1 Ocak 2011 Cumartesi

MEHMET PAKDEMİRLİ ANLASIN DİYE! -27.12.2010

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25. maddesine göre, “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir”. “Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

26. maddesine göre, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayınların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.”

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19., Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 19., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddelerine göre uluslararası, anayasamızın 25 ve 26. maddelerinin de ulusal koruması altında olan düşünce ve düşündüklerini ifade etme ve yayma hakkı; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Handyside v. United Kingdom (5493/72) kararında” işaret ettiği gibi, sadece “hoşa giden” düşünceler için değil “Devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden ya da rahatsız eden” görüşler için de geçerlidir.

Diğer taraftan ifade özgürlüğünün işlevlerinden birisi “tartışmaya yol açması” olup “konuşmanın huzursuzluğa yol açması ve hatta insanları kızdırması bu işlevin doğal sonucu ve hatta gereğidir. O önyargılara ve daha önce oluşmuş kanaatlere saldırabilir ve düşünceyi kabul ettirmek için alışılmadık önemli etkiler doğurabilir. Bu nedenle ve sınırsız olmamakla birlikte, ifade özgürlüğü sadece kamusal rahatsızlığın, kızgınlığın ve huzursuzluğun ötesinde ciddi ve somut bir zararın var olduğunun açık ve mevcut tehlikesi gösterilmedikçe, sansür edilemez ve cezalandırılamaz”.

***

Durum böyleyken bir üniversite rektörü bir olayı protesto etmek üzere toplanmakta olan öğrencilerin arasına girerek onları hangi hakla okuldan atmakla tehdit edebilir?

Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli bunu yapmış, öğrencilerin düşüncelerini toplu halde açıklama yapmalarına engel olmuştur. Bu hakkı nereden almış, bu gücü nereden bulmuştur? Rektörlük bir “Ali kıran baş kesenlik” makamı mıdır? Bu ülkede her dileyen anayasa hükümlerini keyfince çiğneyebilir mi? Birilerinin bu soruları yanıtlaması gerekmiyor mu?

Bakın, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesi ne diyor:

“Madde 115. - (1) Cebir veya tehdit kullanarak, bir kimseyi dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan ya da bunları açıklamaktan, yaymaktan men eden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”

Haydi, savcı beyler, savcı hanımlar, ne duruyorsunuz? Fiil de, fail de, kanun da ortada, haydi! Yoksa sizler de burasının bir hukuk devleti değil de guguk devleti olduğunu düşünenlerden misiniz?

***

AKP iktidarında üniversiteler yönetsel açıdan ilköğretim okulları düzeyine indirilmiş, öğretim üyelerinin ağızları kapatılmış, YÖK bir kukla tiyatrosu durumuna getirilmiştir. Üniversite öğrencileri özgürlükler ve demokratik haklar bağlamında koyun sürüsü düzeyine düşürülmek istenmektedir.

Sokakta ağzını açan öğrenci dövülmekte, gözlerine biber gazı sıkılmakta, tekmelenmekte, saçlarından sürüklenmekte, olmayacak cezalara çarptırılmaktadır. Aynı öğrenci ağzını üniversite bahçesinde açacak olsa bu kez de rektör tarafından okuldan atılmakla tehdit edilmekte, korkutulmakta, sindirilmektedir. Evrensel kabul gören toplumbilimsel terminolojide bu tür uygulamaların ortak adı “faşizm”dir. Faşizm ise bir insanlık suçudur.

Halk, bu iktidarın sırtına pılısını pırtısını, YÖK’ünü MÖK’ünü, rektörlerini mektörlerini, yandaşlarını mandaşlarını, yalakalarını malakalarını yükleyip ilk seçimlerde göndermelidir. Her gelen gün tek çarenin bu olduğunu bir kez daha göstermektedir. Dileriz, çok geç olmadan herkes görür.

HER 'ŞER'DE BİR 'HAYIR' VARDIR - 27.12.2010

Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli geçen hafta üniversitesinde sergilediği, demokratik haklar ve açıklama özgürlüğünü ayaklar altına aldığı utanılası davranışıyla “kötü” bir iş yaptı. Ne var ki yaptığı “kötü” işle “Her şerde bir hayır vardır” özdeyişini doğrulamış oldu. Artık biliyoruz ki AKP’li politikacıların olsun, AKP politikalarının dümen suyundaki üniversite rektörlerinin olsun, dertleri öğrencilerin ellerine taş, sopa, yumurta alıp şiddete başvurmaları değildir. Onlar öğrencilerin, gençlerin seslerinden korkmakta, kısmak için her yola, her yönteme başvurmaktadırlar.

Mehmet Pakdemirli bu gerçeği kanıtlamıştır; ortada ne taş, ne sopa, ne de yumurta varken “okuldan atmak” tehdidiyle tek amaçları toplu halde bir AKP’li politikacının üniversitelerini ziyaretini sözle protesto etmek isteyen öğrencileri susturmuştur.

İktidardan mutlaka yaldızlı bir “Aferin!” almış olmalıdır.

***

Oysa Mehmet Pakdemirli’nin davranışı “suç” oluşturmaktadır. Aynı davranışı uygar-demokratik bir ülkede sergilese görevden derhal alınır, disiplin cezası alır.

Avukat dostum Noyan Özkan’ın derlediği ulusal ve evrensel kurallara bir göz atalım.

• 10 Aralık 1948 Tarihli Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. Maddesi:

“Herkesin fikir ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve görüşleri her yoldan aramak, almak ve yaymak özgürlüğünü” kapsar...

• 16 Aralık 1966 Tarihli Birleşmiş Milletler, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin 19. Maddesi:

“1- Herkesin, söz özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak gerek sözlü, yazılı ya da basılı veya sanat eseri şeklinde, gerekse seçilen diğer herhangi bir yoldan, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, her türlü haber ve düşünceyi araştırma, alma ve verme özgürlüğünü içerir.”

• 4 Aralık 1950 Tarihli İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin 10. Maddesinin 1. Fıkrası:

“Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir” hükümlerini öngördüğü gibi...

• 21 Kasım 1990 Tarihli Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı’nda:

“İnsan hakları ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışladır. Bunların korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı, zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam olarak uygulanması hürriyetin, adaletin ve barışın temelidir.”

“...Demokrasinin temelinde insana saygı ve hukukun üstünlüğü yatar. Demokrasi, ifade hürriyetinin, toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin en iyi güvencesidir.”

• 13 Ekim 2004 Tarihli Avrupa İçin Bir Anayasa Oluşturan Anlaşma’nın II-71. Maddesinin 1. Fıkrasında;

“Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, bir görüş sahibi olma ve haberlerle fikirleri, kamu yetkililerinin herhangi bir müdahalesiyle karşılaşmadan ve sınırlardan bağımsız olarak alma ve bildirme özgürlüklerini de içine alır.”

Tüm bunları okuyup anlasın diye yazdık buraya.

Bir üniversite rektörünün mühendis kökenli olması mühendislik dışında hiçbir şeyden anlamaması, hiçbir şeyi algılamaması, hiçbir şeyi kavramaması için bir neden olmamalıdır.

Devamı gelecek yazıya…

BİR ÜNİVERSİTE, BİR REKTÖR VE BİR AVUKAT - 26.12.2010

Konumuz, 11.07.1992 tarihinde 3837 sayılı yasayla Manisa’da kurulan Celal Bayar Üniversitesi’dir. Bünyesinde 5 fakülte, 4 yüksekokul, 15 meslek yüksekokulu, 3 enstitü, biri hastane olmak üzere 10 merkez ile rektörlüğe bağlı 5 bölüm bulunan CBÜ’de 13 bin 406’sı fakültelerde, toplam 28 bin 498 öğrenci öğrenim görmektedir.

Bu üniversitenin rektörü Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli’dir. 1963 doğumlu olan Mehmet Pakdemirli, eski Anavatan Partisi politikacılarından Ekrem Pakdemirli’nin beş çocuğundan biridir. Mühendis kökenlidir. 1993 yılından beri CBÜ’de görev yapmaktadır. YÖK’ün önerisiyle Cumhurbaşkanı tarafından 13.11.2010 tarihinde rektörlüğe atanmıştır. Çiçeği henüz burnundadır.

