9 Nisan 2009 Perşembe

KASIMPAŞALILIĞIN TAM SIRASIYDI OYSA - 08.04.2009

Allah’tan televizyon denen o mucize aygıt var, bize hem gösterdi hem de duyurdu. Başkan Obama düşüncelerini değiştirmemiş; kendince haklı da, “kayıt altına alınmış” düşüncelerini nasıl değiştirsin ki? Türklerin, o unutulası 1915 yılında Ermenileri “soykırıma uğrattığına” ilişkin görüşünü bugün de koruyor.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yaptığı ikili görüşmeden sonra yapılan basın toplantısında söylediklerinden anladığımız kadarıyla Obama, altını çizdiğimiz konudaki görüşlerini değiştirmemekle birlikte 24 Nisan’daki anma gününde Ermenilerin beklediği “soykırım” sözcüğünü ağzına almayacak. “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün liderliğindeki Türkiye’nin Ermenistan’la yürüttüğü görüşmelere çomak sokmak” istemiyor.

ABD Başkanının, halk arasında “çevir kazı yanmasın” nitelenen benzer durum örneklerinden biri olan yanıtı öylesine zekiceydi ki, kendisine 24 Nisan’da o “uğursuz” sözcüğü kullanıp kullanmayacağını soran yurttaşı kadın gazeteci bile oturduğu yerde donup kaldı.

Donup kalan yalnızca o gazeteci değildi, başta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, muhalefet liderleri Deniz Baykal, Devlet Bahçeli ve Ahmet Türk olmak üzere tüm siyasetçilerimiz de donup kalmışlar, Obama’nın “tarihinizle yüzleşin” yollu öğütlerini başları önlerinde, sessizce dinlemişlerdi.

Daha dün denecek bir tarihte Davos’ta “fatihlik” ile taçlandırılmış Başbakan Erdoğan’ın Obama’nın öğütlerine tepkisiz kalması düş kırıklığına uğrayan toplumda “bizim başbakanın gücü ancak Simon Peres’e mi yetiyor” sorusunun dillendirilmesine yol açmıştı.

***

Ya Rasmussen denilen o Danimarkalı “kifayetsiz muhteris”? NATO Genel Sekreteri olabilmek için zirve buluşmasında takla üzerine takla atmış, kendi atmakla kalmayıp, Sarkozy’den Merkel’e, Zapatero’dan Berlusconi’ye herkese de attırmıştı. Başbakanımız ise ülkesinden yayın yapan PKK yanlısı Roj TV’yi yasaklamayan, Hz. Muhammet karikatürleri olayında tepkisiz kalan Rasmussen’in genel sekreterliğini engellemek için tek başına amansız bir savaş vermişti Strasburg’da.

Tam savaşı kazanıp fatihlik unvanını “fatihlerin fatihliğine” yükselterek biricikleştirecekti ki araya Obama girmiş, Başbakan’ı ödün vermeye ikna etmişti. Siyaset ve diplomaside hiçbir ödünün karşılıksız verilmeyeceği ilkesine uygun olarak AKP’li yandaş basına manşetlik haberler servis edilmişti. Buna göre Rasmussen İstanbul’daki Medeniyetler İttifakı Forumu’nda Hz. Muhammet karikatürleri nedeniyle İslam dünyasından özür dileyecek, Roj TV’ye ilişkin olarak da gerekli adımları atacaktı.

Ne var ki yandaş medyanın pompaladığı beklentiler boşa çıkmıştı. Rasmussen İstanbul’da yaptığı konuşmasında sözü, dünyadaki ilk porno fuarına ev sahipliği yapmakla haklı bir üne kavuşan Danimarka Krallığı’ndaki “düşünce ve anlatım özgürlüğüne” getirmiş, Müslümanların peygamberini aşağılayan karikatürleri kınamakla yetinerek özür dilemekten kaçınmıştı. Roj TV işi ise divana kalmıştı; ilgili makamlar söz konusu kanal ile PKK arasında ekonomik ilişkiler olup olmadığını araştıracaklar, bu araştırmanın sonuçlarına göre ne yapılacağına karar verilecekti.

Sayın Başbakan, Rasmussen’in sergilediği bu oyunu da sessizce izlemiş, alt dudağını birkaç kez ısırmakla yetinmişti.

