne arıyorlar?” sorusunu da açıklığa kavuşturmuştu.

İnsanlar, cami arıyorlardı! Bakıyorlar mescit tıkış tıkış, Ağa Cami adam almıyor, başka bir cami bulmak umuduyla yola koyuluyorlar, fakat bulamayınca dönüp dolaşıp aynı yere geliyorlardı.

Sorun gerçekten büyüktü.

***

Yeni yapılacak caminin yeri olarak şimdiki mescit ile yanındaki otoparkın kapsadığı alan düşünülüyor ki bence çok yetersizdir. Bu konuda asla kısa vadeli düşünmemek, İstanbul’un hızla Müslümanlaştığını görmek, gelecek kuşaklara da yetecek büyüklükle bir cami yapmak gerekiyor.

Bana göre en uygun yer, düşünülen alana 60-70 metre uzaklıktaki Ortodoks Aya Triada Kilisesi’dir. Hem pek bir tarihsel değeri olmayan hem de hazır cemaatinin kökü kurumuşken vuralım kazmayı, sokalım iş makinelerini, al sana kocaman bir yer. İhaleyi de Çalık Grubu’na veririz, içimiz rahat eder. Şöyle Sinan’ın Sultanahmet’ine nazire altı minareli bir Sultan Recep Camisi… Hepimizin gönlü bir hoş olur.

Ne dersiniz, iyi olmaz mı?




22 Mayıs 2009 Cuma

NASIL SEVİNİYORLARDIR ŞİMDİ - 20.05.2009

Az uğraşmadılar Hoca’nın ömrünü kısaltmak için; yazdılar, çizdiler, küfrettiler. Tümüne direndi Hoca. O kuyruklu yalanlara, salyalı çığlıklara öfkelenmemek olası değildi, ama Hoca bunlara güldü geçti. O gülüp geçtikçe öbürleri daha da azdılar, azarken de aşağılıklaştılar, insan denen canlı ne kadar aşağılaşabilir, çukurlaşabilirse o kadar.

Bedenini saran kansere karşı durabilmek için gördüğü tedavi sonucu saçları dökülmüştü, başına bandana takıyordu. Başındaki bandanaya bile sataştılar utanıp arlanmadan, “hayatını din düşmanlığına adadı. Ömrünün son döneminde başörtüsü takmaya mecbur kaldı. Allah'ım sen her şeye kadirsin,” dediler. Hoca söz konusu oldu mu her türlü ahlak sınırını aşıyorlardı İslamcı basın.

Annesi İsviçre asıllıydı ya olsa olsa Hoca’dan bir Hıristiyan misyoneri olurdu. Örümceklenmiş kafaları bir insanın salt “insan” olduğu için yaşamını hiçbir kişisel çıkar beklemeksizin muhtaçlara, yoksunlara vakfedebileceğini almıyordu. Onlar Deniz Feneri gibi kaşıkla verip kepçeyle götüren, kendilerine hayırlı “hayır” kurumlarına alışmışlardı. Âlemi de kendileri gibi sanıyorlardı.

***

Hoca, 1976 yılında lepra (cüzzam) çalışmalarına başlamış, Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nı kurmuş, 1986’da kendisine Hindistan’da Uluslararası Gandhi Ödülü verilmişti. 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü’nün Lepra konusunda danışmanlığını yapan Hoca, Uluslararası Lepra Birliği’nin (ILU) kurucu üyesi ve Başkan yardımcısı, aynı zamanda da Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi’nin ve Uluslararası Lepra Derneği’nin üyesiydi. Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasında yer aldı, 1981-2002 yılları arasında 21 yıl, gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği’ni yaptı.

Bunlar, o İslamcı yazarların anlayabileceği şeyler değildi.

Hele 1989 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurup da dernek yurt düzeyine hızla yayılmaya başlayınca tam anlamıyla kudurdular. ÇYDD, eğitim alanına el atmıştı, kız çocuklarına elini uzatıyor, onları okullaştırıyordu. Kız öğrencilerin sayısının artması Cumhuriyet Türkiye’sinde din devleti özlemi çeken karanlık kafaların hedefindeki “ham insan malzemesinin” eksilmesi anlamına geliyordu. Hoca ve arkadaşları saldırılardan yılmadılar. Her yıl binlerce kız öğrenciyi ışığa, aydınlığa kavuşturdular/kavuşturuyorlar.

“Er, gene kon!” savcıları da boş durmadılar, 13 Nisan 2009 günü polisler evini bastılar, makalelerini, kitaplarını alıp götürdüler. “Darbeciliğine ilişkin” delil aranıyordu Hoca’nın alçakgönüllü evinde. Polis baskını sonrasında bir tek zil takıp oynamadıkları kalmıştı çürümüş beyinlilerin. Milyonlarca insanın katıldığı Cumhuriyet mitinglerini dillerine dolamışlar, bu mitinglerle “Ümraniye bombaları” arasında ilinti kurmaya çalışıyorlar, Hoca’yı gösterip “İşte, darbe destekçisi yakalandı!” diyorlardı. Oysa ÇYDD’nin öncülüğünde düzenlenen tek miting 29 nisan 2009 tarihli Çağlayan Mitingi’ydi ve Hoca’nın o mitingde “Ne şeriat, ne darbe!” diye haykırdığını tüm dünya gibi onlar da duymuştu, fakat alçaklığı meslek edinmiş olduklarından yalan söylemeden edemiyorlardı.

***

Türkan Saylan artık yok. Ardında 20 bin umut kardeleni, 440 yayın, ulusal ve uluslararası 32 ödül ve milyonlarca seven bırakıp gitti.

Sevenleri onu görkemli bir cenaze töreniyle toprağa uğurladılar.

Üzerinden yıldızlar hiç eksik olmayacak.

Karanlık beyinli alçaklar kim bilir nasıl seviniyorlardır şimdi?

Boşuna sevinmesinler, Sevgili Hoca inançlı bir aydınlanma savaşçısı, tutarlı bir devrimciydi ve devrimciler öldükçe çoğalırlar.

Unutulmasın.