Rektörlük gibi önemli bir makama atanmıştır ama Cumhurbaşkanı’nın onu layık gördüğü bu makama CBÜ senatosundaki bilim insanları layık görmemişlerdir. Seçimlerde en yüksek oyu o değil, Sayın Prof. Dr. Sema Öncü almıştır. Buna rağmen AKP’nin rüzgârında pupa yelken seyreden YÖK tarafından ilk sıraya Sema Öncü’nün adı değil, onun adı yazılmıştır.

YÖK’te de, devlette de ölçüt “din-diyanet” olunca tercih, “laik bir bilim kadını” doğrultusunda değil, “eşi tesettürlü bilim adamı koca” doğrultusunda tecelli etmiştir.

***

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç’ın CBÜ’yü ziyareti nedeniyle yerleşkede baş gösteren olaylar bu tercihin AKP açısından ne değin doğru olduğunu ortaya koymuştur. Rektör, söz konusu politikacı ziyaretini protesto için bir araya gelen öğrenci topluluğunun arasına dalmıştır. Önce Türkiye Gençlik Birliği İl Başkanı Erdem Özdemir’e kulak verelim:

“Hocam, Atatürk’ün Nutku’nun son kuplesini okuyun. ‘Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek güç gençliktir’ diyor. Türk gençliği devrimlerin ve cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Siz diyorsunuz ki, ‘Ben size bu görevi vermedim?’ Ama diyorum ki, bu görevi sizden değil, Atatürk’ten aldık.”

Rektör Pakdemirli: “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben, size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Net bir şey söylüyorum size. Siyasi slogan atarsanız kimliklerinizi toplarım. Üniversiteden atarım hepinizi. Hemen dağılıyorsunuz.”

Öğrenciler dağılmışlardır.

***

İzmir’de bir avukat var, adı Noyan Özkan. Bir ara baro bakanlığı da yaptı. Yıllardır tek başına bir sivil toplum kuruluşu gibi çalışıyor. Bu olaya da el atmış, Pakdemirli’ye, “şiddet içermeyen, doğrudan barışçı demokratik protesto hakkını kullanmak isteyen üniversite öğrencilerini ‘okuldan atmak ve polise teslim etmek’ tehdidini içeren sözlerin evrensel temel hak ve özgürlük ilkelerine ve özellikle üniversitelerin özerkliğine aykırı olduğunu” belirten bir yazı göndermiş. Altına da “belki okur” diye “düşünce özgürlüğü ile ilgili gerek evrensel hukuk ve gerekse ulusal hukuklarda ayrıntılı düzenlemeleri” eklemiş. Bu düzenlemeleri yarınki yazımda ele alacağım.

Noyan Özkan şimdi Rektör Pakdemirli’den kendisine bir yanıt vermesini, yasalara aykırı olarak anlatım ve açıklama özgürlüklerini gasp ettiği öğrencilerden de özür dilemesini bekliyor.

Bence boşuna bekliyor, çünkü hak gaspı bunların doğasında var; ortak özellikleri adil olmamak, yasaları, yönetmelikleri kendi çıkarları doğrultusunda uygulatmak, işletmek. Yoksa neden akademisyen meslektaşları tarafından seçilmemişken, YÖK ve devlet tarafından rektörlük makamına atansın?

Böyle davransın, öğrencileri tehdit etsin, korkutsun, sindirsin diye o koltuğa oturtulmamış mı? Dolayısıyla kendisinden beklendiği gibi davranıyor, üstelik de bu davranışını haklı görüyor, hatta bir adım daha ileri gidip, “Böyle davranmakla öğrencileri cezadan, okuldan atılmaktan kurtardım!” diyor.

BİR DURUM SAPTAMASI - 22.12.2010

Pazar sabahından bu yana AKP goygoycusu yandaş basını izliyorum. Ağız birliğiyle CHP’yi ve liderini eleştiriyorlar. Olağanüstü kurultayın parti meclisi seçimine ilişkin sonuçları, özellikle de kurultayın kavgasız, gürültüsüz geçmesi bunların huzurunu kaçırmış, ürkütmüş. CHP’deki değişimin partinin bugüne kadar izlediği, topluma mesafeli siyasetinin yönünü değiştirmesi olasılığından korkuyorlar.

Bu iyi bir şey. Çünkü bilindiği gibi insanın da, kurumların da en güçlü yanı düşmanın en şiddetli saldırdığı yanıdır. Basındaki AKP yandaşları da, son kurultay ile birlikte depoladığı yeni enerjinin CHP’ye söz konusu olasılığı hayata geçirmesi yolunda güç kazandırdığını görüyor. Bu nedenle CHP’nin en fazla bu yanına saldırıyorlar. Dedikodular üretiyorlar, nifak tohumları serpiştiriyorlar, eski husumetleri körüklüyorlar.

Tabandan tavana CHP örgütünün yandaş basının bu saldırılarına omuz omuza göğüs germesi, yazılıp çizilenlere kulaklarını tıkaması gerekiyor.

***

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu bürokrasiden siyasete girmiş, bir siyasi partide yönetim deneyimi olmayan bir insandır. Ben bunu bir eksiklik olarak görmüyorum. Çünkü onu Recep Tayyip Erdoğan ve benzerleri türünde bir siyasetçi olarak görmek istemiyorum.

Göründüğü gibi bir insan olması, davranışlarındaki “sahicilik” insanda güven duygusu yaratıyor. Sosyal demokratların böyle bir lidere gereksinimleri vardı, diye düşünüyorum.

Sayın Kılıçdaroğlu hiç hata yapmıyor mu, yapıyor. Belirleyici olmadıktan sonra pek bir önemi yok öğrenme sürecinde yapılmış ve yapılacak hataların.

Sözgelimi seçim barajının yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürülmesi yönündeki söylemi hem erken hem de gereksizdi fakat düzeltilemeyecek bir hata değildi; değildir.

***

Parti meclisindeki dağılım aşağı yukarı gönlümden geçen biçimde gerçekleşti. 80 kişilik bu kadronun partinin değişim sürecine ivme kazandıracağına, ülke ve toplum için yararlı işler yapacağına inanıyorum.

CHP’nin üyeleri gibi sokaktaki insanı da boğan ağır bürokratik yapısından, tek parti döneminden kalmış dayatma ve zorlamalardan bir an önce kurtulması gerekiyor.

CHP, sosyal demokrat bir parti olduğunun bilincinde olmalı, “sosyal” yanının emekten kaynaklandığını unutmamalı, diye düşünüyorum.

Türkiye gibi nüfusunun yüzde 70’i 35 yaşın altında bulunan nesnel-dinamik bir ülkenin sosyal demokrat partisinin toplumun yaş piramidine uyum sağlayacak ölçüde gençleşmesi ve dinçleşmesi mutlak bir zorunluluk oluşturuyor.

Partinin özellikle gençler ve kadınlar bağlamında çağdaş projeler üretmesi gerekiyor.

Dileriz, epey bir zaman önce hazırlanmaya başlandığı söylenen Kürt raporu da bir an önce kamuoyunun bilgisine sunulur. Bu çerçevede Sezgin Tanrıkulu, Ercan Karakaş gibi sorun üzerinde etraflı düşünmüş kişiliklerin parti meclisine girmiş olmalarını CHP için bir kazanım olarak değerlendiriyorum.

***

Marksist gelenekten gelen bir sosyalist olarak önümüzdeki genel seçimlere kadar eleştiri hakkımı saklı tutarak CHP’yi destekleyeceğimi siz, değerli okurlarıma duyurmak istiyorum.

En azından bugün için CHP bana başımızdaki iktidardan kurtulma yolunda bir umut veriyor.

Çocuklarımız coplanmasın, işçilerimiz ezilmesin, kadınlarımız tutsaklaştırılmasın, Kürt yurttaşlarımız baskı, zulüm görmesin, Alevi yurttaşlarımız horlanmasın, doğamız yıkıma uğramasın, yarınımızdan korkmayarak bu güzel ülkede barış içinde, türkülerimizi söyleyerek kardeşçe yaşayalım istiyorum.