***

Ne olmuştu bizim fatihimize? Nerede kalmıştı fatihimizin o “van minıt” raconu?

Fatihliğin de Kasımpaşalılığın da tam sırasıydı oysa…

Aldatılmıştık, omuzlarımız düşmüştü, yıkılmıştık.

Mazlumdan alınan ah’ı çıkarmak ise bir otel banyosunun kaygan fayanslarına düşmüştü.

5 Nisan 2009 Pazar

UMUTLANALIM (MI?) - 05.04.2009

Cumhuriyet Halk Partisi’nin yerel seçimlerde oyunu artırıp yeni belediye başkanlıkları kazanması AKP’den bir an önce kurtulmak isteyen kesimlerde 2011 genel seçimlerine ilişkin umutların yeşermesine yol açtı.

İstanbul’daki dikkat çekici oy artışı, Aydın, Sinop, Tekirdağ, Antalya ve Giresun’da yerel yönetimleri kazanması hiç kuşku yok ki CHP adına kayda değer başarılardır.

Öte yandan 29 Mart seçim sonuçları ilginç bir dağılım haritası ortaya çıkarmıştır. Kıyı kentlerinden 5’ini AKP (İstanbul, Hatay, Samsun, Trabzon, Rize), 4’ünü Milliyetçi Hareket Partisi (Bartın, Kastamonu, Balıkesir, Adana), 1’ini DSP (Ordu) kazanırken, CHP de 14 kentte il belediye başkanlıklarını kazanmıştır (Kırklareli, Zonguldak, Sinop, Giresun, Artvin, Mersin, Antalya, Muğla, Aydın, İzmir, Çanakkale, Tekirdağ, Edirne).

CHP’nin Ankara dışında Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gücü yok denecek kadar azdır.

Dağılım haritasına bir göz atalım:

Batman, Bingöl, Diyarbakır, Iğdır, Şanlıurfa, Şırnak ve Van’da yüzde 1’in altında; Afyon, Ağrı, Bitlis, Çankırı, Erzurum, Hakkâri, Kahramanmaraş, Konya, Mardin, Muş, Nevşehir, Rize, Siirt ve Yozgat yüzde 5’in altında; Aksaray, Düzce, Elazığ, Erzincan, Gümüşhane, Karabük, Kastamonu, Karabük, Kırıkkale, Kütahya, Sakarya ve Sivas’ta yüzde 10’un altındadır. CHP’nin, Demokratik Sol Parti’nin seçimlerden birinci parti olarak çıktığı Eskişehir’de eriştiği oy oranı 2.7, Ordu’da da 2.2’dir.

Bu haritanın değişmesi yolunda köklü adımlar atılmadığı sürece CHP’nin 2011 genel seçimlerinde iktidarı değiştirecek ölçüde bir ağırlık kazanması hayaldir.

***

Seçim sonrası başlayan tartışmalar her benzer durumda olduğu gibi CHP merkez yönetiminin değişmesi konusunda yoğunlaşmaktadır. Sayın Deniz Baykal’ın yerini alacak bir genel başkan adayı bulunmuştur ve bu değişiklik gerçekleşince partinin “makûs talihi” de değişecektir! Bu, CHP yandaşlarının ezelden beri vazgeçemedikleri bir yaklaşımdır. Kurtuluş, başarı, yükselme ancak ve ancak “karizmatik bir lider” ile olasıdır! Geçmişte Bülent Ecevit gibi somut bir örnek vardır; alçakgönüllü, halkla kolay ilişki kurabilen, dürüst, erdemli, güzel konuşan, topluma umut veren bir liderle iktidara giden yol açılabilir. Sayın Kemal Kılıçdaroğlu işte böyle bir kişiliktir…

Sayın Kılıçdaroğlu’nun sayılan bu niteliklere sahip olduğundan kimsenin kuşkusu yoktur, fakat sorun Türkiye koşullarında bir “kişilik” ya da “karizmatik olup olmamak” sorunu değildir. Sorun, bir stratejik program sorunudur. Orta, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun oy dağılım haritasına yansıyan görüntüsü ancak o bölgelerde seçmenleri Sünni İslam’a ve Kürt milliyetçiliğine yönelten sorunlara somut çözüm önerileri üretmekle olasıdır.

Liderin kişiliği mutlaka önemlidir, anımsayalım ve kendimize soralım, eğer Sayın Ecevit’in dilinden düşürmediği “Toprak işleyenin, su kullananındır!”, “İnsanca, hakça bir düzen!” gibi “programatik” söylemler toplumda yankı bulmasaydı, CHP o yıllardaki başarısını gösterebilir miydi? Bunu tersinden de okuyabiliriz: eğer partinin dilde somutlanacak ve toplumda yankı bulacak bir stratejik programı yoksa ya da başka bir deyişle kullanacak malzemesi yoksa liderin kişiliği tek başına iktidar değişikliği için yeterli değildir.


***

CHP, -eğer bir vazgeçme söz konusu değilse-, bir sosyal demokrat parti olarak bu niteliğinin üzerine yüklediği sorumluluğun bilinciyle hiç zaman yitirmeden önünü tıkayan sorunların üstesinden gelme yolunda bir stratejik programın hazırlık çalışmalarına başlamalıdır.

Türkiye’nin “akıllı”, “yenilikçi”, “dönüşümcü” bir sosyal demokrasiye hiçbir zaman olmadığı ölçüde gereksinimi vardır. Kendimiz farklı bir yerde duruyor olsak da…


1 Nisan 2009 Çarşamba

ALTI AY SONRA - 01.04.2009

“… Bu devran ebediyete kadar sürüp gitmeyecek; çünkü düşüş hep yükselişin vardığı en üst noktada, zirvede başlar, AKP iktidarı da, lideri de bu kaçınılamaz sonu değiştiremeyecektir. Düşüş başlamıştır bile. Yoksa kendine özgüveni sağlam olan bir siyasal güç neden böylesine hırçınlaşsın, öfkesini gemleyemez olsun?

Düşüşü en yakından duyumsayanın düşen olduğu bilinen bir gerçektir. Ülkenin dört bir yanında ayyuka çıkan yolsuzluklar, ‘laikliğe karşı eylemlerin odağı olunması’ hâli, muhalefetin sesini kesme girişimleri, yargı fiyaskoları, eş-dost kayırmaları önlenemez düşüşün somut görüntüleridir.

Tüm bu görüntüleri perdelemeye, olan biteni yok göstermeye yandaş medyanın çabaları da bir süre sonra yetmez olacak, efsunlanmış kitlelerin yanlış alkışları düşenlerin kulaklarında sadece hoş bir seda olarak kalacaktır.

Düşüş bir süreçtir, çıkışta aldığından daha kısa bir zaman alır.”

***

Yukarıdaki satırları 17.09.2008 tarihinde bu köşede yayımlanan “Düşüş” başlıklı yazımdan alıntıladım. Bu düşüşü altı ay öncesinden görmek bir müneccimlik başarısı değildi kuşkusuz, bizim yaptığımız da somut olarak görülene ilişkin bir not düşmekten başka bir şey değildi zaten.

AKP iktidarı açısından bir “kırılma” olarak değerlendirilen yerel seçimler bu düşüş sürecini açıklamayı kolaylaştıran sayısal veriler ortaya koyuyor. Doğal ki bu sayılar aynı zamanda AKP iktidarının dayandığı sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel zemini doğru belirleyebilmemiz için bize olanaklar sunuyor.

Trakya bölgesinde ve Ege-Akdeniz kıyı şeridinde Hatay dışında önemli bir varlık gösteremeyişi sosyal sınıflar oluşumunun kapitalizmin doğal sürecini yaşayarak gerçekleştiği görece gelişmiş kentlerde AKP’nin nesnel olarak orta ve uzun erimde de bir şansının olmadığını ortaya koymaktadır.

Sanayileşmeye/kapitalistleşmeye bağlı olarak beli düzeyde aydınlaşmış, evrensel-çağdaş değerleri benimsemiş kentlileşmiş nüfusun “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olduğu yargı tarafından tescil edilmiş, bastırmaya ne değin çabalasa da içindeki “islamofaşist” özünün dışa vurmasını engellemeyi başaramayan bir siyasal yapıya tahammülü yoktur.