KIŞ GÖRÜNTÜLERİ - 19.12.2010

Bu yazıyı Ravensburg’dan yazıyorum. Ravensburg, Bodensee Gölü’ne 40 km uzaklıkta, İtalya-İsviçre sınırının birleştiği bölgeye yakın, 44 bin nüfuslu şirin bir kent. II. Dünya Savaşı’nda bombalanmadığından tarihsel dokusu ortaçağlardan bugüne hiç bozulmadan gelmiş. Dünyaya adını “Ravensburger Spiele” diye bilinen kızmabirader, amiral battı gibi salon oyunlarının üretim merkezi olarak duyurmuş.

Kentin ikinci bir özelliği de ‘uygulamalı yüksekokul’a ev sahipliği yapıyor olması. Okulun özgün adı “Duale Hochschule”, “çiftli” olarak çevrilebilir, bu belki daha da doğru olur, fakat ben anlaşılabilir olması açısından şimdilik “uygulamalı” sözcüğünü kullanıyorum.

Öğrencileri; 13 yıllık lise eğitiminden sonra “yeni meslekler”e ilgi duyan gençler. Burada sanat yönetimi, spor tesisleri yönetimi, kongre organizasyonu, fuar yapım teknikleri, fuarcılık vb. alanlarda öğrenim görüyorlar. Bizim de burada bulunuş nedenimiz TÜYAP ve Kültür Üniversitesi işbirliğiyle projelendirilme aşamasında olan Yüksek Fuarcılık Eğitimi’ne ilişkin olarak Ravensburg’lu dostlarımızla düşünce alışverişi yapmak.

***

Almanya bu yıl şiddetli bir kış geçiriyor. Ravensburg’da da sürekli kar yağıyor, ısı -3 ile -7 arasında değişiyor. Çevre bembeyaz. Onca kara karşın nasıl oluyorsa yollar hiç kapanmıyor, hiç kaza olmuyor. İnsanlar günlük yaşantılarını alışıldık biçimde sürdürüyorlar.

Almanlar Noel’i çok önemserler. Tüm Alman kentlerinde olduğu gibi burada da, merkezde bir “Noel pazarı” kurulmuş, küçük kulübeciklerde el işi ürünler, Noel ağacı süsleri, hediyelik eşya satılıyor. En çok rağbet görenler ise sıcak şarap ile yöresel kurabiyelerin satıldığı kulübeler. Mağazalar ise dolup taşıyor, insanlar Noel’i yeni giysilerle kutlamak istiyorlar.

Telaşlı görüntüler bizdeki bayram öncesi alışveriş koşuşturmalarını andırıyor.

Katolik ya da Protestan olsun inançlı bir Almanın en büyük düşü Noel’i kar altında kutlamaktır. Ne var ki çoğu yıllar kar Noel’den sonra gelir; bu yıl ise farklı, bu farklılık insanları mutlu etmiş, kar 24 Aralık akşamına kadar kesilmesin diye dua ediyorlar.

***

Kaldığım otelin 700 yıllık bir geçmişi var. Hemen yakınındaki tarihsel gözetleme kulesinin bekçilerine konut olarak inşa edilmiş. 1640 yılında üzerine bir kat daha çıkılmış, 18. yüzyılda ise bir kat daha çıkılarak altında ahırı, fırını, bakkalı, şarap evi bulunan bir hana, 1891 yılında da alt katında enfes yöre yemeklerinin sunulduğu bir lokantası olan şirin bir otele dönüşmüş. Lokantanın yemekleri gerçekten nefis, şarapları da.

Odam otelin arka cephesinde, bir avluya bakıyor. Avlu çam ağaçlarıyla çevrili, aralarından yine ağaçlarla kaplı bir tepe görünüyor.

Avlu, yandaki evlerin damları, ağaçların dalları karla kaplı, bembeyaz. Penceremi açıyorum, odaya zıpkın gibi sert, ama tertemiz bir hava doluyor.

***

Birazdan Stuttgart’a doğru trenle yola çıkacağız. İki saatlik yol. Oradan da uçakla ver elini İstanbul. Hayat eski rayına oturacak.

Evime varınca ilk işim televizyonu açmak, CHP Kurultayı’nda ne olup bitti, öğrenmeye çalışacağım.

Umut işte.

CHP KURULAYI - 15.12.2010

18 Aralık’ta gerçekleşecek olan CHP Kurultayı partinin tarihinde belirleyici bir köşe taşı olmaya adaydır. Eğer genel merkez ve delegeler kendilerini bekleyen görevin öneminin bilincinde olurlarsa bu kurultaydan güçlenerek çıkacak parti, toplumumuzun geleceğe ilişkin yok olmaya yüz tutan umutlarını yeniden yeşertecektir.

Kurultay, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na kendi ekibini kurma yolunda bir şans verip parti içi seçimlerde son kez olmak üzere “blok liste” seçeneğini benimsemelidir. Kendi çalışma arkadaşlarını seçme istencinden yoksun bir liderin işlevi eski çağlardaki savaş gemilerinin burunlarını süsleyen “kalyon figürü”nden pek bir farkı olamaz.

***

CHP, sosyal demokrat olduğu savında bir siyasal örgütlenmedir. Dünyadaki birçok benzerinden farklı olarak “sosyalist” gelenekten değil, “burjuva-demokratik aydınlanmacı” gelenekten gelmektedir. Bu nedenle klasik sosyal demokrat partilerde görülen “sol-merkez-sağ” dağılımı alışkanlığı/uygulaması CHP’de yoktur.

Oysa sosyal demokrat partiler ülkelerin siyasal yaşamlarında toplumun emekçi kesimlerini temsil ettikleri kadar, emekçilerin hak ve istemlerini anlayışla karşılayan “paylaşımcı/ilerici” kesimleri de temsil ederler. Bu temsil işlevi kendisini parti içindeki kanatların oluşumunda da gösterir. Merkez ise bu kanatlar arasında dengeyi sağlar.

***

CHP’de ise ideolojik/siyasal zeminleri itibarıyla kanatlaşan gruplar yerine ezelden beri görülen kişilere bağlı hizipler, klikleşmelerdir.

Klasik sosyal demokrat partilerde kanatlar arasındaki tartışmalar, partinin güçlenmesi, atılım yapması yolunda motor işlevi görürken CHP’deki hizip/klik çatışmaları sürekli kan kayıplarına yol açmıştır.

Bu durum, CHP’nin mutlaka ve bir an önce müdahale edilerek tedaviye başlanması gereken hastalığıdır.

18 Aralık Kurultayı bu kronik hastalığın tedavisine başlanması için bir olanaktır, değerlendirilmelidir.

***

Blok liste oluşturulurken yukarıda değinilen hususlara dikkat edilmelidir.

Parti meclisinde emekten yana aydınlara, bilim insanlarına, işçilere, sendikacılara yer verilirken özgürlükçü-demokrat iş çevrelerinin, esnafın, meslek odalarının sözcülüğünü yapacak konumdaki partililere de yer verilmelidir.

Parti meclisinde Kürt kökenli üyeler, Aleviler yer almalıdır.

Kadınlar ve gençler parti meclisinde mutlaka söz sahibi olmalıdır.

Türkiye, ülkesi ve insanlarıyla hızlı bir değişim sürecindedir. CHP, bu sürecin dışında kalmamalıdır. CHP, toplumun tümünü kucaklaması gereken bir kitle partisidir. Dolayısıyla toplumun “sosyal demokrasiyi benimsemiş” tüm kesim, katman ve renkleri parti meclisinde olabildiğince temsil edilmelidir.

***

İnsanlar sekiz yıllık AKP iktidarından bezmiştir. Gidişatın iyiye doğru olmadığı görülmektedir.

Türkiye’nin Cumhuriyet Halk Partisi’ne ihtiyacı vardır.

Kurultay, topluma değişim inancı, “olabilir” coşkusu vermelidir.

Bu ülkenin insanları daha fazla özgürlüğe, daha fazla demokrasiye, hakça gelir dağılımına, daha iyi, daha mutlu, daha güvenli yaşamaya layıktır. CHP için gün, bu yolda seferberlik günüdür.

Yoksa 18 Aralık Kurultayı kim için ne ifade eder ki?