***

AKP, siyasal güç olarak Orta Anadolu ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kendine özgü koşullarından beslenmektedir. Orta Anadolu kentlerinin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel ortak özelliği ekonomik gelişmenin feodal güdümlü bir kapitalistleşmeye bağlı olarak gerçekleştiğidir. Altyapısı kapitalist, üstyapısı ise feodal olan bu “ucube” süreç kendine özgü toplumsal ve kültürel kurumlarını da yaratmakta, yine bu kurumlar sürecin yeniden üretilmesinde önemli işlevler üstlenmekte, kapalı döngüyü güvence altına almaktadırlar. Bu bağlamda Batı’da Bursa ve Denizli, Güneydoğu’da Gaziantep, Kuzey’de de Trabzon’un belli farklılıklar gösterdiğini söylemeliyiz.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da şeyhlerin, dinsel cemaatlerin, aşiret reislerinin etki alanındaki nüfus kesimleri de AKP için verimli bir zemin, güçlü bir seçmen potansiyeli oluşturmaktadır.

***

Ne var ki AKP’nin beslendiği sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel zemin yapı olarak kendini yeniden üretme yeteneğine rağmen “kırılamaz” değildir. Bunu başaracak olan ise emek ağırlıklı alternatif bir siyasal güçtür.

Eğer AKP’den kurtulmak isteniyorsa yapılması gereken bu gücü oluşturmaktır.


SADİ BEY AMCA - 29.03.2009

Alt kat komşumuzdu Sadi Bey; bir yerlerde olduğu bilinen ama nedense bir türlü rastlanmayan gerçek bir İstanbul beyefendisiydi. Benim henüz 10’lu yaşlarımı sürdürdüğüm 60’lı yılların başlarıydı apartmanımıza taşındıklarında. Sokak kapısında karşılaştığı herkesi aynı zarafetle selamlar, başından hiç eksik olmayan fötr şapkasını sağ eliyle çıkartır gibi yapar, aynı zamanda da hafifçe öne eğilerek yumuşak bir sesle “İyi günler efendim,” derdi. Sanırım, bir devlet bankasının genel müdürlüğünden emekliydi. Uzun süren meslek yıllarından kalma bir alışkanlık olacak, sabahları erkenden kalkar, birazdan sokağa çıkacakmış gibi giyinirdi. Her zaman bakımlı, her zaman şıktı.

Ne var ki çözmemiz oldukça uzun bir zaman alacak “esrarengiz” yanları da vardı Sadi Bey amcanın. Karşı daire komşuları Muazzez Hanım, epeyce bir süredir, özellikle de geceleri Sadi beylerin dairesinden birtakım tıkırtılar, cızırtılar ve tanımlayamayacağı “başka sesler” duyduğunu önüne gelen herkese anlatınca apartman sakinleri arasında ortak bir merak oluşmuştu. Öyle ki kimi komşularımız içlerinde uyanan ve giderek büyüyen meraklarını belki dindiririz umuduyla Sadi beylerin kapısının önünden geçerken kulaklarını kapıya dayar gibi yapıp Muazzez Hanım’ın duyduğu o sesleri kendileri de duymak için özel çaba harcıyorlardı.

Azmin elinden hiçbir şey kurtulmuyor, nitekim bir iki hafta içinde tüm komşular ne yapıp edip o sesleri duymayı başarmışlardı. Ben de duymuştum; benim duyduğum “gulu, guuu, gulu gulu, guuu” sesleri Muazzez Hanım’ın “başka sesler” dediği o özel kategoriye giriyordu.

***

O yıllarda Türkiye’de egemen paranoya komünizm tehlikesiydi. Yurttaşlarımızın önemli bir bölümü dünya komünizminin başlıca hedefinin Türkiye’yi komünistleştirmek olduğu düşüncesinde olduklarından sürekli “teyakkuz” durumundaydılar. Sadi Bey bir Rus casusu olabilir miydi? Bu soru önce apartman komşularımız arasında sevimsizliğiyle tanınan eczacı Cevat Bey tarafından ortaya atılmış, kısa zamanda da başta kapıcımız Recep Efendi olmak üzere kimi komşular tarafından “en azından bir seçenek olarak” benimsenmişti.

Bizimkiler ise bu türden ortak meraklara uzak duran insanlardı. Ne var ki alt katta ne olup bittiğini hiç umursamayan annem benim ısrarlarıma daha fazla direnememiş, kendisin evde olmadığı bir saatte aşağıya inip “olay”ı Sadi Bey amcanın eşi Mevhibe Hanım’la konuşmuştu. Mevhibe Hanım olayı onaylamış, seslerin nedenini eşinin bir süredir kapıldığı “fen aşkı” ile açıklamış, sonra annemi arka odalardan birine götürmüş, ona orta masasının ve bir rafın üzerinde dizili duran on kadar radyoyu göstermişti. Bunlar zamanın en iyi markaları kabul edilen Grundig’in, Blaupunkt’un, Newton’un en yeni modelleriydi.

Annemin anlattıkları merakımı dindireceği yerde büsbütün güçlendirmişti. Öyle ya, bir insan on adet -hem de tümü en son model- radyoyla ne yapardı? Yoksa tüm bu yatırımı komünist Bizim Radyo’yu dinlemek için mi yapmıştı? Öyleyse eczacı Cevat Bey hiç de haksız sayılmazdı o soruyu ortaya atarken. Ürkmüştüm.

***

O akşam konuştum Sadi Bey amcayla. Beni o radyolu odaya almıştı. Konuştukça bir yandan içim rahatlıyor, bir yandan da bastırmakta zorlandığım bir gülme krizinin eşiğine geliyordum. O bir klasik batı müziği meraklısıydı. Bir arkadaşının önerisine uyup önce sekiz lambalı bir Grundig almış, fakat doğru dürüst dinlenebilen bir istasyon bulamamıştı. Kısa dalga cızırtılı, uzun dalga gulu gululuydu, orta dalgada ise hiçbir şey yoktu. Ama yılmamıştı, bir, iki, üç derken “işe yaramaz” on radyo sahibi olmuştu. Bana tüm o cızırtıları, gulu guluları dinlettikten sonra, “İşte böyle Deniz Bey oğlum,” dedi hüzünlü bir sesle.

O sırada aklıma geldi, “Anten bağlantılarını kontrol ettiniz mi?” diye sordum. Şaşkınlıkla yüzüme baktı: “Anten de mi bağlanacaktı?” Olayın tümü bu soruda gizliydi.

Kıssadan hisse: Teknolojinin en mükemmeli dahi eğer kullanmasını bilmiyorsanız hiçbir işe yaramaz. Son helikopter kazasında olduğu gibi.

Okur Yorumları:

Sayın Deniz KAVUKÇUOĞLU.

Bir helikopter kazası ve sonrasında oluşan rezaleti böylesine güzel anlattığınız için sizi kutlarım.

Saygılarımla.

Ahmet ÖNEN

30.03.2009

------------------------------------------




İŞİNİ BİLEMEME DURUMLARI ÜZERİNE BİR NOT DÜŞÜMÜ - 25.03.2009

Başbakanın müthiş olduğu kadar son derece aydınlatıcı da olan sözleri hepimize rahat bir soluk aldırdı. Aylardır düşünüyor, düşünmekten beyin damarlarımız çatlayacak gibi oluyor, fakat yaşadıklarımızın, tanık olduklarımızın nedenlerine akla yakın bir yanıt bulamıyorduk.

Ben, örneğin, camları buğulu kahvehanelerde masaları dolduran “okey”cilerin sayısındaki olağanüstü artışın nedenleri üzerine umutsuzca kafa patlatıyordum. Toplumumuzda ayrı bir yeri olduğu bilinen bu zamanı sınırsız kesimdeki ani kalabalıklaşmanın mutlaka bir nedeni olmalıydı. Sayıları birden üçe, beşe, ona katlanmıştı ve katlanma sürüyordu.

Ani kalabalıklaşma bağlamındaki bu olağanüstü artışın benzer görüntülerine Taksim ile Tünel alanlarını birbirine bağlayan ünlü Cadde-i Kebir’de de (yeni adıyla İstiklal Caddesi) tanık olunuyordu. Normal koşullarda hafta sonları 3 milyon kişiyi ağırlayan 1.7 km uzunluğundaki cadde bir anda sayısı ikiye katlanan insan kalabalığını taşıyamaz olmuştu.