NEDİR BU 68'Lİ TAKINTISI? - 13.12.2010

Geçmiş yıllarda konu gençlik hareketleri oldu mu iktidarlar her taşın altında bir “dış mihrak” ararlardı. “Âlemi kendi gibi bilmek” örneği, gençlik hareketleri gibi toplumsal devinimlerin temelde/özünde iç dinamiklerden kaynaklanan olgular olduğunu akıllarına getirmezlerdi. Ya da gerçeği bilirler, fakat bunu dillendirmek işlerine gelmezdi, çünkü “dış mihrak” kavramı siyasetçilerin oy avcılığında kullandıkları bir silahtı.

Durum bugün de farklı değil. AKP iktidarı da aynı amaçla, seçmen kitlelerini “tavlamak” amacıyla benzer bir silaha başvuruyor, dilinden “68 kuşağını” düşürmüyor. Örneğin, son öğrenci olaylarına ilişkin olarak AKP İstanbul Milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Prof. Dr. Burhan Kuzu şunları söylüyor: “Eski tüfeklerin, eski kuşakların çoğu bu öğrencilere gaz veriyor. 68’liler hâlâ akıllanmamış. Bu gençleri sokağa dökmenin bir anlamı yok. 68 kuşağı istediği sistemi yaratabildi mi? Hayır.”

***

Burhan Kuzu 1955 doğumludur. 68 yılında 13 yaşında bir çocuktur; Kayseri Develi’de çelik çomak oynuyordur. O dönemin gençlik olaylarının tanıdığı değildir, konuya ilişkin bilgileri “muhafazakâr büyüklerinden” duyduğu yalan yanlışlarla sınırlıdır. Dolayısıyla yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi “saçmalaması” doğaldır.

Ama saçmalamayabilirdi de! Ne var ki bu şansı uzun yıllar önce ıskalamıştır.

Ders verdiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde kürsü büyüğü, ağabeyi Prof. Dr. Bülent Tanör’e sormak aklına gelseydi hiç kuşkusuz en doğru bilgiyi alırdı “68 nedir, ne değildir” diye. Sanırım 1963 yılında Anayasa Hukuku kürsüsünde asistanlık görevi yapmaya başlayan, 1969 yılında doktorasını tamamlayan Tanör’ün 1971 darbesi sonrası üniversiteden atılma nedenlerini biliyordur. Bildiğini sanmadığım ise, Tanör’ün 1972 yılı başlarındaki Söke, Beşparmak Dağları macerasıdır. Dehşetli, güzel, anlatılası anılardır.

Bülent Tanör 1975 yılında Danıştay kararıyla üniversiteye geri dönüp 1977 yılında doçent oldu. Çok geçmedi, 1981 darbesi sonrasında 1402 sayılı yasa kapsamında yeniden üniversiteden uzaklaştırıldı. Bu dönemde Paris ve Cenevre üniversitelerinde ders verdi. 1990 yılında tekrar Danıştay kararıyla kürsüsüne dönebildi, 1992 yılında profesör oldu. 1998 yılında aynı unvanı olan Burhan Kuzu keşke Bülent Hoca’ya daha yakın olabilseydi… Ondan çok şey öğrenebilir, “iktidara karşı durmak”, “boyun eğmemek”, “direnmek” nedir, bir fikir sahibi olur, bugün saçmalamazdı. Ama dedik ya, ıskalamış…

***

Burhan Kuzu’yu anlıyorum da CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’e ne oluyor?

“Son 5 yıldır, 8 yıldır Başbakan’ı destekleyen 68 kuşaklarına soruyorum. Vicdanlarınız sızlamıyor mu? Utanmıyor musunuz? Kalemlerinizi oralarda nasıl tutuyorsunuz?” Gürsel Tekin’in bu sözlerini gazetemizin dünkü sayısının ilk sayfasında yayımlanan “68 kuşağı utanıyor mu?” başlıklı haberden alıntıladım.

CHP Genel Başkan Yardımcısı bir yandan öğrencilerin eylemlerine sahip çıkarken, öte yandan da kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Üç beş soldan çark etme döneğin iktidar yalakalığı koca bir kuşağı niçin utandırsın?

Ayrıca 68 kuşağı olarak nitelenen kesim “homojen”, kendi içinde uyumlu bir topluluk değildir ki. 68 gençlik olayları içinde yer alan gençler arasından daha sonraki yıllarda muhafazakârlar da, İslamcılar da, liberaller de çıkmıştır. Gürsel Tekin herhalde “68 kuşağı” derken, bu kuşağın solcularını kastediyor.

68 solcularının çok ama çok büyük bir bölümü bugün de solcudur. Utanması gerekenlerin sayısı sanıldığından çok daha azdır. Medyada öne çıktıkları için çoklarmış gibi geliyor insana.

Ortada o kadar da tedirgin olacak bir durum yoktur yani…

13 Aralık 2010 Pazartesi

HİÇ GENÇ OLAMADAN - 12.12.2010


Onları tanıyorsunuz; hani televizyonlardaki tartışma programlarına çıkarlar da mıymıy konuşup sözlerini bir türlü bağlayamazlar, sizler de izlerken bunalırsınız, kanal değiştirip bir ohhh çekersiniz. Şimdi ağızbirliğiyle öğrencilere “edep”, “adap”, “disiplin” dersi verip veryansın ediyorlar.
Konuşurken, gözlerinden kıskançlık, haset, öfke okunuyor. Çünkü eleştirdikleri o genç insanlar, kızlarıyla, delikanlılarıyla okudukları üniversitelerin en delişmen, en akıllı, en bilinçli öğrencileri. Saplarına kadar yürekliler de. Sokak gösterilerinin en önünde yer alıyorlar, TBMM’de pankart açıyorlar.
Yumurtayı en uzağa fırlatanlar da, hedefi tam isabet tutturanlar da onlardır.

Mıymıycıların ise hiç böyle anıları yoktur geçmişlerine uzanan. Öğrencilik yılları “ineklemekle” geçmiş, o en güzel olması gereken yıllarını “büyüklerinin istediği gibi adam/kadın” olabilmek için ıskalamışlardır.

Hiç genç olamadan güce tutsak, iktidara yalaka, düzene payanda olmuşlardır.


Bunların çocuklukları da eksiktir. Sözgelimi, ağaçlara tırmanmamışlar, komşu bahçelerden erik, kayısı çalmamışlar, okul çantalarını kızak yapıp karda kaymamışlar, mahalle arası toprak sahalarda top koştururken üstlerini başlarını paralayıp evde fırça yememişler, okul asıp sinemaların öğle matinelerinde “olmayacak filmler” izlememişlerdir.


Oysa marifet, “istenilen adam/kadın” olmak değil, çocukluğu, gençliği dilediğince haylaz, delişmen, aykırı, yürekli, tadını çıkara çıkara yaşayıp “kendi istediği gibi bir insan” olabilmektir.


Bunlar sinik, sünük, “dur” deyince duracak, “otur” deyince oturacak, “kalk” deyince kalkacak, “sus” deyince susacak uysal gençler görmek istiyorlar karşılarında.


Üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu da ne yazık ki zaten görmek istedikleri o “uysal” gençlerden oluşuyor.


Ama bir de aileden okula, toplumdan devlete her türlü güç odağından gelen baskıya direnmeyi başarıp aradan sıyrılabilmiş kişilikli gençler var üniversitelerde. Bunlar aynı zamanda okudukları bölümlerin en başarılı, en bilgili, en yaratıcı öğrencileri. Örgütlenmişler, başka okul ve kentlerdeki benzerleriyle iletişim kurmuşlar, dayanışıyorlar. Dik başlı, onurlu, hesap soran, hayatı sorgulayan, atılgan genç insanlar.


“Parasız eğitim istiyoruz!” diyerek TBMM’de pankart açanlar, “Bizim de söyleyecek sözümüz var!” diyerek sokaklara dökülenler, üniversite yerleşkelerinde eylem koyanlar bu gençlerdir; yılmıyorlar.