Kısacası, ilginç şeyler yaşanıyordu ve bizler bu yaşananlara tanık oldukça düşünmekten başka bir şey yapamıyorduk. Tam anlamıyla bir “Düşün, taşın, b.tur işin” sorunsalının sarmalına düşmüş, çıkıp kurtulamıyorduk.

Bu arada bizim Cumhuriyet’teki arkadaşların muhaliflikleri de katlanarak derinleşiyordu. Onlara kalsa yaşadığımız, gördüğümüz, tanık olduğumuz her şeyin, her olayın, her durumun tek “müsebbibi” iktidar ve onun uyguladığı ekonomi politikalarıydı. Dillerine bir “küresel kriz” lafı dolamışlar, uzattıkça uzatıyorlardı. Kriz sözde bizi de vurmuşmuş da, fabrikalar kapanıyormuş da, işsizlik artıyormuş da… Buna benzer can sıkıcı, iç karartıcı müzmin muhaliflikler yani.

Oysa Başbakan bambaşka şeyler söylüyordu; artık dünyanın 17., Avrupa’nın da 8. büyük ekonomisine sahip olduğumuzu, ülkemizin artık bir gül bahçesine döndüğünü (O, “Güllük Gülistan” diyor), kendi iktidarlarının kurduğu bu sağlam yapıyı en dehşetengiz gibi görünen krizin dahi sarsamayacağını anlatıyordu. Bunlar iç açıcı, gönül ferahlatıcı güzel sözlerdi. Bizimkiler ise hiç mi hiç inanmıyorlardı bu hoş sözlere.

Dünya kapitalizmini temelinden sarsan küresel bir felaket yaşandığı doğruydu, ne var ki bu felaket (ya da başka bir deyişle kriz) bizi “teğet” geçecekti. Bu da çok doğaldı, çünkü bu iktidar 6.5 yılda öyle bir Türkiye görüntüsü yaratmıştı ki krizin kralı olsa, “Aman burayla işim olmasın,” deyip korkudan sıvışırdı. Başbakanın kastettiği de buydu. Kriz korkutan bir ülkenin evlatları olmuştuk ve biz ondan korkacağımıza o bizden korkmalıydı. Nitekim krizi fena halde korkutmuştuk, tam yaklaşacak gibi olmuştu ki burada olup bitenleri görünce korkudan dili tutulmuş, çareyi tüymekte bulmuştu.

Bizim muhalif arkadaşların göremediği buydu işte. Krizin kaçıp gittiğini bir türlü görmek istemiyorlardı. Onlar hâlâ aynı yerdeydiler, “kriz” diyorlar başka bir şey demiyorlardı. Hele içlerinde biri vardı ki (ad vermek istemiyorum burada, diyelim H.Ç. olsun) fabrikaların, işyerlerinin birbiri ardınca kapanmalarını bile korkusundan bizi teğet geçen o sanal krize bağlıyordu. Ona kalsa yukarıda sözünü ettiğim o olağanüstü kalabalıklaşmanın bile nedeni krizdi.

Oysa üç beş iş bilmez sanayicinin fabrikalarının, bir avuç yeteneksiz esnafın atölyelerinin, dükkânlarının kapanması çok doğaldı. Öyle ya önce işi öğreneceksin, sonra işyerini açacaksın! Bunlar tam tersini yapmışlar ve batmışlardı. Sayıları birazcık fazlaydı; doğal ki bunların sayıları fazla olunca kapıya koydukları mavi tulumlu ve beyaz yakalı çalışanlarının da sayıları fazla olacaktı. Kısacası bu ülkede her şey kendi doğallığı içinde yaşanıyordu. Kapıya konan çalışanların ise mutluluklarına diyecek yoktu doğrusu, kahvede taşlama, İstiklal Caddesi’nde avarelik… Oh, gel keyfim gel!

***

İstanbul’da Kemal Kılıçdaroğlu’na, İstanbul-Kadıköy’de Selami Öztürk’e, Ankara’da Murat Karayalçın’a, İzmir’de Aziz Kocaoğlu’na, İzmir-Konak’ta Hakan Tartan’a, İzmir-Dikili’de Osman Özgüven’e, Eskişehir’de Yılmaz Büyükerşen’e, Antalya’da Mustafa Akaydın’a yerel seçimlerde yürekten başarılar diliyorum.