Bu gençler iktidarın ve iktidara bağlı güçlerin gözünde ayrık otlarıdır. İstenilen, arzu edilen, tasarlanan görüntüyü bozuyorlar. Her türlü şiddet kullanılarak üzerlerine gidiliyor. Coplanıyorlar, tekmeleniyorlar, gözaltına alınıyorlar, tutuklanıyorlar, yargılanıyorlar, hapislere atılıyorlar ama yıldırılamıyorlar. Boyunlarını eğmiyorlar, koyunlaştırılamıyorlar.




Dik duruşları iktidarı, iktidar güçlerini, onların borazanı mıymıycıları, aşağılık duygularının batağında çırpınan kıskanç yalakaları müthiş öfkelendiriyor.


Kanları deli bu genç kızlar, bu genç erkekler bu ülkenin yarınlarının umutlarıdır. Mutlaka çoğalacaklar.


Bizim özlemlerimizi onlar gerçekleştirecekler, bizim kurmak isteyip de kuramadığımız o “başka” hayat düzenini onlar kuracaklar, o pırıl pırıl aydınlık, güzel, yaşanası Türkiye’yi onlar yaratacaklar.


Onları alınlarından öpüyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

ÖĞRENCİYE ŞİDDET NEDENSİZ DEĞİLDİR - 08.12.2010

Biz bu filmi daha önce, hem de birçok kez görmüştük.


Polis işgali altındaki üniversite yerleşkelerini, yerlerde sürüklenen, tekmelenen, ezilen, dövülen, üzerlerine biber gazı sıkılan, gözaltına alınan, tutuklanan, yargılanan, olmadık cezalara çarptırılan öğrenciler, o görüntüler yabancı değil bize.
Bilinçli uygulanan, dozu giderek arttırılan bir şiddettir bu. 1960’larda da, 1970’lerde de, sonraki yıllarda da hep böyle olmuş, hep aynı senaryo yinelenmiştir.

Amaç, düşünen kafaları daha filizlenirken, daha gençken, gelişme sürecindeyken koparıp atmaktır. Amaç, genç insanları kıstırılabilir, denetlenebilir alanlarda ve henüz korumasız durumdayken yok etmek, yok edilemiyorsa edilgenleştirmek, geleceğin dışına atmaktır.


1960’ların ikinci yarısından bu yana Türkiye’de on binlerce genç insan bu yollarla, bu yöntemlerle telef olmuş, tasfiye edilmiştir.
Geriye dönüp baktığımızda en ağır cezalara çarptırılan üniversiteli gençlerin okudukları fakültelerin en başarılı, en atak, en yaratıcı öğrencileri olduğunu görürüz. Bu, bir rastlantı değildir.

Kapitalizm, bizde yıllardır yaşanmakta olduğu gibi feodalizmden kapitalizme evrildiği dönemde/geçiş sürecinde en ilkel, en vahşi dönemini yaşar. Bu dönemde sermaye sahipleri için insan hakları da, özgürlük de, demokrasi de içi boş kavramlardır.

İlkel/vahşi kapitalist aşamada sermaye sahiplerinin ya da onların iktidardaki temsilcilerinin “demokrasi vaazları” verdikleri anlar, demokrasi bağlamında en nobran, en gaddar, en acımasız oldukları anlardır. Dolayısıyla bugün öğrencilere, parlamento dışı muhalefete karşı uygulanan AKP zulmünün anlaşılamayacak bir yanı yoktur. AKP, altyapısı kapitalist, üst yapısı feodal bir ucube düzen olan ilkel/vahşi Türkiye kapitalizminin söyleminde “demokrat”, eyleminde “faşizan” bir temsilcisidir.

Doğasına uygun davranmaktadır.

AKP iktidarı, kendisinden hesap soran herkese karşı tahammülsüzdür. Hak arayan işçilere, memurlara karşı tahammülsüzdür. Üzerlerine su sıktırır, polislere coplatır, mahkeme kapılarında sürürndürür. Muhalif basına karşı, gazetecilere karşı, yazarlara karşı tahammülsüzdür.

Gazete sahiplerine her türlü baskı yöntemini uygular, yazarları işlerinden ettirir, kovdurur; gazetecilere hakaret eder, delilsiz kanıtsız zulümhanelere kapattırır, kapatıldıkları yerde çürüsünler ister.

Çevrecilere karşı tahammülsüzdür. Doğayı, yaşam kaynaklarımızı korumak, kurtarmak için çaba gösterenleri yerlerde sürükletir, dayak attırır, hayatı dar eder.


İstediği, Türkiye’yi dikensiz gül bahçesine dönüştürmektir. İşçiler, memurlar, köylüler, aydınlar, gazeteler, gazeteciler, yazarlar, yargı, yargıçlar, savcılar, öğretmenler, askerler, işadamları, esnaf, okullar, öğretmenler, üniversiteler, bilim insanları, öğrenciler… Sanayi ve Ticaret Odaları, Esnaf Dernekleri, barolar, Türk Silahlı Kuvvetleri, kısacası ülkedeki herkes ona yandaş olsun, her kurum, her kuruluş onun yararına çalışsın ister. Önemli kurum ve kuruluşları ele geçirmek istemesinin nedeni budur.


Dolmabahçe’deki çalışma ofisinde Başbakan, “öğrencilere uygulanan şiddetin gerekçelerini” sayarken, süt dökmüş kediler gibi dilsizleşerek onu dinleyen üniversite rektörlerinin verdiği fotoğrafı gözlerinizin önüne getirin. O fotoğraf bir ibret belgesidir. Aynı zamanda da utanç…



Gün artık bizden alınanları alanlardan geri almak için harekete geçmek günüdür.

Bıçak kemiğe dayanmıştır çünkü.

6 Aralık 2010 Pazartesi

YUMURTA ÜZERİNE ÇEŞİTLEMELER - 05.12.2010

Yumurta, başta eskilerin deyişiyle “gıdai ehemmiyeti haiz” bir yiyecek olmakla birlikte çok amaçlı kullanılan bir üründür de... Henüz sabah kahvaltımı yapmadığımdan olacak, bu satırları yazarken gözümün önüne sahanda sucuklu yumurta geliyor, yağına ekmek bandırılacak. Neyse… Bu yazıda amacımız yumurtanın öbür kullanım alanlarını anımsamaktır.

Bilmem duymuş muydunuz, kent dışındaki taşıt soygunlarında başvurulan etkili yöntemlerden biri de ön cama çiğ yumurta atmaktır. Yumurta camda patlayınca sürücü doğal bir itkiyle silecekleri çalıştırmakta, aynı anda da cama su fışkırtmaktadır. Soyguncunun beklediği de budur; çünkü bu durumda suyla karışan yumurta sileceklerin de yardımıyla süt rengini alan karışımı cama yayar, görüş gücü yüzde 92 oranında azalır. Artık sürücünün yapacağı tek şey vardır; arabayı yol kenarına çekip durmak. Burası aynı zamanda soygunun yapılacağı yerdir.

Siz, siz olun, sakın sileceklerinizi çalıştırmayın, hele suyu hiç püskürtmeyin camınıza. Gaza basıp bir an önce oradan uzaklaşın.

***

Birinin kafasında yumurta patladığında ortaya çıkan görüntü karşısında gülmekten yerlere serilen ilk insandan bu yana insanlar birbirlerine yumurta atıyorlar. Örneğin, 2006 yılından bu yana İngiltere’de 11 kişilik takımlar arasında yumurta atma yarışmaları yapılıyor. Amaç, yumurtayı en uzağa atmak ve atılan yumurtanın takım arkadaşları tarafından kırılmadan yakalanması. Nerede patlayacağı önceden bilinemeyen bir yerde -ki bu bir kafa da olabilir- patlayan yumurtalar izleyicileri eğlendiren görüntüler oluşturuyor.

Neden olmasın?

***

Kimi okullarımızda da yukarıdan aşağıya, 9 metre yükseklikten okul avlusuna yumurta atma yarışmaları yapılıyor. Bu yarışmaların “bilimsel” bir arka planı var. Amaç, aşağıya bırakılan yumurtaların yere düştüklerinde kırılmamaları. Öğrenciler yumurtaları çarpmaya dayanıklı olacağını düşündükleri maddelerle ambalajlıyorlar. Ne var ki toplam ağırlığın bir kilogramı geçmemesi ve paraşüt kullanılmaması gerekiyor.

Kısacası yaratıcılığın desteklendiği eğitsel bir etkinlik.

Çocukların ellerinin o yaşlarda yumurtaya alıştırılması gelecekteki yaşamlarını etkiler mi? Bu, yanıtını pedagogların, psikologların verecekleri bir soru, aynı zamanda da farklı bir konu.

***

Son zamanlarda Başbakan, devlet bakanı, Anayasa Mahkemesi başkanı gibi önemli kişilere, öncelikle üniversitelerde atılan yumurtalarda bir artış gözlemleniyor. Daha önce İngiliz Tony Blair’in, Alman Gerhard Schröder’in yaşadıklarını şimdi “bizimkiler” yaşıyorlar.

Ne var ki “bizimkiler” İngilizler, Almanlar kadar hoşgörülü değil. “Bizim” Başbakan, kesin bir dille, “Kalkıp bir konferans için gelen Başbakan, Cumhurbaşkanı, bakan, Anayasa Mahkemesi başkanına yumurta ve ayakkabı ile saldırmak demokratik özgürlükler içinde yer almaz,” diyor. Yumurta atan cezasını da bulur demek istiyor.

***

Neyse, yazıyı en iyisi burada sonlandırmak, çünkü içimde birilerinin kafasına yumurta fırlatmak arzusu kabarıyor. Ve o birilerinin sayısı son zamanlarda o kadar hızlı çoğalıyor ki…

ETEKTEKİ 'YALAN' TAŞLAR - 01.12.2010




Bizim Başbakanımız kararlı adamdır, öyle WikiLeaksmiş, MikiLeaksmiş pabuç bırakmaz. Nitekim Libya’ya giderken havalimanında, “Hele eteğindeki taşları bir döksün, bakarız,” demiştir.

Bizler ise sabırsız insanlarızdır, etekteki 7 bin 918 taştan henüz bir avucu dökülmüşken ortalığı velveleye vermişizdir.

Oysa Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçisi’nin merkezine gönderdiği, “kripto” denen birtakım gizli yazıların Başbakanımız için bir “kıymeti harbiyesi” olabilir mi? Dökülen taşların bir avucu bile bunun olabilmezliğini ortaya koymuştur.


Güncel durum aşağıdaki gibidir.


Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün kabine arkadaşı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu için “tehlikelidir” dediği doğru değildir. Vecdi Gönül bu savı yalanlamıştır. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kesinlikle bir “yeni Osmanlıcı” değildir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton kendisinden bizzat özür dilemiştir.

Hikmet Çetinkaya dilediği kadar açıklama beklesin! Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında sekiz ayrı hesabı olduğu savı üzerinde durmayı gerektirmeyecek kadar önemsizdir. Hiç böyle şey olabilir mi?

Başbakan’ın çevresinde “kifayetsiz ve kibirli” danışmanlar olduğu savı da doğru değildir. Başbakan’ın eski danışmanlarından Akif Beki evvelki gün Radikal’deki köşesinde “bunun böyle olmadığını”, asıl kifayetsiz ve kibirli olanın ABD olduğunu yazmıştır. Birlikte okuyalım: “Bugün mahrem evrakına sahip olamayan, yarın bayrağına nasıl sahip çıkacak. Elden ele dilden dile dolaşan o belgeler, devletin namusudur çünkü. Kim kifayetsiz, kim kibirli, kim beceriksiz, kim dalkavuk buyurun WikiLeaks’ten okuyun."



Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan arasında bir “çekişme” yoktur, olmamıştır. Sayın Cumhurbaşkanı da zaten “Kadim dostluğumuzu hiçbir şey bozamaz” demiştir. ABD’li büyükelçi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İham Aliyev’in sözlerini de yanlış anlamıştır. Aliyev’in Rusya ile petrol hattı anlaşmasını Türkiye’yi saf dışı ederek önemsizleştirmek için yaptığı savı asılsızdır. Hele, “Tayyip Erdoğan’dan hiç hazzetmiyorum!” dediği tümüyle yalandır.




Türkiye’nin İran’a yakınlaşması abartılmaktadır. Bu sav da, Türkiye’nin hiçbir zaman Avrupa Birliği’ne üye olamayacağı kanısı da ABD’li diplomatların sığlığına verilmelidir. Aynı şekilde Suudi Arabistan ve Ürdün krallarının ABD’den İran’ın tepesine binmesini, güç kullanarak dize getirmesi istemi de asılsızdır, bu da ABD diplomatlarının bir uydurmasıdır. Doğru olan Ortadoğu’nun, Türkiye’nin öncülük ve önderliğinde bir “barış ve huzur adası”na dönüştürüldüğüdür.

Görüldüğü gibi ortada telaşlanacak bir durum yoktur. Yalancılar, kendi yalanlarında boğulacaklardır. Biz kendimizle, özellikle de bizi yönetenlerle övünmeyi sürdürelim. Bakın, Başbakanımız geçen hafta Lübnan’da “Yılın Devlet Adamı Ödülü”nü aldı.


İki gün önce de kendisine Trablusgarp’da düzenlenen Avrupa Birliği-Afrika Zirvesi’nde Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi tarafından “İnsan Hakları Ödülü” verildi.


Başbakan’ın, Libya gibi bir özgürlük ve demokrasi bahçesinin, bir insan hakları cennetinin liderinden böylesine değerli bir ödül alması hepimizi onurlandırdı. Kendisi de yaptığı teşekkür konuşmasında bunu dile getirdi, “Şahsımdan ziyade, ülkem ve milletim adına teslim aldığım bu ödülün, bölgesel ve küresel ölçekte, insan hakları noktasındaki mücadelemizi teşvik edeceğinden emin olabilirsiniz” dedi.

Bir insan hakları savaşımcısı olarak o anda mutlaka “Silivri Zulümhanesi”nde aylardır neden yattıklarını bilmeden yatanları, üniversite yerleşkelerinde kendisini protesto ettikleri, TBMM’de pankart açarak parasız eğitim istedikleri için hayatı karartılan öğrencileri anımsamıştır.

Sevgili okurlar, bu yazıyı dilerseniz tersten de okuyabilirsiniz.

Etekteki tüm taşlar dökülse de, biz olduğumuz gibi kaldıkça durum yine değişmeyecektir.

BİZ BÖYLE İNSANLARIZ İŞTE - 29.11.2010





İslamcı gazeteler, Hint asıllı İngiliz yazar Vidiadhar Surajprasad Naipaul’un yaşayacaklarından korkup Türkiye’ye gelmemesini olağanüstü bir olaymış gibi yansıttılar sayfalarına. Oysa “olağanüstü” hiçbir yanı yoktu olayın; bu konuda ulusça deneyimliydik.

Geçen ay da 47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne jüri üyesi olarak çağrılan ünlü Sırp yönetmen Emir Kusturica’yı bu görevi kabul ettiğine edeceğine pişman etmiştik. Adamcağız, kendisine yönelik şiddet karşısında jüri üyeliğinden çekilmiş, ardından da Türkiye’yi terk etmişti. Adamı kovmuştuk yani.

Türk olsun, Kürt olsun, yabancı olsun bizim gibi düşünmeyenleri ülkeden kovmak, sürmek, hayatı zehir etmek bir gelenektir bizde.

Naipaul’u, gezip gördüğü dört İslam ülkesinde yaptığı gözlemleri kâğıda döktüğü, kâğıda döktüklerinin de Müslümanlık açısından olumsuzluklar taşıdığı için Türkiye’ye gelmekten caydırmıştık. Naipaul, “dini” duygularımızı kabartmıştı. Sırpların Boşnak Müslümanlara uyguladığı mezalimi yeterince eleştirmeyen Kusturica ise “soydaşlık” duygularımızı.

Ahmet Kaya’ya saldırı nedenimiz, ona ülkesini yaşanamaz duruma getiriş nedenimiz ise 10 Şubat 1999 günü Magazin Gazetecileri Derneği’nce verilen “yılın en iyi sanatçısı” ödülünü aldığı toplantıda yaptığı konuşmada geçen sözleriydi:

“Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”

Bu sözler “milliyetçi” duygularımızı harekete geçirmişti. Milliyetçi şiddetin hedefi durumuna getirilen Ahmet Kaya yurtdışına çıktı, ertesi yıl 16 Kasım günü sürgünde öldü.