EKMEK KARNESİ YA DA O ZOR GÜNLER - 22.03.2009


Başbakan, Cumhuriyet Halk Partisi’ni eleştirecek ya, AKP mitinglerinde 1940’lardan kalmış nüfus kâğıtlarının sayfalarını açıp halka “ekmek karnesi” damgalarını gösteriyor. “İşte,” diyor, “bunlar ekmeği bile halka karneyle yedirirler!”

Bu, yakışıksız bir davranıştır.

Neden?

Ekmeğin karneye bağlandığı o günlere bir bakalım, neler olmuş.

***

24 Şubat 1941: Ülkenin iaşe (yedirip, içirme, besleme) işlerini düzenlemek, yönetmek ve kontrol amacıyla, Ticaret Bakanlığı’na bağlı olarak çalışacak “İaşe Müsteşarlığı” kuruldu.

22 Haziran 1941: Almanya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni istila etti. Türkiye, Almanya-Sovyetler Birliği savaşı karşısında tarafsızlığını ilan etti.

14 Ağustos 1941: İngiltere ve Sovyetler ortak bir nota ile Montreux Anlaşması'na bağlılıklarını bildirdiler.

07 Aralık 1941: Japonlar ABD'nin Pasifik donanmasını Pearl Harbor'da ani bir baskınla yok ettiler. Böylelikle ABD'de de 2. Dünya Savaşı’nda taraf oldu.

11 Aralık 1941: İtalya ve Almanya, ABD'ye resmen savaş ilan ettiler. Cephe genişliyor, savaş iyice kızışıyordu.

17 Aralık 1941: Türkiye genelinde, ekmeğin "karne" ile dağıtılmasına karar verildi. Karne ile ekmek dağıtımına Ocak ayında başlanırken; aile reislerinden alınan beyannamelere göre herkese, adına düzenlenmiş bir "ekmek karnesi" verildi.

25 Aralık 1941: Buğday Koruma Vergisi kaldırıldı. İstanbul çevresinde yetiştirilen yulaf, buğday ve arpaya devlet tarafından el konuldu.

***

Dünya, 50 milyon insanın ölümüyle son bulacak, tarihin en kanlı savaşının ortasındadır. Türkiye, bu küresel kıyımın dışında kalma çabası içindedir. Türkiye, savaşın içinde doğrudan yer almadığı halde “savaş ekonomisi” uygulamak zorunda kalmıştır. Savaş boyunca yarı seferberlik havası zorunlu olarak sürdürülmüş, yetişkin nüfusunun uzun dönem askere alınması üretim hacminde düşmelere neden olmuştur. Savaş öncesinde başlayan planlama çalışmaları ve sanayi yatırım programları, savunma harcamalarının bütçeye egemen olması nedeniyle ertelenmiş, bu yıllarda yeni yatırımlara girişmek yerine mevcut yatırımlarının korunup işletilmesi temel politika olarak benimsenmiştir.

Tarımsal üretimin yarı yarıya düştüğü koşullarda ekmek de, patiska da, ayakkabı da 3 nisan 1939-9 temmuz 1942 arasında görev yapan 2. Refik Saydam hükümeti tarafından karneye bağlanmıştır.

“Karne”, o günün koşullarında kaçınılmaz olarak alınması gereken bir önlemdi.

***

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tek parti yönetimindeki uygulamalarını savunmak bana düşmez. Fakat doğruya “doğru”, yanlışa da “yanlış” demek bir Cumhuriyet yazarının sorumluluğudur.

Başbakanın bir Cumhuriyet Hükümeti’nin 1940’ların zor koşulları altında almak zorunda kaldığı bir önlemi 68 yıl sonra seçim mitinglerinde karşı propaganda malzemesi olarak kullanması yakışık almayan bir davranıştır.

Başbakan öyle şeyler yapıyor, öyle şeyler söylüyor ki insan nasıl tepki göstereceğini bilemiyor.