Kafasına bir odun vurup öldürdüğümüzde Türk öykücülüğünün köşe taşlarından biri olan Sabahattin Ali 41 yaşındaydı. Kovuşturarak, mahkeme kapılarında süründürerek, zindanlara kapatarak, işsiz bırakarak hayatını zehir etmiştik. Yurtdışına gitmek istemiş, fakat pasaport vermemiştik. O da ayakta kalabilmek, insanca bir hayat sürebilmek için sınırı gizlice geçmek istemiş, bu nedenle Ali Ertekin adında bir “kaçakçı” ile anlaşmış, fakat amacına ulaşamadan, bir MİT mensubu olduğu daha sonra ortaya çıkan Ertekin tarafından 2 Nisan 1948 günü Bulgaristan sınırında öldürülmüştür.

Patlama noktasına gelen “antikomünist” hissiyatımız, usta yazarımızın, belleklerimize kazınan “Aldırma gönül aldırma…” dizesiyle unutulmazlarımız arasında yerini alan şairimizin sonunu getirmiştir.

Onca yıl zindanda yatırdıktan sonra serbest kaldığında “antikomünist” hezeyanla ve olanca gücümüzle dilimizin en büyük şairi Nâzım Hikmet’in üzerine yüklenmiş, şiddet söylemleriyle, ölüm tehditleriyle onu yurtdışına kaçmaya zorlamış, kaçtıktan sonra da “vatan haini” ilan etmişizdir.

Nâzım Hikmet 17 Haziran 1951 günü bir motorla Türkiye’den ayrılmış, 3 Haziran 1963 günü Moskova’da sürgünde ölmüştür.


Ermeni yurttaşımız, gazeteci Hrant Dink’i ise aldığı onca tehdide, karşılaştığı onca şiddete karşı yurtdışına gitmeyi düşünmediği için cezalandırmış, 19 Ocak 2007 günü güpegündüz, işlek bir caddede kurşunlayarak hayatına son vermişizdir.

Biz böyle insanlarız işte. Kimse kusurumuza bakmasın.

BİR ÖRGÜTSEL BAŞARI ÖYKÜSÜ - 28.11.2010

14 Temmuz 1956 günü Almanya’nın Munster kasabasındaki bir toplantı salonunda 23 subay, 25 astsubay ve 7 asker bir araya gelip “Alman Federal Ordu Derneği” (Deutsche Bundeswehr Verband) adını taşıyacak bir sosyal dayanışma örgütü kurdular, başkanlığa da Üsteğmen Karl-Theodor Molinari’yi getirdiler.
Dernek muvazzaf ve emekli subaylara, astsubaylara, erata gerek ekonomik gerek sosyal gerekse hukuksal alanda yararlı hizmetlerde bulundu. 1959 yılı sonunda üye sayısı 50 bini aşmıştı.


Derneğin gelişmesine bağlı olarak 1966 ağustos ayında Savunma Bakanlığı aldığı bir kararla askerlerin dernekleşme faaliyetlerini bir karara bağladı. Buna göre askerler sendikalaşabilecekler, fakat toplantılarını “kışla dışında” yapacaklardı. Alman Federal Ordu Derneği bir sendika gibi faaliyet göstermesine karşın kendini “sendika” olarak tanımlamadığından her türlü faaliyetini kışla içinde sürdürebiliyordu.


***

Dernek, ekonomik, sosyal ve hukuksal çalışmalarının yanı sıra Federal Parlamento’da da temsil edilebilmek için çaba gösteriyordu. 1965 seçimlerinde üst düzey yöneticilerinden Hermann Stahlberg’i Hıristiyan Demokrat Birlik’ten parlamentoya sokmayı başardı. 1969 seçimleri sonrasında ise parlamentodaki muvazzaf asker milletvekili sayısı beşe yükseldi.

Federal Savunma Bakanlığı Personel Dairesi’ndeki asker temsilciler 1966 yılından itibaren artık derneğin aday listesinden seçiliyor, başarı grafiği yükseldikçe üye sayısı da artıyordu. 1956 yılında 55 kurucu üyeyle kurulan derneğin üye sayısı 1966 yılında 110 bine, 1969 yılında 130 bine, 1972 yılında 140 bine, 1974 yılında 175 bine yükselmişti.

Dernek, üyelerinin çıkarları doğrultusunda kimi zaman hükümetlerle çatışıyor, yeri geldiğinde üyeleri sokağa dökülüyordu.


Alman Federal Ordu Derneği bugün 200 bini aşkın üyesi, kurduğu iki vakıf (Heinz-Volland Vakfı, Karl-Theodor-Molinari Vakfı) ve bir eğitim enstitüsü (Manfred-Godzki Enstitüsü) ile Almanya’nın en güçlü sivil toplum örgütlerinden biri olarak çalışmalarını sürdürüyor.

***

Dernek, Avrupa Asker Birlikleri Örgütü’nün (EUROMIL) en güçlü üyelerinden biri. EUROMIL bu yıl bünyesinde 36 ülkeden 83 konfederasyonu ve 60 milyon emekçiyi toplayan en güçlü sendikal kuruluş olan Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’na (ETUC) üyelik için başvurdu. Başvuru 2011 yılında Atina’da yapılacak toplantıda karara bağlanacak.

Avrupa’nın 22 ülkesinden asker sendikaları, asker dernekleri, emekli subay dernekleri, gaziler ve askerler yardımlaşma sandıkları gibi kurumlar EUROMIL’in üyesi. Asker sendikaları ve dernekleri bazı ülkelerde (Hollanda, Finlandiya, İsveç vd) sendika konfederasyonlarına üye ve toplu görüşme-toplusözleşme yapabiliyor. Merkezi Brüksel’de bulunan EUROMIL, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu ve AGİT nezdinde muhatap alınıyor.

Görüldüğü gibi başka ülkelerde askerler rütbe farkı gözetmeksizin kendilerini “kamu emekçisi” olarak değerlendirip bu doğrultuda örgütleniyorlar.

***







Keşke bizde de benzer bir gelişme olabilseydi, olmadı. Bizim askerimiz kurduğu yardımlaşma kurumu OYAK’la bankacılığı, sigortacılığı, otomotivciliği, çimentoculuğu, konserveciliği seçti. Kapitalizmle bütünleşti.

Hükümete karşı hakkını, hukukunu koruyacak “öz-örgütü”nden yoksun kaldı.

Eğer bünyesinden, başka ülkelerdeki benzerleri gibi güçlü bir sivil toplum örgütü çıkarabilseydi bugün yaşadığı sıkıntıları yaşar mıydı?



Açığa alınan üç general olayı bunları düşündürüyor bana.

TUHAF ŞEYLER ÜLKESİ - 24.11.2010

Bir kent düşünün, hiç düşman işgaline uğramamış, fakat yıllardır bu kentin düşman işgalinden kurtuluşu resmi törenlerle kutlanıyor olsun. Kentin adı Mardin; kentte bulunan Artuklu Üniversitesi’nde bilim adamları araştırmaları sonucu kentin I. Dünya Savaşı’nda ve sonrasında burada bir düşman işgalinin olmadığı gerçeğini ortaya çıkarmışlar. Bir işgal denemesi ise olmuş; 1918 yılında bir Fransız Albay, Mardin’e gelip kentin hemen kendilerine devredilmesini istemiş. Mardinliler bu isteğe karşı koyup, “Kenti teslim etmeyeceğiz!” diyerek kararlı, onurlu bir direniş göstermişler. Fransız Albay kös kös gitmiş, olay da kapanmış.

Artuklu Üniversitesi’nin vardığı sonuç doğrultusunda Mardin Belediye Meclisi 11 Kasım 2010 günü bir karar alarak her yıl 21 Kasım’da kutlanan “Kurtuluş Günü”nü “Onur Günü”ne çevirerek doğru bir davranış sergilemiş.