“BALBAY ÇIKACAK, YİNE YAZACAK!” - 15.03.2009

Böyle sesleniyorlardı gazetemizin avlusunda toplanan, sayıları giderek artarak sokağa taşan okurlar. Ellerinde pankartlar, Cumhuriyet’ler, Mustafa Balbay’ın fotoğrafları vardı. Orada bulunmalarının nedeni yalnızca protesto değildi; avlunun içinde sonu gelmeyen uzun bir kuyruk oluşturmuşlar, yapının içindeki dayanışma eyleminin bir parçası olmak, alacakları Balbay kitaplarını imzalatabilmek için sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlardı.

12 mart 2009, Türkiye’nin demokrasi tarihinde önemli bir gündü. Yıllar sonra bile insanlar geriye dönüp baktıklarında o günü anımsayacaklar, “Müthiş bir gündü,” diyeceklerdi.

Gerçekten de yakın tarihimizde benzeri görülmeyen bir demokratik dayanışma eylemiydi o gün ortaya konan.

Yazılı basınımızın onlarca usta kalemi birer ikişer geliyorlar, avludaki Cumhuriyet okurlarının coşkulu alkışlarının eşliğinde binaya giriyorlardı. İçeride ancak on altı kişinin sığabileceği bir imza masası hazırlanmıştı, dönüşümlü olarak masaya geçiyorlar, önlerinde birikmiş okurların uzattıkları kitapları imzalıyorlardı.

Mustafa Balbay adına 10-15 yazar tarafından imzalanan kitapların içerdiği manevi değer okurları bir-iki kitap yerine 4-5 alıp imzalatmaya yöneltmişti; Cumhuriyet Kitapları’nın çalışkan yöneticisi Fazilet Kula ve arkadaşları okurlara kitap yetiştirmek için sürekli koşuşturuyorlardı. Bu dayanışma şöleni de Fazilet Kula’nın fikriydi.

12 mart 2009, Perşembe unutulmayacak bir gündü.

***

Meslektaşlar arası bir dayanışma etkinliği olmanın yanı sıra bu imza günü demokrasiye, temel hak ve özgürlüklere olan inancın somut bir güç birliğine dönüşmesiyle ayrı bir anlam kazanmıştı. Çeşitli gazete ve televizyon kanallarından köşe yazarları ve yorumcular, günlük mesleki uğraşlarında birbirlerine karşı sürdürdükleri polemikleri, birbirlerine yönelttikleri eleştirileri bir yana bırakmışlar, yazılarına yansıyan düşüncelerini paylaşmasalar da bir haksızlığa uğradığına inandıkları tutuklu bir meslektaşlarıyla dayanışmak için bir araya gelmişlerdi.

Bu, aydınlar arasında son yıllarda yok olmaya yüz tutan “uzlaşı kültürünün” yeniden canlandırılabileceğini göstermesi açısından önem taşıyordu.

Farklı siyasal görüşlerden altmışın üzerinde köşe yazarı ve televizyon yorumcusunun sergilediği dayanışma, aydınlık bir Türkiye özlemi çeken herkesin içini aydınlatan, geleceğe ilişkin bir umut ışığıydı.

Türkiye’nin üzerine çöken karabulutlar dağıtılabilirdi.

Cumhuriyet okurları, var güçleriyle “Balbay çıkacak, yine yazacak!” diye seslenirlerken karabulutların “mutlaka” dağıtılacağına ilişkin umutlarını dile getiriyorlardı.

***

Dünyanın hiçbir demokratik hukuk devletinde bir gazetecinin, bir yazarın kendisinin bilgisayar belleğinden sildiği notlarının uzmanlar eliyle yeniden görüntülenmesi sonucu elde edilen verilerin bir iddianamede delil olarak değerlendirilmesi gibi “tuhaf” bir duruma rastlamak olası değildir.

Böyle bir durum bir polisiye yazarının notlarından yola çıkarak onun bir cinayet planlayan “katil adayı” ya da Ortadoğu üzerine bir roman hazırlığında olan bir yazarın notlarına bakarak onun bir “terörist” olduğu gibi akıllara seza sonuçlar doğurmaz mı?

Eğer Türkiye bir hukuk devleti ise Mustafa Balbay da kısa zamanda özgürlüğüne kavuşacaktır.

Cumhuriyet okurları doğruyu sesleniyorlar.

Mustafa Balbay çıkacaktır, yine yazacaktır.