Fakat burası Türkiye, “Ankara” sözünü duyan her bürokratın eli ayağı kesiliyor. Mardin Belediyesi de Belediye Meclisi’nin aldığı kararı onaylanması için Ankara’ya göndermiş. Fakat onay bir türlü gelmemiş. Ne olur ne olmaz denerek “Mardin’in düşman işgalinden kurtuluşunun 91. yılı” eski yıllarda olduğu gibi askeri birliklerin geçit resmi, ellerinde bayrak sallayan öğrenciler ve kent erkânıyla “coşkulu” bir biçimde kutlanmış.

Kutlanmış ama tek farkla; vali, belediye başkanı ve garnizon komutanı törene kendileri katılmayıp vekillerini göndermişler. Onlar da üstü açık bir aracın üzerinde tur atıp Mardinlilerin kurtuluş gününü onurlandırmışlar.

Böyle bir tuhaflığa dünyanın başka neresinde rastlanabilir?

***

Bizim bir Başbakanımız var, yandaşlarının gözünde karizmatik mi, karizmatik; yürekli mi, yürekli; efe mi, efe.

İşte bizim bu karizmatik, yürekli ve efe Başbakanımız bir hafta öncesine kadar babalanıyor, ABD’sine, NATO’suna posta koyuyor, Türkiye’ye yerleştirilecek füzelerin hareket düğmesinin denetimi “Bizde olur”, “Düğmeye biz basarız” diye dünyaya meydan okuyordu. “Özellikle topraklarımızın genelinde böyle bir şey düşünülüyorsa zaten kesinlikle bu bize verilmeli, aksi takdirde böyle bir şeyin kabulü mümkün değil.” Bu sözleri Lizbon’da gerçekleşen NATO Zirvesi öncesinde, 15 Kasım günü Bangladeş dönüşünde söylemişti. Başbakan’ın sözleri, varlığını AKP şakşakçılığı üzerinden sürdüren medya tarafından alkışlandı, köşe yazarları, televizyon yorumcuları Başbakan’a övgüler düzdüler, onun karizmatikliğini, yürekliliğini, efeliğini bir kez daha göklere çıkardılar.

Aradan bir hafta geçti. NATO Balistik Füze Savunma Sistemi’nin komutasının kimde olacağına ilişkin bir soru üzerine bu kez, “Bunlar bundan sonra yapılacak olan birleşimlerde, bir araya gelmelerde o zaman tespit edilecek. Şu anda tabii komuta şu ülkededir diye belirlenmiş bir şey söz konusu değil. Fakat biz tabii buranın komuta sisteminin tamamıyla NATO’da olması gerektiğini söyledik ve bunu savunduk. Bundan sonraki gelişmelere göre de tavrımız, ülkemizle alakalı bir konuda gelişmeler hangi noktaya gelecek, bunu şu anda bilemediğimiz için bir şey söylemek erken olur. Ama komutanın kesinlikle NATO’da olması gereğini ifade ettik,” yanıtını verdi.

Şakşakçı medya bu yanıtı da alkışladı.

Sorduk, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, diye. “Yahu biz sistemin komutası Japonlara, Filipinlilere, Bolivyalılara verilecek sanmıştık, bari Türk olsun dedik!” diyecek halleri yoktu ya, sustular.



Sormak gerekmiyor mu, dünyanın hangi ülkesinde, hangi toplum “füze kalkanı” gibi ülke ve insanları için yaşamsal bir konuda bir hafta önce söylediği bir hafta sonra söylediğini tutmayan bir Başbakan’a tahammül edebilir, diye.


Dünyanın hangi ülkesinde, en yandaşı, en şakşakçısı, en dalkavuğu bile olsa, hangi gazete, hangi televizyon kanalı, hangi yazar, hangi yorumcu bizdeki gibi kaypak, bizdeki gibi yanardöner, bizdeki gibi kendine saygısız olabilir?


Tuhaflıktan da öte bir şeydir bu!

BORCUN TUTSAĞI OLMAK - 22.11.2010

Birliği Genel Başkanı Nazım Kaya’ya göre, 2008 yılı Temmuz ayında bankalara olan kredi kartları dahil borç 109 milyar TL iken bu rakam 2009 yılında aynı ayda 117 milyar, 2010 yılında ise 149 milyar TL olmuş. 2008 yılı Temmuz ayında 3.4 milyar TL olan takibe alınan borç miktarı ise 2009 yılı Temmuz ayında 7.2 milyar TL’ye, 2010 yılı Temmuz ayında da 8.1 milyar TL’ye yükselmiş.

Bankalar dur durak dinlemeden insanları borçlanmaya teşvik ediyor. Mahkemelerde icra dosyaları her gün biraz daha kabarıyor.

Toplu Konut İdaresi’nin (TOKİ) internet sitesinde 2003-2010 yılları arasında 81 ilde, 800 ilçede, 1820 şantiyede 460.387 konut üretildiği/üretilmekte olduğu bildiriliyor. Bu konutlar 10, 15, 20 yıl süreli borçlanmalarla satışa sunuluyor.

TOKİ’ye göre bu konutlardan 193.237’si dar ve orta gelir grubuna, 123.299’u alt gelir ve yoksullara yönelik, 53.547’si gecekondu dönüşüm, 13.311’i afet konutları, 4.051’i (35 köyde) tarımköy uygulamaları kapsamında olup toplam 387.445’i sosyal konut niteliğindedir. 72.942’si ise kaynak geliştirme (51.245’i Emlak Konut GYO) uygulamasıdır.

Ülkemizde ortalama aile bireyleri sayısı dört olarak kabul edilecek olursa yalnızca TOKİ konutlarının alıcısı olan yoksul ve alt-dar-orta gelirli kesimden baba, anne ve iki çocuk olmak üzere yaklaşık 1.300.000 aile bireyinin dolaysız/dolaylı borç yükü altına girdiğini söyleyebiliriz.

Aynı sitede 1984-2003 yılları arasında 950.000 konuta kredi desteği sağlandığı belirtiliyor.

***

İnsanın başını sokacak, kendine ait bir evi olması güzel bir şey, haklı bir istek, haklı bir özlem. Keşke insanların bu özlemi gerçekleşebilse. Ne var ki olmuyor; Türkiye gibi kapitalizmin en vahşi koşullarda işlediği, sosyal güvenlik mekanizmalarının yeterince hayata geçirilmediği, bu gerçek bir yana olan kadarının da yozlaştırılıp iğdiş edildiği bir ülkede uzun süreli borçlanma yoluyla bir konut sahibi olma özlemi çoğu zaman gerçekleşemiyor, insanlar yarı yolda kalıyorlar, düşleri parçalanıp darmadağın oluyor.

Bir tökezleme durumunda insanın ödediği onca para ilk yıllarda anaparayı değil, borcun faizini karşıladığından paranın geri dönüşü olmuyor.
Ödenen para yanıyor.

Bu, işin ekonomik yanı, bir de sosyal yanı var.

***
Borçlu çalışan, daha önce de duyduğu, fakat borçlandığı günden itibaren çok daha yoğun duymaya başladığı işsiz kalma korkusuyla yaşamaya başlıyor. Bu korku onun işverenine karşı olan davranışlarına da yansıyor. Eğer sendikalı bir işçiyse işverenin gözünde bir diken olan sendikasından ayrılıyor. Hiçbir emekçi eylemine katılmıyor, katılamıyor.

Bu gözle görünmeyen, yazısı-kuralı olmayan bir baskı, yalnızca duyuluyor, duyumsanıyor.
10 yıl, 15 yıl, 20 yıl bu duyguyla yaşamak korkunç bir durum.

Diyelim 10 yıl vadeli 120.000 TL kredi aldınız. Ayda 1.721 TL ödüyorsunuz. Bu durumda bankaya 120 ayda ödeyeceğiniz tutar 206.520 TL. Bunun 86.520 TL’si ise faiz ve masraf payı; diyelim üç yıl boyunca toplam 61.956 TL ödediniz, işsiz kaldınız, artık ödeyemiyorsunuz. Bu paranın yüzde 10’unu bile geri alamıyorsunuz; paranızın yüzde 90’ı yanıyor.

Çoğu borçlu, bu duruma düşmemek için kişilik erozyonuna uğruyor. Borç Türkiye’de insanı tutsaklaştırıyor. Kapitalizmin bu yüzünü de iyi tanımakta yarar var.